Balkanlar ve NATO

1
Adelina Sfishta
Adelina Sfishta 1987 yılında Kosova-Podujeva'da doğdu. Kosova savaşını militan bir kız çocuğu olarak yaşadı. Üniversitede radyo televizyon eğitimi aldı. 2009 yılında Balkan TV'de çalışmaya başladı. 9 yıldır TV haber ve programcılığı yapmaktadır. Araştırmaları Balkan ülkeleri ve Türkiye eksenlidir.

NATO, Türk kamuoyunda alerji yaratan batılı organizasyonlardan birisi. Son yıllarda bu alerjinin daha da farklı toplumsal ve siyasi katmanlara yaygınlaştığı görülüyor. NATO alerjisi olan sol kesime, son yıllarda İslami ve milliyetçi kesimlerin de dahil olduğunu söyleyebiliriz.

Bu alerji anlaşılabilir olmakla birlikte, çoğunlukla da abartılı. Bilgiye dayanmayan ve komplo kokan bir söylem mevcut.

Sosyal yapısı, kırılmalara müsait fay hatlarında yer alan ve toplumsal dokusu “imparatorluk” özellikleri gösteren Türk toplumu, eski topraklarının Batılılar ve Ruslar tarafından paylaşıldığı ve elinde kalanın üzerinde de hesapların yapıldığı bir toplum.

Son 200 yılın bu mazlum toplumunun, bir de eğitim sürecini geliştiremediğini düşünürsek, işte size “körlerin fil algısı”.

Bütün bunlara ve yoğun politik dezenformasyona rağmen, Türk toplumunda NATO’ya güven % 58,7 olarak ölçülüyor, son 2 yıldır.

Türk toplumundaki Amerikan karşıtlığındaki yükselişe rağmen, NATO anti-Amerikancılıktan nispeten daha az etkileniyor. Türkiye’deki darbelerin de arkasında olduğu düşünülen NATO’nun güvenilirliği, aslında yeterli denilebilir.

Bu yazıyı böyle bir toplumsal algılamanın yaşandığı okurlarım için yazdığımın farkındayım.

NATO, malum, 1949 yılında 12 üye ile kuruldu. Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İngiltere ve ABD.

İkinci Dünya savaşı sonrası Avrupa’nın güvenliğini sağlamaya dönük Euro-Atlantik, bir çeşit politik-askeri ittifak. Tehdit Rusya. Korunması gereken Avrupa ve Avrupa içi barış. Klasik cephe savaşı mantığına göre kurgulanmış bir askeri güç. NATO’nun kuruluşu ile Almanya kontrol altına alındı, Avrupa’da stabilizasyon sağlandı, Rus tehdidi sınırlandırıldı ve ABD güçleri Avrupa’ya yerleşti.

Sonraki yıllarda Rusların iki önemli güç geliştirmesi, NATO’yu daha farklı bir askeri konsepte sürükledi. Rusların 1917’de geliştirmeye başladığı, aslında Çarlık dönemine dayanan emperyal arzuları, “Avrasya imparatorluğunun” Avrupa’ya da doğru genişlemesi ve Varşova Paktı gibi çok büyük bir askeri gücün ortaya çıkışı, Avrupa merkezli karşılıklı cepheyi genişletti ve bütün dünya iki gücün sınırsız rekabet alanı haline geldi.

Bu safhada, Doğu Avrupa ve Balkanlarla sınırlı değildi rekabet. Küba’dan Afrika’ya, uzak Asya’ya, karşılıklı tehdit çok geniş alanlara yayılıyordu. Konvansiyonel savaş beraberine nükleer savaşı da yedeklemişti.

NATO, Rus emperyal genişlemesine cevap vermekte gecikmedi. Yunanistan ve Türkiye 1952’de, Almanya 1955’de, İspanya ise 1982’de NATO’ya katıldı. Bu periyod, 1990’lara kadar, dünya için “nükleer dehşet dengesi” ve “silahlanma yarışı” yıllarıydı.

Silahlanma yarışı, Rus ordusunun “patatese muhtaç” olduğu yılları getirdi. Arkasından 1991 ve Sovyetlerin çöküşü “Glasnost ve Perestroyka”. Ruslar politik ve askeri açıdan kontrol ettiği-işgal ettiği ülkelerden çekildi.

NATO bu safhadan sonra klasik cephe savaşı anlayışını, “demokrasilerin korunması”, “aşırılıklarla mücadele”, “fundamentalist İslami akımlarla mücadele”, “kriz alanlarına müdahale”, “uluslararası terörle mücadele”, “siber savaşla mücadele” gibi, cephesi olmayan askeri harekat uygulamalarına, asimetrik mücadelelere çok daha fazla yer ayıran, bir konsepti benimsedi.

1995’te Bosna’ya ve 2001’de Afganistan’a yapılan NATO müdahaleleri, bu yeni konseptin uygulamaları olarak karşımıza çıktı.

Rusya’nın Sırplara verdiği destekle ayakta duran Yugoslavya, Kosova’da başlayan protestolar ve milliyetçi hareketler, tek kutuplu dünyada NATO’nun Balkanlara girişini tetikledi. Bosna-Hersek en kanlı çatışmalara sahne oldu, ardından Kosova. İşte bu iki bölgedeki Sırp katliamlarının önüne geçilebilmesi ancak Birleşmiş Milletlerin NATO’ya görev vermesi sonucu oluşturulan, NATO askeri güçlerinin müdahaleleri ile mümkün olabildi. Bugün Bosna-Hersek ve Kosova varsa bu NATO’nun askeri müdahalesine bağlı.

Yugoslavya dağılma sürecinde oluşan çatışmaların kontrolünde ve barışın yeniden sağlanmasında, BM barış güçleri yetersiz kalmış ve BM’nin NATO’yu görevlendirmesi ile müdahale mümkün olabilmiştir. Unutulmamalı, Bosna Srebrenitza katliamı, BM barış gücünün Bosna’da olduğu zamanda meydana geldi.

Diğer yandan, Doğu Avrupa’daki Rus karşıtı politik gelişmeler; Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’nın 1999’da, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya, Slovenya ve Bulgaristan’ın ise 2004 yılında NATO’ya dahil olmasına neden olmuştur.

Yugoslavya krizi NATO’nun Balkanlarda güçlenmesinin başlangıcıdır.

Balkanların AB sürecine evrilmesi de, NATO’nun Balkanlarda varlığını güçlendirmiş ve Bulgaristan-Romanya-Slovenya gibi ülkelerin NATO’yu tercih etmelerine neden olmuştur.

Bu politik gelişmelere bağlı olarak; Bulgaristan 2004 yılında, Arnavutluk ve Hırvatistan ise 2009 yılında NATO’ya katılmıştır.

Sırpların blokajı nedeniyle, henüz NATO’ya katılım sürecini tamamlayamamış olmakla birlikte, Bosna-Hersek de MAP çerçevesinde sürece devam etmektedir.

Yugoslavya krizi sonrası, Putin doktrini gereği, Rusya; “yeniden yayılma” stratejisine dönmüş ve “yeni zamanın”; vekalet savaşları-paramiliter savaşlar-hükümet darbeleri-istihbarat savaşları-sosyo/politik etkileme teknikleri kullanımı ile, Balkanlarda hakimiyet alanları oluşturma gayretlerini artırmıştır.

Rusya bu yeni politikalarını, Kasım 2016’da Karadağ başbakanına suikast düzenleyerek, Nisan 2017’de ise Makedonya parlamentosunu paramiliter unsurlara bastırarak, uygulamaya soktu.

Makedonya’da seçimi kazanmış demokratik cepheye, “kanlı parlamento baskını” ile, iktidarı vermeme paramiliter darbesi, demokratik güçlerin direnci sonucu atlatılabilmiştir. Durumun vahametinin farkına varan NATO, Makedonya-Yunanistan probleminin süratle aşılmasını sağlamış ve NATO üyeliği sürecini “acil kodu” ile hızlandırmıştır. NATO üyesi ülkelerin parlamentolarının onayı sürecinde olan işlemler, kısa süre sonra tamamlanacaktır. 2019 sonbaharı diyebiliriz.

Rusya Makedonya’daki darbe teşebbüsüne benzer şekilde, 2016 yılında, Karadağ’daki Sırp azınlıkları da kullanarak, Rus ve Sırp ajanlarının da desteği ile, paramiliter unsurlarla takviyeli girişimle, Karadağ başbakanını öldürmek ve hükümeti devirmek istemiş ve Karadağ’da Rusya yanlısı bir hükümeti iş başına getirmeye çalışmıştır. NATO Karadağ’daki riski görmüş ve “acil kodu” ile 2017 yılında Karadağ’ın NATO’ya üyeliğini gerçekleştirmiştir.

Sırbistan, Balkanlardaki yayılmacılığını gerçekleştirebilmek ve Rusya’nın desteğini sürdürebilmek için, Batı ile ilişkilerini “oyalama sürecinde” tutmaktadır. Yakın vadede NATO üyeliği beklenilmemelidir.

Kosova ise, “toplum ve devlet inşa süreci”ni henüz tamamlayamamış, Sırbistan’la “kalıcı barışı” gerçekleştirememiştir. NATO güçleri ve Amerika halen Kosova’da askeri varlıklarını sürdürmektedir. NATO üyeliği henüz mümkün görülmemektedir.

Sonuç olarak; Yugoslavya krizi, AB’nin Balkanlarda genişlemesi ve Rusya’nın yeniden Balkanları kontrol etme isteği, NATO’nun Balkanlara girmesine ve etki alanını giderek artırmasına neden olmuştur diyebiliriz.

AB’nin kendi ordusunun bulunmaması da, Balkanları NATO karşısında alternatifsiz bırakmış, askeri yönden Amerika’ya, politik yönden ise AB’ye ilintili olan “ikili yapı” oluşmuştur.

Türkiye’nin; uluslararası politik, ekonomik ve askeri rekabet gücünün olmaması, AB ile ilişkilerini doğru düzenleyememesi nedeniyle, Balkan ülkeleri için bir alternatif olma özelliği bulunmamaktadır.

AB’nin “AB Ordusu”nu kurabilmesi, Balkan ülkelerine yeni bir alternatif şansı getirecektir. Böyle bir gelişme orta vadede Balkan ülkelerinin Avrupa askeri ittifakı içerisinde yer alması anlamı taşır.

Balkan ülkeleri için “en makul ve yakın ihtimal” olarak gözüken AB askeri ittifakı, Balkan ülkelerinin ordularının yeniden organize edilmesi, eğitilmesi ve donatılması anlamı taşıyacaktır. Türkiye, Balkan ülkelerini bu neticeye götürecek süreci iyi okuyamaz ise, ekonomik açıdan kaybettiği Balkan ülkelerini askeri açıdan da kaybedecektir.

Türk ordusunun NATO tecrübesi, Balkan ülkeleri ordularının yeniden yapılandırılması, eğitilmesi ve donatılması için oldukça yeterlidir, yeter ki, politik öngörü ve hazırlıklar doğru kurgulansın. Bu Türkiye’nin Balkanlara dönüşü için de bir fırsat olacaktır esasen.

Umarım Türkiye “gelecek resmi” iyi okur ve politik analizlerini doğru yapar.

1 YORUM

  1. “Türkiye’nin; uluslararası politik, ekonomik ve askeri rekabet gücünün olmaması, AB ile ilişkilerini doğru düzenleyememesi nedeniyle, Balkan ülkeleri için bir alternatif olma özelliği bulunmamaktadır.” Son yazınızın üzerinden ne kadar zaman geçti tam bilemiyorum ama sanırım 2 yıla yakın olmuştur, o zamanlar daha ümitliydiniz hatırladığım kadarıyla. Yalnız AB ile değil Rusya dışında (onlarla da muammalı tabii, Ruslar bence kindar ve uzun vadeli planlar yapıyorlar) tüm dünya ile ilişkilerimiz deprem geçirdi. reisimizin dili iki taraflı keskin bıçak…Bu arada tekrar hoşgeldiniz.

CEVAP VER