Bir Özgürlük Alanı Olarak İman

0

İnsanoğlu doğumla ölüm arasında bir şimşeklik zaman içinde örer hayatın yumağını. Bildik bileli güneş her sabah doğudan yükselir. Dünya döner, yıldızlar bize gülümser. Deniz daima hareketlidir. Ufuk da öyle. Her yaz güller açar, bülbüller ilahî musikiyi fısıldar şuuru açık gönüllere. Fakat biz günlük hayatın meşgaleleri içinde bunların hepsini unutur gideriz. Hesaplar, kitaplar, aldanmalar, aldatmalar…

Sanal dünyaların, fiktif hülyaların peşinde koşar dururuz bir ömür boyu. “İşte hayat böyle deriz, herkeste olduğu gibi.” Oysa aşkın, hakikatin, tefekkürün, ölümün, bir daha gelmeyecek olan ânın farkında olmadan yaşanılan hayata hayat denilir mi?

İman bizi bizle yüzleştirir.

Aleladeliğin kaosu içinde biz en asil duygularımıza kadar her şeyi unuturuz. Bundan dolayı da alçalır ve sıkıntı içinde kıvranırız. Ulviyet duygumuz görünmez olur. Gerçek varlığımızı hissedemeyiz. Kâinatı, hayatı, kendimizi ve her şeyi sıradan madde yığınları olarak görmeğe başlarız.

İman bizi kâinat ile yüzleştirir.

İnsanlar, kendi akıl ve rahatlarına göre inşa ettikleri konforlu evlerde ve kocaman şehirlerde varlığın sırlarına kayıtsız yaşarlarken, yalnız kendileriyle karşılaşabilenler bir çocuk gibi yıldızlara, sulara, ağaçlara hayretle bakmaya  devam ederler. Yunus gibi “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” derler.

İman bizi tabularımızla yüzleştirir.

Kendimizle karşılaşmak bize yaşadığımızı, yaşarken değiştiğimizi hissettirir. “Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığa.” Muhammed (s.a.v) bu asrın medenî tabularını alt üst etmeye gönderilen elçidir. Onun ihtilali sual ve muhatabiyette “herkes”’in yerine “ben”i geçirmesindedir.

İman bizi hayat karşısında aldığımız tavırla yüzleştirir.

Her varlık kendi şartları içinde büyür, gelişir ve güzelleşir. İman bizi istidatlarımız, kabiliyetlerimizle karşılaştırarak kendimizi keşfetmenin yolunu açar. Denizde, yıldızda, gökte, hayatta, aşkta, ölümde, kitlede, insanı yüzleştirerek eşya ile arasındaki münasebeti yakalar. Gizli açık irtibatları, nüansları fark eder ve muhtevayı, şekli anlamlandırır. İmanda akıl, gönül ve coşkunluk beraber gider.

Bir insanı ne kendisi, ne de başkaları tam olarak anlayabilir. İman anladığımızı sandığımız ve anlayamadığımız yönlerimizle karşılaştırır bizi. Her şey güzel, her varlık mucizevî harikalıklar içinde yaratılmıştır. Bize varlığı alelâde gösteren, alışkanlıklarımız ve dalgınlıklarımızdır.

Hepimiz zaman zaman çocukluklarımızla, ihtiraslarımız, aklımız, çevremiz, gönlümüz, rüyalarımız ve kendimizle karşılaşmaktan korkar, kafamızı kuma gömeriz. Oysa iman bizi insan olarak, hiçbir reel duygumuzu, reel varlığımızı göz ardı etmeden bizimle karşılaştırır. Hayat bir karikatür değildir iman sahibi fert için. Bilakis, kâinatın özüdür.

İmanın verdiği şuur ile biz varlığın temel sırlarıyla karşı karşıya geliriz. Birdenbire sanki çocukluğa dönmüş gibi olur, yıldızların yeniden parlamaya, güllerin açmaya, bülbüllerin ötmeye ve kalbin taze duygularla, ümitle dolmaya başladığını hissederiz. Hayatın fani yüzüne yeni ve tefekkürî bir gözle bakar, onda “kaderin gülen çehresini” görürüz.

İmanın her anında gizli veya açık varlığı terennüm eder anlamın sihri ile karşılaşırız. Sokakta, evde, işte paramparça ettiğimiz, öyle çok da düşünmeden kullandığımız kelimenin haysiyeti, şerefi ile karşılaştırır bizi iman. Zira biz dili ve kelimeyi de, kendimiz ve kâinat gibi alelâde kullanırız. Tefekkürî bir iman kelimeyi eline alır; günlerce, aylarca, yıllarca onlarla düşüp kalkarak içlerindeki ebedi ışığın yeniden yanmasına vesile olur.

İman bizi sözle, anlamla, ulvilik duygusuyla, bizle yüzleştirir…

Bütün bir hayat vardır imanın içinde. Varlığın hayatı, benim, senin hayatın. Orada değişerek devam eden, devam ederken değişen bir ruh ile karşılaşırız. İmanı okurken kendimizi okur, kendimizi tanırız aynı zamanda. Onunla fikir çilesini çeker, kendimizi tanımanın irfanına yükseliriz. Varlığı önce kendimizi tanımak için okuruz. Her varlık bizi bizle karşılaştırır. Her olay bana, bizzat bana hitap eder.

İçinde benim olmadığım, bana bir şeyler anlatmayan hiçbir sözün anlamı yok. İman kendi sırlarını, kendi ümitlerini, kendi tefekkürünü sunuyor bizlere. Yok aslında bunun geleneği bizim kültürümüzde. Biz imanla varlığı mütalaa ederiz dağda, bayırda, kıyıda. Bize, bizim yanımızda durarak, bizi anlatır Muhammed (s.a.v).

Bu dağdağalı, karmakarışık, hak ile batılın iç içe girdiği asırda yaşamak için, mutlu olmak, sevebilmek için kendi kendimize bir dünya inşa etmeliyiz. İman bizi zalim ve kıyıcı bir reelden alarak, tefekkür ve şefkatle dolu bir varlık zeminine götürür.

Her gerçek olması gereken değildir. Hakikat hiç değil. Her yalan ademdir, her zulüm, her haksızlık, her cinâyet ademe gider. Ademe ademle mukabele edilmez. Ademin karşısına varlığa giden hakikatle çıkılır. Hayatın anlamıdır hakikat, sevgidir, ademe gitmeyen ulvi bir mutluluktur.

İnsan bu ahir zaman cemiyetiyle tam bir uyum içinde olduğu zaman tarihi yoktur. Doğar, yaşar ve ölür. Kişiyi ölümsüzleştiren, tefekkürü, inancı, duası, hayreti, şükrü ve sualidir. İman bizi sürüleşmeye meydan okuyan özgür fertler haline getirir. Bir defa imanla muhatap olan artık sürüleşmenin uyuşturuculuğuna kapılmaz.

Sevgi, mutluluk ve özgürlük öyle bize yukarılardan isabet eden bir şans güvercini değildir. Cemiyete tefekkürümüzü, evimizi, eğitimimizi, alışkanlıklarımızı, hayatımızı teslim ederek, nehirdeki herhangi bir dal gibi varılmaz maksuda. İmanın rehberliği, Muhammed’in hayatı, tefekkürü, davası. Yüz binlerce talebenin sonu hakikate çıkan deneyimi. Sen onlardan biri olmaya çalışacaksın!

Sevgiyi, mutluluğu, geliştiren özgürlüğü, tefekkürü, kendini, şefkati, varlığı imanın atölyesinde yoğuracak, Muhammed’in rehberliğinde arayacaksın. Medeniyetin, modernizmin, zalim kapitalizmin, kavganın, benlik savaşlarının, kabalığın, hırslarının, iktidarın kucağında değil!    

CEVAP VER