Son “Muhafazakar”

5
Adelina Sfishta
Adelina Sfishta 1987 yılında Kosova-Podujeva'da doğdu. Kosova savaşını militan bir kız çocuğu olarak yaşadı. Üniversitede radyo televizyon eğitimi aldı. 2009 yılında Balkan TV'de çalışmaya başladı. 9 yıldır TV haber ve programcılığı yapmaktadır. Araştırmaları Balkan ülkeleri ve Türkiye eksenlidir.

Yıl 1999, yer İstanbul, 4-5 genç adam bir odada tartışıyordu, aslında “bir çıkış yolu” arıyorlardı. “Sistemin”, onları kabul etmediğini net görüyorlardı. Milli Nizam, Milli Selamet, Refah Partisi, Fazilet Partisi, hep bu mücadele sürecinde onların kurduğu, sistemin kapattığı siyasi partilerdi.

Aslında “nurlu Süleyman” da “askerden” çok sıkıntı çekmişti. Derin devlet kim diye sorduklarında, Demirel “ordu” diyordu. Ama gitse de geri gelebiliyordu. Onu mu taklit etselerdi acaba, yoksa bildikleri “yolda” devam mı etmeleri daha doğruydu?

“Erbakan Hoca’nın gemiyi karaya toslatması”, düşüncelerine meşruiyet kazandıran, en güçlü gerekçeleriydi, ayrılık için.

Ama ya “asker” yeniden “yol keserse” diye de düşünmeden, edemiyorlardı.

Hoca’nın “milli görüş”-“ağır sanayi”-“İslam birliği” gibi “çıkışları” uluslararası çevrelerce kabul görmüyordu. Erbakan’ın peşinde bir “mefkure” gibi koştuğu, “Müslümanları değer yapma sevdası”, ABD’nin “Müslümanlardan yararlanma stratejisi” ile uyuşmuyordu. Başarı onun yolu ile gelmeyecekti. Bu tespitleri biraz vicdanlarını rahatlatıyordu. Kolay değildi. Yıllarca “ihanet ile suçlanacaklardı.

Ama kulakları hep, “asker”deydi. “Meşru” kabul edilecekler miydi?

“Asker” konusunda içlerini rahatlatan; Erbakan’ın adeta paratoner vazifesi yapması ve yeni ekibin çalışmalarını, dikkatlerden uzak tutmasıydı. Elbette şimdilik. Ya ilerde?

Erbakan’ın, “bazı tarikat ve cemaat liderlerini, Çankaya’da iftara davet etmesi”, “Askerin” zihninden silinmeyen en travmatik karelerdi. Bu işe yarayabilirdi. “Biz öyle değiliz” demek çözüm olabilir miydi? Belki “Askerin” de işine gelirdi, Erbakan’ı “dindar bir siyasi hareket”in başından uzaklaştırmak.

Bu konuda “el altından” bazı haberler de gelmiyor değildi. Asker içinden “bırakın bu Hocayı” tavsiyeleri de almıyorlar değildi.

Ordu, Amerikalılarla sıkı-fıkıydı, acaba “asıl patrona” mı ulaşmalıydılar?

1999 ve sonrası, Çeçenistan ve Afganistan tecrübeleri ve ardından gelen 11 Eylül, ABD’yi “yeşil kuşak” stratejisinden, “ılımlı İslam” stratejisine ulaştıran dersler ile doluydu. Genç siyasetçilerin de kulaklarına bir şeyler gelmişti, “hop-bop” filan. İşte bu noktada Erbakan’dan ayrılmak, ABD’lerine “şirin” gelebilirdi. Ya “ılımlı İslam” meselesi?, onu tabanlarına bile anlatmada sıkıntı çekeceklerini hissediyorlardı.

Ah bu Amerikalılar! Onlar da bir tuhaftı. Almadan vermezlerdi.

Nitekim, “aldı ve verdi”. “Askeri siz bize bırakın, ekonomik krizi de merak etmeyin, para veririz”, “bizim de bir Ortadoğu planımız var, yardımlaşalım” diyorlardı. “BOP eş başkanlığı” ve “bütün İslam alemine demokrasi kılavuzluğu” bekleniyordu, yeni hareketten.

Hiç beklemedikleri kadar kolay yürüyordu işler. Ama ABD’den korkuyorlardı, baş edemeyiz diyenler de vardı. Neyse “lider” “zamanı gelir, onlara da dirseği gösteririz” diyerek içlerine su serpmişti. Yeni bir siyasi hareketi başlatma “arzusu” o kadar gözlerini kamaştırmış ve iktidar olmak “şehvet” haline gelmişti ki, “uzak tehdidi” sonraya erteleyebilmişlerdi. Hem de tedbir almadan.

Ilımlı İslam konusunda ise, şaşkın ve tereddütlüydüler.

Çeçenistan- Afganistan ve hatta İran’daki İslam devrimi, Türkiye’deki “İslami tabanı” etkilemiş ve “anti Amerikancılık” ve “İslam devleti kurulabilir”, düşünceleri, tabanda ön plana çıkmıştı.

“Asker” konusunda garanti veren Amerikalılar, “ılımlı İslam” konusunda da imdada yetişti ve genç siyasetçilere “Mısır’daki İhvan-ı Müslümin hareketini” işaret etti. Eh artık daha rahattılar. Tabanları, İhvanla daha rahat anlaşabilecekti. Böylece Amerikalılarla “ılımlı İslam” konusunda da, terminoloji beraberliğine de ulaşmışlardı.

Heyecanlı ve şaşkındılar. Bu kadar kolay olacağını ummuyorlardı.

Hem Erbakan’ı ekarte etmişler, hem de “dünya hakimi” ile el sıkışmışlardı.

Eski muhafazakar gitmiş, yeni muhafazakar gelmişti. Cafcaflı ve ışıltılı.

Sorduklarında, kendilerine “muhafazakar demokratlar” diyorlardı. AB’de de, bu tanım, rağbet görüyordu.

Milli Görüş aidiyeti ve Erbakan sorulduğunda, çoktan gömleği çıkarttıklarını ve Hoca’nın “gölge etmemesi” gerektiğini söylüyorlardı.

Yeni partinin adı, AK Parti, amblemi “ampul” idi. Tertemiz ve aydınlatan bir parti, hem de “kalkınma”sı vardı, ekonomik çöküş sonrası, seçmende iyi izlenim bırakacaktı.

Yeni parti; esasen “Milli Görüş” çizgisine dayansa da, sağdan-soldan-liberal-sosyal demokrat-ülkücü-kürt-alevi, her görüşten kadrolara, kontrollü bir şekilde, yer vermişti. Dümen eski tüfek “milli görüşçülerde” idi.

Bir de, “hatip” bir başkanları vardı. İstanbul İl Başkanlığından beri, etrafında ezilmişlerin- mazlumların toplandığı, konuştuğunda “yürekleri titreten” bir lidere sahiptiler. Eşinin bile gönlünü “politik nutukları” ile kazanmıştı. Cesaretliydi, heybetliydi, etrafındakilere çok rahatça hükmedebiliyordu. “Israrcı-inatçı-kindardı”. Müthiş bir “organizasyon” yeteneğine sahipti.

Seçimler yapıldı ve “muhafazakar demokrat hareket” % 34,63 oy aldı. CHP dışında, sistem partileri çökmüş, barajı bile geçememişlerdi. AK P., CHP dışındaki partilerin barajı geçememesi nedeniyle, 365 milletvekili çıkartarak, tek başına güçlü bir iktidar sayısına ulaşmıştı. Artık Türkiye için “yeni normal” AK P. siyasi hareketiydi ve diğerleri ona göre konum belirliyordu.

Yeni hükümet, AB üyeliği istikametinde, oldukça güçlü adımlar attı. İlk hedef AB üyeliği, demokrasi ve özgürlüklerdi. Yıllarca sistemin ezdiği “dindarlara” insani hakları verilmeye başlanmış, üniversitelere sokulmayan başörtülü kızlar özgürlüklerine kavuşabilmişlerdi.

Genel özgürlükler çerçevesinde, dini özgürlükler de günden güne artıyordu. Yeni hareketin yeni lideri, “halk kahramanı” olma yolunda hızla ilerliyordu. Cazibe “dindarlık” etrafında şekilleniyordu. Başörtüsü, dini ritüeller, din eğitimi verilen okullar, namaz, hac, umre gibi insanların dindarlığına “alamet” olan hususlar, sanat çevrelerini dahi, cazibesine dahil etmişti.

Gençler müthiş bir özgüven ve şevkle, “yeni trend-pop dindarlık” çizgisinde koşturuyorlardı.

Lider artık bir “fenomen”di.

Amerikalılar, sözlerini tuttular, para muslukları da açıldı, Türkiye ışıl-ışıl parlıyordu. Yeni muhafazakar lidere bütün dünya kapılarını açmış ve destekliyordu. Lider TIME dergisine kapak oldu 2007 yılında. Dergi editörü “Liderin, Arap Baharı-BOP için, giderek güçlü bir model olduğunun altını çiziyordu”. ABD’nin popüler lideri Obama, Lideri “danıştığı” beş liderden biri olarak sunuyordu, dünya kamuoyuna.

Rivayet o ki; 2003 yılından bu yana “asker içinde etkin bir ekip” hiç rahat değildi, cumhurbaşkanlığı makamını da, bu yeni siyasi harekete, kaptırmak istemiyordu. Lider restleşti ve orduda üst düzey istifalar ardı ardına geldi. Fokur fokur kaynayan ordu, hiçbir şey yapamadı. ABD sözünü tutmuştu.

2007 sonrası “askeri” de dize getiren Lider, bütün Türkiye’nin kahramanıydı artık. Bütün politik liderler silinmiş, cılız bir CHP tutunmaya çalışıyordu karşısında. Türkiye büyük bir dönüşümün içerisinde giderek yıldızlaşıyordu.

Lider, “dindar bir nesil yetiştirmeyi” de, topluma karşı sorumlulukları arasında görüyordu. Türkiye’de kurumlar bu yeni anlayışa göre “yeniden formatlanıyorlardı”.

Bop için hayli hazırlıklar yaptılar. Zaman akıyordu ve “verilen sözler” tutulmalıydı. Hazırlıkların diğer coğrafyalardaki “iz düşümleri” birer birer ortaya çıkıyordu.

2011 yılında Mısır’da mevcut yönetime karşı başlayan gösterilerle İhvan da sokağa çıktı ve iktidar İhvan lehine el değiştirdi. Ardından Suriye’deki ayaklanma ve Esat rejiminin devrilmesi için İhvan’ın silahlanması. Suriye’de Esat ile savaşılıyordu bir manada. Vekalet savaşları Türkiye’nin gündemine girmişti.

Lider’in; hem Mısır’da, hem de Suriye’de, muhalif hareketleri aktif olarak destekleyen girişimleri, İran’a yapılabilecek “müdahale”nin önüne geçebilme gayretleri, Amerikalılarla yapılan anlaşmanın dışına taşılıyor intibaını uyandırmaya başlamıştı.

Lider, Amerikalıları “kendi planının peşine takmaya” çalışıyor, Amerikalılar da “sözleşmeyi” hatırlatıyorlardı.

2013’teki “net izah”, 2016’da “net ihtara” dönüştü. Lider Mısır ve Suriye’de Türkiye’nin arka bahçesini oluşturmaya çalışıyor, Amerikalılar ise “demokratik rejimlere sahip, İslam dünyası”nın peşinde koşturuyordu. Bu netleşmişti.

İşte her şeyin ters gitmeye başladığı tarihi olaylar böyle gelişti. Artık kim kime “dirsek attı”, “çömlek niye patladı” onu zaman gösterecek.

Amerika “BOP”da aradığına ulaşamadı. Lider kendini “siyasal İslamda”, Amerika kendini “güç kullanma konseptinde” buldu.

Türkiye’nin kaderi ve Lider’in çizgisi artık “değişim sürecine” girmişti. Mısır ve Suriye, Amerika ve batı ile kavga alanlarına dönüştü. Lider’in başına gelebilecekler konusunda bir tahayyülü vardı elbette. 2015’te varılan “açılım” mutabakatını, Lider 2016’da bizzat bitirdi. İslam alemine getirilmesi vaat edilen “demokrasi” Lider’in kendi ülkesinde, risk alanı olarak ilan edildi. Ardından, Türkiye’de askeri darbe girişimi yaşandı, ekonomi çöktü, AB defteri tamamen kapatıldı, demokratik kazanımlar bir bir geri alındı.

AK P. kuruluş felsefeleri terk edildi, kurucu kadroların büyük çoğunluğu tasfiye edildi. “muhafazakar –demokrat” çizgi, “milliyetçi-muhafazakar” çizgiye evrildi. Uluslararası işbirliği, yerini uluslararası çatışmalara-kavgalara terk etti. Beka ve kavga siyasetin temel söylemi oldu.

Batı ve onun kurumları ile birlikte hareket eden Lider, bu yapıları kendine ve Türkiye’ye tehdit olarak görüyordu ve belki de,gerçekten öyleydiler. “Avrasyacılık” giderek moda oldu ve Rusya, Lider’in uluslararası siyaseti için, en güvenilir partner haline geldi.

Lider’in “konsolidasyon ihtiyacı”, ister istemez “düşmanları ve karşı kampı da güçlendiriyordu. Tek başına iktidar olabilme kapasitesi iyice daralan AK P., “beka ve kavga” çizgisine uygun, yeni partnerler edindi. Bahçeli- Perinçek ve partiye dahil edilen Soylu, “yeni jargonun” en gözde isimleri oldular ve muhafazakar hareketi, “giderek koyulaşan bir milliyetçi harekete” doğru çekip götürdüler.

Parti, değerleri yerine Lider’in oluşturduğu cazibe etrafında, “sembolizme kaymış bir İslam ile herkesi düşman ilan eden milliyetçilik” çizgisinde “içi boş”, en kıymetli mekteplerde ürettikleri ürünlerin dava kavramını benimsemeyişleri, köşeyi dönme-lüks yaşama dürtüsünün şekillendirdiği yeni İslamcı sosyete, topluma tepeden bakan, sınırlayan, özgürlükleri kendine tehdit alanı gören bir yönetim anlayışı, dirlik yerine “tekliği” benimseyen yeni liderlik…

AK P. ve kadrolarında giderek azalan; “dava adamlığı mefkuresi”, “sade-müslümanca hayat tarzı”, tek adam yönetim biçiminin toplumsal farklılıkları kavrayamaması, her gün daha fazla toplumu ve yönetim biçimini “sıkarak” yönetmeyi tek çözüm görme, güvensizliğin yol açtığı, ”ancak en yakınlarıma güvenirim sendromu”, ceo-başkan yönetim anlayışı, vb. “ne oluyor?” sorularını çoğaltıyordu. Soruları ancak “korkular” bastırabiliyordu.

AK P. tabanı da aslında şaşkındı. Lider’e duyulan “popülist hayranlık” olmasa, süratle çözülmesi işten bile değildi, partinin. Parti kavga ve çatışmalardan yorulmuştu.

Ekonomik kriz hepsinin üzerine “tüy dikti”, mutfaklar artık yangın yerine dönmüştü.

Yüzlerce tv-radyo-gazete ve bizatihi Lider, bu yangını söndürmeye ve taraftarlarını “konsolide” etmeye çabalıyordu. 31 mart yerel seçimlerine Lider bizzat ağırlığını koymuştu.

Muhalefette “yıldız oyuncu” olmamasına rağmen, büyük şehirlerin neredeyse tamamı kaybedildi. Amigolar dışında, sonuca halkın tepkisi çok cılızdı. Kayıplar sadece “menfaat kayıpları” olarak dile getiriliyordu. “Dava”dan bahseden yoktu. Seçim sonrası sokak “makuldü”, kimsede “beka endişesi de görülmüyordu. Aksine her cephedeki “partizanlar dışında, ortalama halk durumu kabullenmiş ve “değişiklik iyi” diye bakıyordu neticeye.

Trump da olmasa bu Amerikalıların “yüz vereceği” de yoktu.

Hikaye burada bitiyor muydu yoksa? Amerikalıların İslam’a biçecekleri “yeni rol” ve “yeni liderlik” ufukta görülmüyordu, henüz.

Hikayeler bitmez, ama “muhafazakarlık” biteli 5-10 yıl oluyordu. Mefkure tüketilmiş, “sermaye kediye yüklenmişti”

Bundan sonraki soru, “muhafazakarlığın, yeniden ana siyasi akım olup olamayacağı”.

Görülen, çok ama çok zor olduğu.

Geleceğin siyasi hareketini başka bir yazıya bırakalım.

Hadi kalkın gidelim, “Son muhafazakar” perdeyi kapadı gözüküyor.

5 YORUMLAR

  1. Akp fırsat tepti yazıkk etti.Fiyasko oldu.herşeyi berbat etti.Yııllar önce üstad FK nın dediği gibi Obama gibi geldiler bush gibi oldular.

  2. Muhafazakar hareket, biz Balkanlardakilerini de çok ama çok ümitlendirmişti. 2010 da yıldız gibi parlayan Türkiye gitti, yerine maalesef “kötülenen” Türkiye geldi, içimiz kan ağlıyor, emin olun. Yorumlarınıza teşekkür ederim

CEVAP VER