Yeni Zelanda’da olan vicdansızlık sonucudur

0
Mehmet Gündoğdu
Emekli müftü.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Rasulüne salat, selam olsun.

Vicdan Üzerine

A-Tanım

Sözlükte “bulmak, zenginleşmek, sevmek, üzülmek, öfkelenmek” anlamlarındaki vecd kökünden masdar olan vicdân ve aynı kökten vücdân gibi kelimeler “bolluk, rahatlık, zenginlik”, vecd ise “üzüntü”, ayrıca “sevgi” mânasına gelir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “vcd” md.; Lisânü’l-ʿArab, “vcd” md.).

Terim olarak vicdan; insanın içinde bulunan ahlâkî otorite, ahlâkî değerler ve eylemler hakkında hüküm verme ve yargılama yeteneğini ifade eder. Allah’ın kuluna ilhamıdır.

Yine aynı kökten “vâcid” hadislerde esmâ-i hüsnâ arasında zikredilir (Tirmizî, “Daʿavât”, 82; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 10)

B-Kuran’da vicdan terimleri

1-Tevbe;

Kur’ân-ı Kerîm’de vicdan kelimesi geçmemekle birlikte birçok âyette insanda bulunan ve onun iradî fiillerini ahlâk ölçülerine göre denetleyen, iyilik yapmaktan sevinç, kötülük yapmaktan ıstırap duyan bir ahlâkî melekeden söz edildiği, tevbenin de böyle bir vicdanî hesaplaşmanın ürünü sayıldığı görülür (meselâ bk. en-Nisâ 4/17-18; el-Mâide 5/38-39; en-Nahl 16/119).

2-Nefis;

Kur’an’da insanın psikolojik yapısıyla ilgili olarak en çok geçen kelimelerden nefis, vicdanın tesirini de içine alan geniş bir anlama sahiptir.

Nefsin iyilik ve kötülükleri ayırt edebilecek şekilde yaratıldığını; nefsini arındıranın ebedî kurtuluşa ereceğini; onu kirletenin ise ziyana uğrayacağını ifade eden âyetlerdeki (eş-Şems 91/7-10) nefis kelimesi de vicdanı hatırlatmaktadır.

3-Kalp;

Kur’ân-ı Kerîm’de yine sıkça geçen kalp kelimesi bazı âyetlerde vicdan anlamına da gelmektedir. Buna göre iyi ve kötü eğilimlerin mücadele alanı olan kalp, imana ve ahlâkî selâmete ulaşma yolunda her türlü kötü duygudan uzak tutulmalıdır (el-Mâide 5/41; el-Ahzâb 33/53).

Âhirette kurtuluşa erebilmek için Allah’ın huzuruna temiz bir kalple varma gereğini bildiren âyetteki “kalb-i selîm” terkibi de (eş-Şuarâ 26/89) her türlü sorumluluğun yerine getirilmesinin huzurunu taşıyan vicdanı nitelemektedir.

Vicdan kalp penceresinden bakar, akıl gözünü kapasa da vicdanın gözü daima açıktır. (S.N)

Aynı zamanda insanın davranışlarını denetleyen kalbin bu işlevini yerine getirip getirmemesine göre nitelik kazanacağını bildiren birçok âyet vardır.

Buna göre kötülüğü tercih edip yoldan sapanların kalpleri müherlenmekte (el-Bakara 2/7; el-A‘râf 7/101; Muhammed 47/16), katılaşmakta (el-Mâide 5/13; el-En‘âm 6/43), perdelenmekte (el-En‘âm 6/25); sonuçta gerçeği algılayamaz duruma gelmektedir (el-A‘râf 7/179; et-Tevbe 9/87, 93).

İradelerini iyilik yolunda kullananların kalpleri sekînet, sebat, iç tatmin, gönül huzuru gibi mânevî hazlarla ödüllendirilmektedir (el-Bakara 2/260; Âl-i İmrân 3/126; el-Mâide 5/113).

4-Selim fıtrat;

İnsanın hakkı benimsemeye yatkın olan tabiatını belirten “Selim fıtrat” kelimesi en saf haliyle vicdanı da içine alan bir içerik taşımaktadır (er-Rûm 30/30).

C-Hadislerde Vicdan

Hadislerde vicdan kavramına daha çok kalp kelimesi etrafında temas edilir.

Ahlâkî yeteneklerin merkezi sayılan kalp (Buhârî, “Îmân”, 39; İbn Mâce, “Fiten”, 14) temiz yaratılmakla birlikte günahlarla kirletilebilir (Müslim, “Îmân”, 231; Müsned, V, 386, 405).

Güzel işlerin kalbe huzur verdiğini, kötü davranışların onu rahatsız ettiğini bildiren hadisler (Müsned, IV, 182, 227, 228; Müslim, “Birr”, 14-15) insanın fıtraten temiz bir vicdana sahip olduğuna işaret eder.

Abdullah b. Ömer, “Kul kalbini rahatsız eden fiilleri terketmedikçe takvânın hakikatine eremez” sözüyle (Buhârî, “Îmân”, 1) dindarlıkla vicdan huzuru arasındaki ilişkiyi vurgulamıştır.

Tevbeyi kısaca “pişmanlık ve af dileme” şeklinde tanımlayan hadis (Müsned, VI, 264; ayrıca bk. İbn Mâce, “Zühd”, 30; Müsned, I, 376, 423, 433) vicdanî yargılamanın dindeki önemini belirtir.

Yine bir hadiste kalbin ahlâkî tesirinin beden hareketlerini yönlendirdiği (Müslim, “Müsâḳāt”, 107), bu sebeple Allah’ın insan varlığında en çok itibar ettiği unsurun kalp olduğu bildirilmiştir (Müsned, II, 285; Müslim, “Birr”, 32; İbn Mâce, “Zühd”, 9).

Diğer bir hadise göre iyilik yapan kişinin sevinç, kötülük yapanın üzüntü duyması onun inancının bir göstergesidir (Müsned, I, 398; V, 251-252; Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 2/35).

Öte yandan hadis-i şeriflerde kalp kelimesi aynen vicdan kavramı gibi hüküm veren merci olarak da takdir edilmiştir. Şöyle ki;

“Müftüler sana fetva verse de sen yine kalbine danış, fetvanı kalbinden al” (Darimi, Buyû 2) mealindeki hadis, fetva soranın; kendisine verilen ruhsatları kullanıp kullanmamakta serbest olduğu, vicdanını rahatsız eden bir durum bulunduğu takdirde verilen ruhsatları kullanmayabileceği anlamını taşımaktadır.

D-Vicdanlılık

Vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmayı en iyi anlatan şey, iç sızısı ve azap olsa gerektir. Nitekim günlük dilde sıkça kullanılan, “vicdanı sızlamak”, “vicdan azabı çekmek” gibi deyimler de vicdanlılığın mahiyetini anlamada sızı ve azabın başat rol oynadığını gösterir.

Burada sözü edilen sızı ve azap, haksızlık ve adaletsizlik gibi ahlaki bir suç işlendiği anda başlar ve “keşke”lerle devam eder. Böyle bir durumda vicdan insana suçlu olduğunu tam anlamıyla ikrar ettirir ve bu aşamadan itibaren insan ne kendi vicdanının hâkimliğinden ne de kendi hakkında verdiği acımasız hükümden kurtulabilir.  Nitekim birçok gizli kalmış suçlar, suçlunun vicdan azabı yüzden itiraflarlarıyla aydınlanmıştır.

Vicdan konusunda, Tevbe 118. ayetini de hatırlatmak gerekir. Bu ayette Tebük seferine katılmayan üç kişiden söz edilir. Ka’b b. Mâlik, Hilal b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî’den oluşan bu üç kişi, ilgili ayetten anlaşıldığına göre, vicdanlarının sesini dinlediklerinde, dünya onca genişliğine rağmen başlarına dar gelmiş, çektikleri iç sızısı kendilerini tazib etmiştir. Bu ayette geçen nefs (ve-dâkat aleyhim enfüsühüm) kavramı vicdana karşılık gelmektedir.

Hep doğrunun, haklının ve adil olanın tarafında yer aldığı, yanlışlık ve haksızlık karşısında ise sızlayıp insanı tazip ettiği dikkate alındığında, vicdanlı olmanın belki de tam olarak nefs-i levvame kavramıyla ifade edilebileceği söylenebilir. Zira nefs-i levvamenin en temel özelliği, kahr-ı nedamet, yani işlenen suçlardan duyulan pişmanlığın insanı ezmesidir.

Seyyid Kutub, bu ayette nefis-i levvame hakkında  en doyurucu yorumun Hasen el-Basrî’ye ait olduğunu söyledikten sonra şunları eklemiştir: “İşte Allah katında üstün ve değerli olan nefis, bu özünü eleştiren, uyanık, çekingen, sakıngan, iç konuşmalarla kendini denetleyen, hesaba çeken, çevresini gözetleyen, arzularının iç yüzünü belirlemeye özen gösteren, kendi kendini aldatmaktan kaçınan nefistir.” (Bkz. Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân, X. 285)

Dolayısı ile nefs-i levvame, vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmanın Kur’an’daki en uygun kavramsal karşılığıdır.

Yeri gelmişken vicdanlılığın sevgi ve merhamet ile ilişkili olup olmadığı meselesine de kısaca değinmek gerekir.

Sevgi ve merhamet nesnesi müphem olarak kullanıldığında amorf (şekilsiz/biçimsiz) bir kavramdır. Çünkü sevgi ve merhametin nesnesi iyi de olabilir kötü de. Sevgi ve merhamet daima kayırır, iyi de olsa kötü de olsa!

Oysa vicdan hep iyinin yanında yer alır; kötünün karşısında ise sızlanır.

Vicdanın temeli sevgi ve merhamet değil, adalet ve hakkaniyet duygusudur.

Bunun içindir ki Allah Nisa 135. ayette şahitlikle ilgili olarak;

“Ey müminler! Bizzat kendinizin, ana babanızın veya akrabanızın aleyhine de olsa, bütün gücünüz ve samimiyetinizle adaleti gerçekleştirin, hep haktan ve hakkaniyetten yana olun. Allah için şahitlik eden kimseler olun. Şahitlik konusunda insanların zengin veya fakir olmasına bakarak adalet ve hakkaniyetten sapmayın. (Yani zenginin gözüne girmek yahut yoksula merhamet etmek uğruna hak ve hakikati söylemekten kaçınmayın.) Zira Allah zenginin de fakirin de durumunu sizden çok daha iyi bilmektedir. Şu hâlde, sakın arzu ve isteklerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer şahit olarak gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten büsbütün kaçınırsanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır!” buyurmakla sevgi ve merhamet duygusuna değil, vicdanın buyruğuna uyulması gerektiğine işaret etmiştir.

Bu ayetten hareketle denebilir ki, adalet duygusu sevgi ve merhametten mutlak surette üstündür. Zira adalet duygusunu sevk ve idare eden güç sevgi ve merhamet değil, vicdandır.

E-Ma’şerî Vicdan

Ayrıca şahsi vicdandan başka ma’şerî vicdan veya vicdan-ı âmme denilen toplumsal vicdan da vardır. Ma’şerî vicdan bir toplumu meydana getiren fertlerin veya çeşitli millet fertlerinin vicdani hükümlerinin toplamı veya çoğunluğudur.

Bir kötülüğe karşı toplumların baskısı veya bir iyiliğe karşı toplumların yönelişi ve sevgisidir. Zamanımızda buna kamuoyu veya kamunun görüşü denir.

Fakat ma’şerî vicdanın tepki ve tesiri milletlerin bağlı bulundukları değer, din, durum ve şartlara göre değişir. Hıristiyanların ma’şerî vicdanı ile müslümanların ma’şerî vicdanı aynı değildir.

Bu vesileyle Yeni Zelanda’da yaşanan Cami katliamını kınıyoruz. Bu olayda İslam aleminin ma’şerî vicdanında oluşturduğu infial ile Hırıstiyan aleminin ma’şerî vicdanında oluşturduğu infial aynı değildir.

Ayrıca ma’şerî vicdan, devletlerin (yasama, yürütme yargı) ve yönetim erkini elinde tutanlar  için çok etkili bir murakıp (denetimci) tır.

Onun için dünyanın her yerinde demokratik seçim sonuçları, büyük ölçüde ma’şerî vicdanın neticeleridir.

F-Vicdansızlık

Vicdan her insanda vardır ve bundan dolayıdır ki neyin ahlaki neyin gayriahlaki olduğu hususunda vicdan herkese aynı şeyi söyler. Vicdan insanoğlunun selim fıtratını ifade etmesi hasebiyle özünde iyidir.

Ancak kimi insanlar vicdanın sözünü dinler, kimi insanlar dinlemez.

Söz dinleyip dinlememek iradeye bağlıdır. Selim fıtratı bozulmuş olan insandaki irade vicdanının sesine pek kulak vermez; onun iyilik yolundaki tavsiyelerini dinlemez.

Vicdanı rahatsız eden ve aynı zamanda güçsüzleştiren, insanı vicdansızlaştıran unsurlara gelince, bunların başında masiyet (günah) yer alır.

Günahlar ilk planda vicdanı rahatsız eder. Nitekim Hz. Peygamber, “Günah nedir?” sorusuna, “Vicdanı (nefs) rahatsız eden şey” (Tirmizî, Zühd, 52) diye cevap vermiştir.

Ayrıca fetvanın vicdandan istenmesi gerektiğini belirtmiştir. (“Müftüler sana fetva verse de sen yine kalbine danış, fetvanı kalbinden al”) (İbn Hanbel, el-Müsned, IV. 194).

Günahların alışkanlığa dönüştürülmesiyle birlikte vicdani rahatsızlık gitgide zayıflar ve sonunda vicdan hiçbir günaha tepki vermez hâle gelir. Vicdansızlığı yaratan hâl işte bu hâldir.

Çünkü böyle bir halde vicdan artık ölmüş olur. Vicdanın ölmesi demek, bir bakıma ruhsal beynimizin, hatta en güvenilir ahlak hocamızın ölmesi demektir.

Diğer bir deyişle, vicdansızlık, egomuzu ve duygularımızı kayırmak, dolayısıyla selim fıtrat gereği kendi kendimizi suçlama, sorgulama, kendi aleyhimize tanıklık etme ve yine gerektiğinde kendi kendimize savaş açıp ceza verme yetimizi ya da kısaca en başta kendimize karşı dürüst olma erdemimizi kaybetmektir.

Haddizatında vicdansızlık bir bakıma ahlaki değer açısından hat-hudut tanımazlık demektir.

Bu sıfatla muttasıf bir insanın sonsuz sınırsız dünyevi emellerine ulaşma (Allah korkusu ve helal-haram ölçüsü kalmadığından) ve bu tür  hedeflerini gerçekleştirme imkânları çoğalır.

Ancak bu durumda vicdandan, dolayısıyla insandan geriye hemen hemen  hiçbir şey kalmaz.

Çünkü vicdanını kaybeden insan hem vahşileşir hem de behîmîleşir.

Gelinen bu nokta ise Kur’an’da ahlaki düşüklüğün en aşağı derecesi anlamında kullanılan “esfel-i safilin” (Tin,95/5) derekesinin ta kendisidir.

Bunun içindir ki; Merhum M. Akif şöyle söylemiştir:

“Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın;

Ne irfanın kalır te’siri kat’iyyen, ne vicdanın.”

Hayat artık behîmîdir… Hayır, ondan da alçaktır.

 

Kaynak:

T.D.V, İslam Ansiklopedisi, “vicdan” mad.

D.İ.B, Diyanet Aylık Dergi  Mustafa Öztürk vicdan, Kasım 2009 sayısı.

CEVAP VER