Yeni Zelanda ile imtihan olmak

0

Günümüzün en önemli sorunu aşırıcılıktan beslenen terörizm kendisini bu defa hiç yaşanmamış şekliyle Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde gösterdi.

Saldırıda ebedi hayata göç eden şehitlerimize yüce Allah’tan rahmet diliyorum.

Terör, terörist ya da terör örgütü tanımları konusunda ne siyasiler arasında, ne toplumlar arasında, ne de maalesef bilim insanları arasında bir birliktelik yok. OECD’nin bu konuyla ilgili karşılaştırma tablosu da bunu gözler önüne sermektedir.

Bu konuda bir fikir birliğinin olmadığını nerdeyse her gün gözlemliyoruz aslında. Birinin teröristi diğerinin özgürlük savaşçısı olabiliyor kimilerince! Halbuki hangi kaynağa bakarsanız bakın terörizmin ya da terör eylemlerinin hedefinin toplumu korkutmaya ve yıldırmaya yönelik olduğunu göreceksiniz. Bunu kim yaparsa yapsın terörist demek zor olmasa gerek!

Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde 50 insanın hayatını sonlandıran, onlarcasını yaralayan, Yeni Zelanda halkı ve müslümanlar başta olmak üzere tüm dünya insanları üzerinde derin izler bırakan saldırı, bir terör saldırısı, saldırıyı yapan/lar da teröristtir.

Bu defa terörün adı ‘ırkçı terör’ ve hedefinde yine ‘müslümanlar’ vardı.

Konuyla ilgili bir haftadır konuşan çok, tepkisini farklı farklı gösterenler var, ancak Yeni Zelanda’nın 38 yaşındaki Başbakanı Jacinda Ardern şüphesiz izlenmeye ve dinlenmeye değer olanı. İnsanlığa dair umutların iyice zayıfladığı bir kara günde, umudun ışığının sönmediğini ve hiçbir zaman sönmeyeceğini bize hatırlatan kendisi oldu. Hem genç bir lider, hem de çiçeği burnunda bir anne olarak insanlık olarak içine çekilmek istendiğimiz kara çukurdan bizleri uzaklaştırdı.

Peki nasıl yaptı bunu?

Şüphesiz açıklamalarındaki ve davranışlarındaki samimiyet ve empati hepimizi etkilemiştir. Ancak çok daha fazlası ve önemlisi, kendisine rehber edindiği ilkelere göre, o ilkeleri günümüz şartlarında çok yaygın belirli konuları bahane ederek eğip bükmeden tavrını ve davranışlarını belirlemesi.

Nedir bu ilkeler dediğimiz zaman da listeyi çok uzatmaya gerek yok.

İnsan hakları ve yaşam hakkına saygının genç Başbakan’ın en temel ilkelerinden olduğunu hep birlikte gördük. Bu tam anlamıyla Müslümanca bir davranış.

Tesadüf değil!

Ocak Medya yazarlarından Prof. Dr. Mehmet Tekelioğlu’nun Yeni Zelanda Dersleri” başlıklı yazısında paylaştığı “How Islamic are Islamic Countries?” başlıklı çalışma bu tespitimin tesadüf olmadığının delili.

Aslında şu satırlar onun 2018 yılının  Haziran ayında yine Ocak Medya’da çıkan yazısından:

“(George Washington Üniversitesi hocalarından S. S. Rehman ve H. Askari tarafından 2010 yılında yayınlanan) çalışmalardan birisi “How Islamic are Islamic Countries?” adını taşıyor. “İslam ülkeleri ne kadar İslami” diye çevrilebilir Türkçeye. 208 ülkenin İslami prensiplere ne derece sadık olduğunu ekonomi, hukuk, yönetim, insan hakları ve siyasi haklar ile uluslararası ilişkiler bazında değerlendirmişler. Kur’an ve hadis öncelikli kılavuzları olmuş.

Bu sıralama İslam ülkeleri açısından iç açıcı değil. İlk üç sırayı Yeni Zelanda, Lüksemburg ve İrlanda almış. Finlandiya beşinci, İngiltere sekizinci, Amerika 25’inci, Japonya 29’uncu sıraya yerleşmişler. Sıralamadaki ilk Müslüman ülke Malezya ancak 38’inci olabilmiş. Tunus’un 83’üncü olduğu bu endekste Türkiye 103’üncü sırayı almış. Suudi Arabistan 131, İran 163’üncü olabilmiş. Düşünün, İslami prensipleri, Müslüman olmayan pek çok ülke bizden daha iyi tatbikat sahasına koyuyor.   

Burada şu düşüncemi de aktarmam gerekiyor: İslam dini ya da Müslümanlık bir prensipler bütünüdür, hayata dair çerçevemizi çizer ve ilkelerimizi belirlememizi sağlar. Mesele hayat ve olaylar karşısında o çerçeve içerisinde davranabiliyor muyuz meselesi, yani imtihan meselesi.

Yeni Zelanda ve başbakanı yaşadıkları elim hadise neticesinde iyi bir imtihan verdi.

Peki bizler?

Geçen hafta bu konuyu ele almaya karar verdiğimde şu satırları not aldığımı itiraf etmeliyim: ‘Yeni Zelanda’da yaşanan elim hadise ve dünyada var olan İslamofobia ve ırkçılık tehdidi karşısında mücadelenin merkezinde Türkiye var olmalı!’

Hayır, sebebi, katliam sonrası teröristin yayınladığı bildiride Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanın adının geçmesi değil!

Ne o bildiriyi okudum ne de o videoları izledim. Güvenlik uzmanı ya da gazeteci değilim. Düşüncelerimi arada bir açıklayan sade bir insan olarak o bildiriyi okumak yada videoları izlemek için bir sebep bulamadım.

Benim gerekçelerim farklıydı…

İki hafta önce yazdığım yazıda ifade ettiğim sebeplerden ötürü, Türkiye’nin, ırkçılık ve her türlü aşırılık karşısında küresel mücadelede Yeni Zelanda’nın en yakınında olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye Yeni Zelanda’da şehit olan kardeşlerimiz için de umudun adı olan bir ülke.

Nereden mi biliyorum?

Ürdün vatandaşı, Filistin asıllı, uzun yıllar Yeni Zelanda’da yaşamış ve oralı birisiyle hayatını birleştirmiş bir dostum var. Doktorasını organik kimya üzerine Yeni Zelanda’da yapmış entellektüel birisi. İlk tanıştığımızda Türkiye’ye henüz gelmemişti ama gelmeyi çok istiyordu. Geçen yılın Aralık ayında benim de teşvikimle İstanbul’u ziyaret etti. Ülkemizi yaşanabilir bir yer olarak görüyor. Yeni Zelanda kadar olmasa da bölge ve müslüman ülkeler arasında en iyisi olarak nitelendiriyor. Özellikle AK parti iktidarını ve Türkiye’de demokrasi yönünde yaşanan gelişmeleri çok önemsiyor.

Önemsiyor önemsemesine ancak…

Maalesef o da Türkiye’de ve AK Parti iktidarında yaşanan kötüye gidişi gözlemliyor. Türkiye’nin gerçekten farklı bir yeri olduğunu ve bu özel yeri diğer bölge ülkelerinde olan tek sesliliğe heba etmemesi gerektiğini vurguluyor. Şu temennisi benim dahi sırtımdaki yükün ağırlaştığını hissetirdi: ‘Umarım yöneticileriniz ülkenizin bu benzersiz konumunun gereklerinin peşinde olurlar.’

Terör görüntülerinin Türkiye’de seçim meydanlarında izletilmesi, Çanakkale zaferinin yıldönümü törenlerinde Yeni Zelanda ve Avustralya vatandaşlarını rencide eden sözlerin sarf edilmesi ve bunların hayranı olduğu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılması dostumu hayal kırıklığına uğratmış!

“Görüntülerin yayınlandığı haberlerine inanamadım! Bizzat kendim baktım Türkiye gazetelerine…” ifadeleri de ona ait.

Şaşkınlığının ve hayal kırıklığının sebebi, Yeni Zelanda’nın en yetkili isimlerinden bu görüntülerin yayımlanmasının teröre hizmet edeceği açıklamasının gelmesine rağmen yanlışta ısrar edilmesi.

‘Dede’ ve ‘tabut’ ifadelerinin geçtiği konuşma da Yeni Zelanda’da ayrı bir skandal olarak görülüyormuş…

Bunu anlamak yada tahmin etmek de zor değil!

Çanakkale’yi ziyaret eden herkes bilir ki, her sene Yeni Zelanda’dan gelen insanlar, o günlerin insanlık ve barış adına zor günler olduğunu bilerek, bir mahcubiyet içerisinde atalarının trajedisini hatırlarlar.

Bir doktor yakınım şu uyarıyı da yaptı: “Böylesi hazin hadiselerde yas tutma süresi vardır, her sağlıklı insan acısını yas tutarak yaşamalı, bu oldukça doğal ve gerekli bir süreçtir”.

Şu tespitini de paylaştı:

“En insani duyguların dahi yaşanmasına fırsat vermeden farklı tartışmalar ve gündemler oluşturan bir ülke resmi veriyoruz! Yeni Zelanda müslümanlarının yasına saygı duymalı ve onların hassasiyetlerine dikkat ederek yanlarında olduğumuzu hissettirmeliyiz!”

Irkçılık ve İslamofobia karşısında verilebilecek en doğru cevap bu olur herhalde. İnsanlığı tehdit eden teröristi muhatap alarak söylem geliştirmek hiç kimseye, özellikle ülkemize fayda getirmeyecektir.

Yeni Zelandalılar şu gerçeğin farkında: Bu cani eylemi yapan ‘kendilerinden değil’, yaşadıkları barış ve refah ortamını tesis eden medeniyetin bir parçası da değil. Tam tersine ona karşı olan bir karanlık çağ artığı! Bilinmeli ki, bu tarz canilerin müslümanlardan sonra namlularını çevirecek başkalarını bulacaklarının farkında Yeni Zelandalılar. O caniler için tek geçerli sebep onlar gibi olmamak olduğunun da farkındalar.

Evet! Yeni Zelanda tarihinin en zor imtihanı başarıyla verdi.

‘Peki bizler?’sorusunun cevabını sizlere bırakıyorum…

CEVAP VER