Partiler ve devlet aygıtı

0

Yaşadığımız şehir ve beldelerin yöneticilerini seçmek için sandığa gittiğimiz 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri’ni geride bıraktık diyemiyoruz!

Alınan neticelerden hemen hemen tüm politik figürlerimiz ‘mutlu ve gururluyuz’ demekle birlikte ‘sancılı’ bir tavır sergilediği için, üzerinden bir hafta geçmesine rağmen seçim döneminde yaşadığımız kısır tartışmaları geride bırakabilmiş değiliz.

Seçim dönemlerinde karşılaşılacak propaganda amaçlı diyebileceğimiz bir haberi bugün bir gazetede gördüm. “İşte Tunceli’nin kaderini değiştiren 62 proje” başlıklı haberde Tunceli Valisi ve kayyum neticesinde Belediye Başkan Vekili olan Tuncay Sonel kente yapılan yatırımları tek tek anlatmış. Haberi okurken sonunda ‘gözünüze dizinize dursun, ne istediniz de yapmadık, hayal edemeyeceğiniz imkanları sizlere sunduk’ isyanının geleceğinden korkmadım desem yalan olur. Şükür ki, böyle bir ifade ne haberde ne de Sayın Valinin demeçlerinde yok!

Seçim öncesi ve sonrası yaşananlar, seçim meydanlarında boy gösteren devlet erkanı ve ülkemizde mevcut olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi beni Ankara ve İstanbul’da seçimi kimin kazandığı tartışmalarının ötesinde bir konuya itti…

Adalet ve Kalkınma Partisi ve onun devlet aygıtı ile olan ilişkisine!

AK Parti 2001 yılında Türk siyaset tarihinde ilkleri yaşatan bir parti olarak kuruldu. Temel ilkesi kişi hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, demokrasinin sürekli güçlendirildiği ve bir daha sekteye uğratılamaması için gerekli düzenlemelerin yapıldığı, bununla birlikte ekonomik kalkınma ve refahın yaşandığı bir ülke hayal eden, ortak aklın hakim olduğu bir hareket olarak kuruldu AK Parti.

Kurulduğu dönemde devrin muktedirleri tarafından sakıncalı parti olarak nitelendirildi. Bugün Tunceli’ye dair kayyum belediyeciliğinin hizmetlerini sunan gazetenin en acımasız ve ilkesiz saldırılarına maruz kaldı. Lideri ve lider kadrosu, kendi ifadeleriyle de, dönemin muktedirleri tarafından ‘ülkenin zencileri’, ‘sistemin sakıncalıları’ olarak görüldüler.

O dönemde bir üniversite öğrencisi olarak bizatihi gözlemlediğim, şahitlik ettiğim gerçeklerdi bunlar.

AK Parti’nin siyasi hayatında, kuruluş öncesinin popüler partileri, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Demokratik Sol Parti ve içerisinden AK Parti’yi çıkaran Refah Partisi’nin devamı partiler, hiçbir zaman kendisine rakip olmadılar, olamadılar.

Kuruluşundan bu yana rakibi Cumhuriyet Halk Partisi’ydi AK Parti’nin.

Cumhuriyet’in kurucu partisi de olan CHP 1950 öncesi dönemine ait icraatların küfesini hep sırtında taşıdı. AK Parti’nin hayata geçirmek istediği icraatlara en ciddi muhalefeti yapan, tartışma fırsatı dahi vermeden itiraz eden, CHP yöneticileri ve kendisiyle özdeşleşmiş muktedirler oldu. O muktedirlerin en önemli özellikleri, tek parti döneminde kazanılan alışkanlıklar neticesinde devlet aygıtı ile kendilerini bir görmeleriydi.

Aslında ilgi alanım CHP değil, değildi!

Benim derdim AK Parti, daha da önemlisi onun kuruluşuna sebep olan hareket. Ancak, AK Parti’ye olan ilgim, yöneticilerinin söylemleri, beni CHP konusunda da düşünmeye dolayısıyla da okumaya itti.

Cemil Koçak’ın “Türkiye’de Milli Şef Dönemi” başlıklı araştırma kitabının ikinci cildinde dikkatimi çeken bir alıntı var.

Koçak, 1936 yılında CHP ve devlet aygıtının fiilen ve hukuken birleştirildiği döneme dair, 18 Haziran 1936’da Başvekil ve CHP Genel Başkan Vekili İsmet İnönü’nün CHP örgütüne yayınladığı genelgeyi, Fahri Giritlioğlu’nun “Türk siyasi tarihinde Cumhuriyet Halk Partisinin Mevkii” başlıklı kitabından, alıntılamış:

[Uzun da olsa, çarpıcı ve bir o kadar da düşündürücü tespitler olduğu için kitabın ilgili kısımlarını sizlerle de paylaşmak istedim.]

“Cumhuriyet Halk Partisi’nin memleketin siyasi ve içtimai hayatında güttüğü yüksek maksatların tahakkukunu kolaylaştırmak ve partinin inkişafını artırmak ve hızlandırmak için, bundan sonra parti faaliyeti ile hükümet idaresi arasında daha sıkı bir yakınlık ve daha ameli bir beraberlik temin edilmesine Genbaşkur’ca (Genel Başkanlık Kurulu’nca) karar verilmiştir.

Bu maksatla:

  • Dahiliye Vekili Genyönkurul (Genel Yönetim Kurulu) üyeliğine alınmış ve kendisine partinin Genel Sekreterlik vazifesi verilmiştir.
  • Bütün vilayetlerde, vilayet parti başkanlığına, vilayetin Valisi memur edilmiştir.
  • Umumi Müfettişler, mıntıkaları dahilinde bütün devlet işlerinin olduğu gibi, parti faaliyet ve teşkilatının da yüksek murakıp ve müfettişleridir.
  • Vilayetlerde, İlyönkurul’ca (İl Yönetim Kurulunca) intihap edilmiş bulunan başkanlar, üye durumunu almış ve mensup veya mahallince müntehap mebus başkanların, başkanlık vazifeleri hitam bulmuştur.
  • Bu beyannamenin icablarını, parti Genel Sekteri olmuş Dahiliye Vekili takip ve tanzim edecektir.
  • Yukarıdaki maddeler, bütün parti teşkilatına, vilayetlere ve Umumi Müfettişlere tebliğ olunmuştur.”

Cemil Koçak vakıaya dair kendi değerlendirmesini de şu sözlerle yapıyor:

“Bu dönüşüm ile CHP, devlet aygıtı içinde tamamen eriyor ve partinin, zaten o zamana kadar da bir hayli kuşku götürür bağımsız varlığı ve örgütü, resmen, fiilen ve hukuken ortadan kaldırılıyordu.”

Çıkarımına en önemli kanıt, Atatürk dönemi hükümetlerinde çeşitli bakanlık görevi yapmış Hilmi Uran’ın anılarında:

“Bu, zaten hükümet reisi olarak çalışan ve daima hükümetin yürüyüşüne ayak uydurarak vazife gören partinin, artık zahiri istiklaline de son vermek kararı idi.

Bu itibarla, şüphe yok ki, iç bünyemizde hükümetin, kendi partisinin varlığına bile tahammül edemeyerek, daha dar bir rejime gidişi idi.(..)

Bu beyannamenin en dikkate değer olan tarafı, 1930 senesinde, memleket idaresinde çeşitli partiler rejimi ile bir murakabe sistemi tesisi tecrübe edilmiş iken, ondan altı sene sonra, hükümet idaresinin, kendi parti murakabesine bile tahammülsüzlük göstermekte oluşu ve bu tahammülsüzlüğü de ‘memleketin siyasi ve içtimai hayatında güdülen yüksek maksatların tahakkuku’ ve ‘partinin inkişafının hızlandırılması’ gibi aslı olmadığı belli olan hedeflerle saklamaya çalışmakta bulması idi.(..)“

31 Mart seçimleri öncesinde veya sonrasında AK Parti’nin yayınlamış olduğu bir genelge yok! Ancak AK Parti’nin 31 Mart söylemleri ve içtimai durumu bana ‘acaba devlet aygıtı AK Parti’nin artık zahiri istiklaline de mi son verdi?’ sorusunu sordurdu. Ya da başka bir ifadeyle ‘AK Parti CHP’leşiyor mu?’ sorusunu aklıma düşürdü.

Böyle bir durumda AK Parti yöneticilerine ve AK Partili olanlara, çocuklarının geleceklerini düşünmeyi salık veririm. Bugün CHP ne yaparsa yapsın, halk arasındaki tabirle ‘ağzıyla kuş tutsa alacağı oy %30’, tek parti döneminin yüklerinden kurtulamıyor.

Ülkenin, biri başkenti diğeri en büyük şehri, iki kentinin belediye başkanlıkları için gösterdiği adaylar CHP’nin alışılageldik kimliğinin dışında kişiler. Bugün ancak onlarla yarışta var olabileceğinin mesajlarını verebiliyor dünün devlet aygıtı ile birleşen CHP’si.

CEVAP VER