Bildiğimizi sandığımız ne varsa tekrar düşünmeye davet

0

Her hayvan kendi yiyeceklerinden yaratılır ve özellikleri yedikleri vesilesiyle belirlenir. Koyun gibi, arslan gibi. Hiç bir seyirci uzaktan seyrettiği olayı içindeki gibi idrak edemez. Dante, “Bir şeyi resmetmek için evvela o şeyin kendisi olmak gerekir” der. Şahsî tecrübe başka hiç bir şeye benzemez. Ne anlatılana, ne derse, ne de seyredilene. İstibdat şahsî tecrübeyi öldürdüğü, başkasına havaleyi canlandırdığı için kötü.

Tanpınar, “Garp’la Şark’ın arasındaki fark, işte bu yaptığı işi şahsen yaşamak, onun vasıtası ile realitenin içine iyiden iyiye yerleşme keyfiyetidir” der. Bu sebepledir ki, Şark edebiyatında masal ve şiir hakimdir; Garp edebiyatında roman veya tiyatro. Masal ve şiir doğrudan doğruya hayalî olandır. Gerçek hayatın imajlarını taşımakla beraber soyut âlemlerde yaşanır. Roman veya tiyatro ise daha gerçek, daha yaşanan hayattır.  Batıda hayatı bizzat yaşamak asıldır. Doğuda ise seyretmek yeter.

Yahya Kemal, “At kalbini girdâba, açıl engine, ruh ol” diye haykırır. Ancak bu canlı, kanlı, ihtiraslı insana ruh olmanın yetip yetmeyeceğinden bahsetmez. Ruh seyreder, bizzat karışmaz. Oysa hayat, içinde olursak bize açılır. Anları şahsî bir tecrübe olarak yaşarsak bize birşeyler katar.

Bir olayı, bir konuyu olduğu gibi görmek, mevcut ihtimallerinin etrafında dolaşarak ihata etmeye çalışmak, tartmak, en’lerden başlayarak az’lara kadar bir tasnif, bir sıralama yapmak, can alıcı, kilit noktaları aramak, oralara bütün kuvvetimizle yüklenmek ve biz’leştirmeye çalışmak. İşte şahsî tecrübenin unsurlarından bazıları. Gitmediğimiz köy bizim olmadığı gibi, bizzat okunulmayan, bizzat yaşanılmayan hakikatler de bizim olmaz. Bir maneviyat saltanatı öyle kuru okumalarla, yaşanmayan seyirliklerle kurulmaz.

Ne kurtuluşun, ne huzurun, ne de maneviyat saltanatlarının kapıları kapanmaz. Sadece açılmak için şartları, âdetullaha riayet noktasında öngörüleri vardır.

“Güzel olan hiç bir şey hülasa edilemez” der Valery. Hayat da, yaşadığımız anlar da, dostluklar, sevgiler de hülasa edilemez ve başkaları tarafından bize bir hap gibi sunulamaz. Büyük hakikatlerin hepsi böyledir. Bir formülde hapsetmek için yakalamaya çalışıldığında bizden kaçar, buharlaşırlar. Hiç bir özet aslı gibi bize mal olmaz. Kanımızla işleyip, acısını çekmediğimiz, fikir çilesini duymadığımız hiç bir hakikat canlanmaz. Bilakis kıristalleşir. Donarak kalakalır. Ona şahsî tecrübeden, fiili hayattan bir ruh verilmezse asla hayatlanmaz, derinleşmez.

Fert hiç bir yer ve şartta eriyip kaybolmamalı. Her an kendisini muhafaza etmeli. Dünya ve içindekilerin bünyesinde eriyip kaybolmak insaniyetimize bir şey katmadığı gibi, bizi biz olmaktan da çıkarır. Fert her şartta fert olarak kalmalı, kendisini hayat ve hakikatle doldurmaya, genişletmeye çalışmalıdır ki insaniyetin güzellikleri ortaya çıksın.

Herşeyde olduğu gibi, Allah ile muhatap olmada da hazırlopçuluğa alışmak, her şeyden evvel kendi kendimize sadık olmamanın ifadesidir. En büyük bilinçsizliğin, boşluğun ve ruhi kaosdan doğan sıkıntıların sebebi; seyredip, uzaktan bakmanın, şahsî teşeşebbüsün, bizzat yaşamanın yerini almasındandır.

Tanpınar, Huzur’da “Allah ebedi meselemizdir. Elbette bütün ahlakımız ve iç hayatımız Allah fikrine bağlıdır” diyor. Varlığın ve iç dünyamızın asıl meselesi olan Allah ve insan ilişkileri öyle cılız yaklaşımlarla keşfedilemez. Şahsî teşebbüssüz ise hiç anlaşılmaz. Bu ebedi meselemiz öyle seyirci kalabileceğimiz bir konu değildir. Çünkü dün, bugün, hayat, yarın, beşerî ilişkilerimiz, varlık-yokluk problemlerimiz, kainattyaki yerimiz ve anlamımız keşfedilmek için bu ilişkinin irdelenmesi, açılması, yaşanılması şarttır.

Müslüman olmanın, kendi vehmettiğimiz bir İslam dünyasında yaşama gibi bir problemi olabilir. Bu problem kendi mevcudiyetini bile inkar ettirip, olması gerekeni mevcutta görmeye çalışan bir tarz sunar bizlere. Hissi ve romantik bir Allah muhatabiyeti teklif eder vehim dünyamız. Oysa Kur’an sadece hislerin değil düşüncenin, muhakemenin de kitabıdır. Duygu ile fikrin ayrıldığı noktada din yoktur. Bizim vehmettiğimiz, sahte bir din dünyası vardır. Dini ve hakikatin  dünyası o kadar büyük, o kadar geniştir ki,  onu kavramak için düşünce ve hayatımızda hür olmalıyız. Hiç bir vehim veya tabunun onu kısırlaştırmasına izin vermemeliyiz.

Hiç bir olay, hiç bir insan, hiç bir musibet üzerinde fazla gecikmeye değmez. Olay, insan ve musibetlerin etrafında bir bahçıvan gibi çalışılıp, sabır ve dikkatle hakikate geçilmelidir.

Olaylar, insanlar ve musibetler bazen azgın nehirlere benzerler. İçlerinde boğulabiliriz. Bunların varlıklarının bizzat kendileri için olmadıklarını farkedip, işaret ettikleri fikirlerin etrafında düşüncenin geniş rahatlığına sıçramalıyız.

Din bizden fikir, say, gayret, idrak cehdi, ciddiyet, sürekli muhatabiyet ister. Hissi ve romantik duruşlar değil. Dine istediklerini vermeden onun manevi saltanatına ulaşılamaz. Sadece kıyılarında dolaşılır.

İçine girdiğimiz, tadarak yaşadığımız hakikatlerde biz de değişir, dün, bugün ve geleceği de yeniden kurarız. Din ciddiye alındığı her dünyada bu değişimi yakalar. Kur’an hakikatleri girdiği, samimiyetle yönelinildiği her bünyeyi önce değiştirip geliştirir, sonra dinîleştirir. Kur’an ile beraber bütün hayatımız, düşünce tarzımız, insanlarla ilişkilerimiz de değişir. Onun manevi saltanatı ciddileşen her ilişki için esrarengiz bir seyahat bileti sunar yolcularına. Artık o sefine, dünkü binek değildir. Taşıyla, toprağıyla, varlığıyla farklı bir dünyadır. Biz bile eski biz değilizdir artık. Kavgacı, kırıcı, menfaatçi, umursamaz, bıkkın değil Şeyh Galip’in beytindeki gibiyizdir:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen!  

CEVAP VER