Din-Felsefe savaşı mı yoksa bütünlüğü mü?

0
Sinan Eskicioğlu
1974 yılında İzmir'de doğdu. İzmir İlahiyat'ta lisans eğitimini tamamladı. 2003 yılından beri Almanya'da yaşıyor. Çeşitli kuruluşlarda Din Eğitim ve Öğretimcisi olarak faaliyette bulunuyor. Yayınlanmak üzere kaleme alınmış çeşitli roman ve kitapları bulunmaktadır.

Din ve Felsefe eskiden beri birbirleriyle kavgalı alanlar olarak kabul edilmiş ve üzerine çok tartışmalar yapılmıştır.

Dinler, insanların iman etmelerini amaçlamış ve iman da tam teslimiyet olarak algılandığı için ‘tam teslimiyet olan bir yerde şüphe ve akla yer yoktur’ düşüncesi oluşmuştur.

Felsefe de insanların düşünmelerini istemiştir. ‘Düşünüyorum o halde varım’ cümlesi aslında düşüncenin ne anlama geldiğini çok güzel açıklamaktadır.

Ama ne gariptir ki, felsefeciler ve dini savunanlar hep bir savaşın içine girmişlerdir.

Dini temel alanlar felsefecileri yenmeye çalışmışlar ve aynı şekilde de felsefeciler dini temel alanları yenmeye çalışmışlardır.

Bu noktaya nasıl gelinmiştir?

Bu noktaya gelinmesinin sebebi, daha önce gelen dinlerde ‘ruhbanlık sınıfı’nın oluşturulmasıdır.

…..

Bu yazıyı yazarının sesinden dinleyebilirsiniz de:

…..

Ruhbanlık sınıfı nedır?

Yaratıcı adına karar alan, O’nun dünyadaki yetkili kişisi gibi davranan, dini ve dinsel kavramları kullanarak etkin güç oluşturan bir yapıdır.

Kuran, daha önceki dinlere inananların bu hatalı davranışlarını sürekli olarak dile getirmiş ve yanlışlığını vurgulamıştır.

Dört Halife döneminden sonra gelişen olaylar sebebiyle Müslümanlar arasında da ‘ruhbanlık sınıfı’ oluşmuş ve bu kişiler kendilerini Yaratıcı adına yetkili görmüşlerdir.

Felsefeciler Hakikat’ı arayan insanlar iken, kendilerini ruhban gören bu zümreler tarafından şeytanlaştırılmışlar ve sonrasında da Felsefe ile Din sürekli karşı karşıya gelmiştir.

İbn Rüşd de bu gerçeği biliyordu ama o Müslüman bir düşünür olarak ikisini ayrı kavramlar ve alanlar olarak kabul etmişti.

Din ayrı idi, Felsefe ayrı.

Her ikisinin de ayrı prensipleri mevcuttu. Bu bütünsel prensipler, iki kavramın birbirlerini geçersiz kılmaları için yeterli değildi.

Bu iki kavrama inanan insanların da karşılıklı birbirlerini yok etme çabalarını anlayamaz İbn Rüşd. Çünkü ona göre; dinle ilgili hakimiyet olmadan felsefecilerin dini çürütme isteklerini anlamsız bulur. Aynı şekilde Felsefe ile ilgili bilgileri olmadan, din insanlarının da Felsefeyi çürütme isteklerini anlayamaz.

O’na göre aslında bu iki kavram ve alan tek olanın iki yansımasıdır. Tek olan şey de Gerçeklik’tir. Aklı temel alan Felsefe ile Vahyi temel alan Din ‘Gerçek’i göstermek isterler.

Bu ikisi Gerçek’e giden iki farklı yoldur.

Felsefe gerçeğe giderken burhan yani kanıt arar.

Vahiy, yani Din ise Burhan (kanıt), Cedel (Diyalektik), Hitabet, eski kavimlerden örnekler ve Hitabeti kullanarak insanları gerçeğe ulaştırmak ister.

Felsefe var olanlar üzerine düşünmedir. Var olanlar üzerine düşünerek gerçeğe ve İyi’ye ulaşma.

Din yani Şeriat da aynı şekilde Yaratıcı’nın sanatından O’na ulaşmadır. Bu ulaşma da düşünme ve tefekkür etme ile mümkündür. Bu sebeple Kuran’da yüzlerce ayet mevcuttur.

Bunlardan bazıları:

“De ki: ‘Size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam.’ De ki: ‘Kör olanla, gören bir olur mu?’ Yine de düşünmeyecek misiniz?” (Enam, 50)

“Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alıp düşünmesini bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıkladık.” (Enam, 126)

“Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz?” (Nahl, 17)

“Onlar, yine de o sözü (Kur’an’ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?” (Muminun, 68)

“O, gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır; öğüt alıp-düşünmek isteyenler ya da şükretmek isteyenler için.” (Furkan, 62)

“Onlar için öğüt alıp-düşünmek nerede? Onlara, açıklayan bir elçi gelmişti.” (Duhan, 13)

“Andolsun Biz Kur’an’ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?” (Kamer; 17,22, 32, 40)

Bütün bu ayetler göstermektedir ki, Din yani Şeriat, aklı, tefekkürü ve düşünmeyi amaçlamaktadır. Düşünme ve mantık Din’de olmazsa olmaz gerekliliktir.

O halde Allah’a ulaşmak için Burhan, Kıyas ve Mantık bilinmelidir.

Fıkıhçı olması sebebiyle de burada konuyu Fıkha yani İslam Hukuku’na bağlar İbn Rüşd. Şeriat için ise Mantık, Sorgu, Kıyas ve Kanıt gereklidir. Bunlar da Felsefe ile çelişmez ve ters düşmez.

Felsefe’ye karşı olanlara ve okunmasını yasaklatmak isteyenlere de şiddetli karşı çıkmıştır. Felsefe’yi yasaklatmak isteyenlerin dayanağı da ‘felsefe okuyanların akıllarını kaybetmeleri ve yoldan çıkmaları’dır.

İbn Rüşd onlara şöyle cevap vermiştir: “Fıkıh okuduğu için yoldan çıkan insanlar da çok fazladır ama felsefeyi yasaklama zihniyeti fıkhı yasaklamıyor. O halde felsefe okumak sakıncalı olmamalıdır.”

Aslında ne kadar da doğru değil mi?

Dinle ilgilenenlerden de yoldan çıkanlar o kadar fazla ki.

Bunun sebebi de, Mantığın, Düşünmenin, tutarlı olmanın yani kısacası Felsefe’nin tam manasıyla eğitiminin yapılmamasıdır.

Geleceğimizi daha sağlıklı tesis etmek istiyorsak Din Eğitimi’nin yanında Felsefe’yi de yoğun olarak ele almalıyız.

 

Sevgi ve Bilgiyle kalın

CEVAP VER