Müslüman demokrasiden korkmalı mı?

8
Adelina Sfishta
Adelina Sfishta 1987 yılında Kosova-Podujeva'da doğdu. Kosova savaşını militan bir kız çocuğu olarak yaşadı. Üniversitede radyo televizyon eğitimi aldı. 2009 yılında Balkan TV'de çalışmaya başladı. 9 yıldır TV haber ve programcılığı yapmaktadır. Araştırmaları Balkan ülkeleri ve Türkiye eksenlidir.
Sosyal medyada benimle yazışan takipçilerimden, “demokrasi” konusunda zaman zaman tepkiler alıyorum.

Benim “demokrasiyi önemseyen” vurgularımı, kendilerini “Müslüman” diye tanımlayan bazı okurlarım ve takipçilerim yadırgıyor, doğru bulmuyor.

Yanlış yorumlamıyorsam, bu eleştirel bakış, “Allah’ın nizamı” yanında, “kul nizamı” ne ola, düşüncesinden kaynaklanıyor.

Ben demokrasinin, halen, insanoğlunun bulabildiği en iyi yönetim olduğunu düşünenlerdenim.

Müslümanların da, “demokrasilerde” kendi değerlerini hem daha iyi yaşayabilecekleri ve hem de daha iyi yayabilecekleri kanaatindeyim.

Demokrasi tercihi konusunda üç temel dayanağım var:

Günümüz ve yakın gelecek toplumlarının, tek tip değil, “farklılıkların alaşımı toplumlar” olmaları
Küreselin, birlikte yönetilme ihtiyacının, üniter yapılardan ziyade, müşterek bir modeli gerektirmesi
Devlet şablonlarının yerine, bireyin değerlerinin ön plana çıkması

 

Demokrasiden ne anlaşıldığı da önemli.

Demokraside geldiğimiz nokta; “katılımcı”, “proaktif”, “evrensel değerlere uygun”, “birey merkezli”, “azınlığın haklarını önceleyen, “sınırları aşan, bir demokrasi.

Toplum yapılarında günümüzdeki farklılaşmalar bu tercihimi yönlendiriyor.

Günümüz ve gelecek toplum yapıları, farklılıkların alaşımı. Bu toplumlar, “tek tipçi” anlayışlar yerine, katılımcı demokrasilere daha uygun.

Farklılıkların alaşımı toplumlar; çoğulculuğu, giriftliği ve ortaklaşma ihtiyaçları ile bizidemokrasiye daha da yaklaşmaya ve demokrasi için “mücadele” vermeye yöneltiyor.

Günümüz toplumları; aynı devlet organizasyonu içinde dahi olsa, çeşitli kültürler, farklı alt gruplar, farklı kimlikler, farklı aidiyetler, vb. parametrelerle, “çoğulcu hayat biçimine ve mantığa” sahip.

Günümüz toplumları; diğer devletlerdeki farklı toplumlarla da yoğun ilişkilere sahip. Devletler arası toplumsal iletişimde, belirli bir geçişkenliğin sağlanabilmesi, “evrensel kabul görmüş ortak değerlerin” baz alınmasını gerektiriyor.

Günümüz toplumları; dünyayı ve kainatı müştereken kullanmak zorunda. Bu zorunluluk global yaklaşımla” bakmayı ve global değerlerin üzerinde “uzlaşmayı” gerektiriyor.

Giderek artan “dünya vatandaşı” olma anlayışı, devletten ziyade, “bireysel özellikleri ve tercihleri” daha çok ön plana çıkarıyor. İnsanlar; ait oldukları devlet organizasyonlarına bağlı kalmaksızın, farklı coğrafyalardaki diğer insanlarla uyum sağlayabiliyor, iş yapabiliyor, organizasyonlar kurabiliyor. Hatta başka devletlere göç edebiliyor, vatandaşlık değiştirebiliyor.

Böyle bir dünyada, sizin değerlerinizi bu farklıklar alaşımınadikte etme şansınız yok. Dikte etme anlayışı benimsenirse “çatışma” kaçınılmaz. Başarı şansı da “sıfır”. “Fetih” mantığı ile hareket ederseniz, gücünüz yetmez, mevcut gücünüzü de heba etmiş olursunuz.

O halde bu “farklılıkların alaşımından oluşan yeni topluma”; uzlaşı, hoşgörü, tolerans, birlikte yaşama kültürü, bireyin hakları ve değerleri gibi, ortakçı bir yaklaşımla bakmak gerek.

Katkılarımızı; evrensel hukukun kapsayıcılığı, evrensel adaletin güçlenmesi, evrensel paylaşım eşitliğinin sağlanması, bireyin hak ve özgürlüklerinin genişlemesi, global işbirliği içinde bireysel özgürlük alanlarının oluşması gibi, kişilik değerlerimizi koruyup-kollayan bir yapının oluşması alanlarında yapmalıyız.

Farklılıkların alaşımından oluşan yeni toplumda; daha çok bilim, daha çok değer üretme, geleceği daha iyi tahayyül edebilme, geleceğe daha iyi hazırlanabilme, daha çok anlamlı ilişkiler kurabilme, bireysel değerleri daha iyi temsil edebilme, globali doğru yönlendirebilme gibi, ortakları kültürel açıdan zenginleştirerek, avantajlarımızı çoğaltabiliriz.

Değerlerimizi dikte etmek yerine, değerlerimizi “ortaklaşmanın kullanımına” vermeye odaklanmalıyız.

Farklılıkların alaşımından oluşan yeni toplumlar, düşman tanımlaması ile yönlendirilebilecek toplumlar değildir. Etki alanı; doğru ve sağlıklı işbirliklerinin kurulması ve iletişim kanalları birbirine açık, kümeler arasında gelişebilir.

Elindeki argümanlara güvenenler, diğerine açık ve yakın olmayı tercih ederler.

800 yıl önce Balkanlara gelenler, “diğeri” ile bütün iletişim kanallarını açık tutmuşlar, yakın olmuşlar, müşterek değerler geliştirmişler, hatta “diğerinin adet ve geleneklerini de benimseyerek, birlikteliğin ılıman iklimini oluşturmuşlar. Bu günkü Balkan Müslümanlığı, bu yaklaşımın eseri.

Balkanlarda eski devrin şehir merkezlerine dikkatlice baktığınızda; Üsküp gibi, Prizren gibi, Saraybosna gibi, devrin en ileri demokrasilerinin kurgulandığını ve 300 metre çapında bir daire içinde, bütün dinlerin şehir meydanını paylaştıklarını, din gibi, geçişkenliğin çok dar olduğu alanlarda bile, bütün kapıların “diğerine” ardına kadar açık tutulduğunu görürsünüz.

Bütün bu nedenlerle; “farklılıkların alaşımı yeni toplumlarda”, “Müslümanların” “demokrasiden yana” olmaları gerekir. Müslüman kimlik aynı zamanda “demokrat” kimlik anlamı taşımalı, daha da ötesi, Müslümanın, “demokrasi için bir şeyler yapması” da, kabul görürlülük açısından, zarurettir.

Bu yol Müslümana, küresel içinde, daha emin bir güzergah çizeceği gibi, değerlerini “diğerlerine” aktarabilme noktasında da, daha verimli bir ortam sağlayacaktır.

8 YORUMLAR

  1. Yazılarınızı ilgi ile okuyor ve uzun yıllardır yurt dışında olan birisi olarak kolaylıkla anlıyorum. Verdiğiniz bilgiler sayesinde işlediğiniz konularda fikir sahibi olabiliyorum. Teşekkürler…

    „Kul nizamı“ kısıtlandığı ölçüde insanlar, özellikle yeni nesiller, dinden uzaklaşıyorlar. Uzaklaşıyor derken camiye gidenler, oruç tutanlar ve namaz kılanlar azalıyor demek istiyorum… Insanlar kendi şahsi inanç dünyalarını kuruyorlar. Kilise bunun geçte olsa varkına vardı. Hristiyan dünyasında „kul nizamı“ süratle yaygınlaşıyor. İslam düyasında bu gelişmeyi yavaşlatmak mümkün ama önlemek mümkün olmayacak.
    „Kul nizamı“ kapsamını biraz zorlayacağım ama geçen yıl gezdiğim Isveç’te ilginç bulduğum bir durumla karşılaştım. Çok sayıda kilisede çocuklar için oyun yerleri (çocuk oyuncakları olan yerler) vardı. Böylece çocuklu ailelerin kiliseye gelmesi kolaylaşıyor ve belki daha önemlisi de çocuklar kiliseye alışıyorlar.

    • Hüseyin Şahin bey merhaba, değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Bizim Balkanlar değindiğiniz meselede daha da zor durumda. Balkan İslamı diyebileceğimiz, 5 benzemez bir yapı var, pratik için diyorum elbette. 1991 savaş sürecinde “islam” diye gelen bir pratik var, bu daha ziyade Suud ve Körfez ağırlıklı. Diğer yanda 1996 sonrası Türkiye’den gelen 8-10 akım var ki, her biri birbirine zıt pratikler öneriyor. Katolik ve Ortodoks kliseleri ortaçağda donuk vaziyetteler. Gençleri daha ziyade “aksiyon” öneren radikal akımlar cezbediyor.İçinden çıklımaz bir durum var anlayacağınız. Benim dikkati çekmek istediğim konu, yakın gelecek toplumlar için İslam’ın rolü nasıl olmalı, demokratik ortamlar buna ve İslamın demokratik ortamlara katkısı nasıl olabilir çerçevesinde, demokrasi mücadelesine katılmayan müslüman kimliklerin dikkatini çekebilmekti. Saygılarımla kolay gelsin.

      • Sayın Adelina, yazılarınızı dikkatle okuyor, bakış açınızı önemsiyorum. Çok sevdiğim eski bir GS’ın efsanelerinden biri ve en önemlisi olan PREKAZİ’nin yeni bir röpartajını okudum. İleri sürdüğü görüşleri ve yorumları çok hoşuma gitti..Bu yazınız ve elbette sizi keşfettiğimden beri, sürekli okuduğum yazılarınızı bi arada değerlendirme hadsizliği yaptım..Sonuç; sizin yazılarınızdan ve Prekazi’nin röpartajından bazı isimlendirmeleri silsek, sanki aynı şeyleri söylüyorsunuz. Açıkçası ben, ağırlıklı olarak Prekazi ileyim. Teşbihte hata olmaz derler, umarım olmamıştır.

        • Merhaba ikkonmaz beyefendi, değerli yorumlarınız için teşekkür ederim. Cevat Prekazi’yi tanımazdım, belki yaşım nedeniyle, belki Belgrad’da yaşaması nedeniyle. Yazıyı okudum. https://t24.com.tr/haber/prekazi-her-yerde-bir-amerikanizm-var-buna-bir-de-demokrasi-diyorlar,818888 sanırım bu. Prekazi’nin doğru tespitleri elbette var. Ancak temel bir husus şu; görebildiği kadarı ve baktığı açıyı izah edebilecek ölçüde. Eski Yugoslavya ve Eski Sovyet ülkelerinde, hatta Rusya da içinde olmak üzere, eski rejime bir özlem var, 60-80 yaş arasında bu çok güçlü. Solun değerlerini inkar da etmek olmaz. Yugoslavya suni bir devletti ve Sırp-Hırvat sopası altında, diğer milletlerin zapturapt altında tutulduğu bir yapıydı. Balkan barışı da belki bunu gerektiriyordu.Osmanlı döneminden sonra 400 yıllık Balkan barış iklimi son buldu.Barışın sırrı güç ve adalet idi. Adalet gelmemek üzere gitti, güç dengeleri ile barış korunmaya çalışılıyor. Savaşın tek sebebi vardı, Sırpların bir anlaşma-uzlaşma ile biraraya gelmiş,devletlerin (Bosna-Hırvatistan-Karadağ-Makedonya-Slovenya) ve özerk bölge Kosova’nın haklarını iade etmek istememesidir. Biz Arnavutlar Slav değiliz, ancak adı güney slavya içinde zorla tutuluyoruz ve özgürlükler ülkesi denen Tito baskıcı rejiminde,zorla tutuluyoruz.Arnavutlar tarihlerinin en geri dönemini bu Yugoslavya döneminde yaşamıştır.Unutmayın Balkanlar denge üzerinde barış içinde yaşayabilir. Denge hem içeride olmalı(gerçek adalet ve eşitlik) hem dışarıda (diğer güçler) bu dengeler bozulduğunda çatışma kaçınılmaz.Şimdi AB-Rus-Amerikan dengesi içinde yol alıyor. henüz tam dengeye gelebilmiş değil.Türkiye son 9 yıldır denge denkleminden düştü, bir ara girmişti zaten. Prekazi bence hep futbolcu kalsın. Galatasaray adına istanbulda attığı o müthiş goller unutulmasın. O solu sevsin ve solun değerlerini koruması adına gayret etsin,bir insan olarak, ama tarihci olmaya kalkmasın bence. spor ve sanat böyle bir şey. Benim yazımın esas hedefi; gelecek toplumlarının farklılıklar toplumları olacağı ve dêmos:halk’un kratos:güç olarak yönetimde bireysel değerleri ile var olacağı, bu nedenle müslüman kimliğin tek tipçi yerine çoğulcu toplum anlayışına yönelmesi, zaten ilk devir müslümanlık ve Balkanların ilk devir müslümanlığı da çoğulculuk üzerine kurulmuş. Uzattık. Kolay geslin

  2. Belki yanılıyorumdur ama problemin demokratik değerler ile alakalı olmadığını düşünüyorum. İslam aleminin temel sıkıntısı bireylerin politik veya dini fügürleri önceliyor, herşeyin önüne koyuyor olması.

    • Oğuz bey merhaba, çok değerli yorumlarınız için teşekkür ederim. Değerlendirmelerinizde haklısınız. İslam toplumları,ne kadar dünyevileşme sürecinden geçtiler tartışılır. Seküler dediğimiz evre oluşmadı henüz İslam toplumlarında. Din ve din adına önde olan şahsiyetler toplumların hala sürükleyicileri büyük ölçüde. Sıkıntı da burada. Bu duruma ilaveten, etkileşimin çok güçlü olduğu küresel toplumda, farklılıklar daha çok ön plana çıkıyor. Müslüman toplumlar da bunu yaşıyor. Türkiye’de deist akımların yükselişi de bu farklılaşmalardan biri. Toplum inancından kopamıyor ama başka bir inanç modeli geliştiriyor ki farklılığını ortaya koyabilsin. İşte bu farklılıkların merkezde olacağı, müthiş iletişim çağında “demokrasi” elimizdeki tek ortak birliktelik aracı gibi gözüküyor bana. Kolay gelsin.

      • adelina hanım merhaba. Müslümanların sekülerleştiği yönünde ortak bir kanaat var. siz yorumunuzda bu evrenin henüz gerçekleşmediğini söylüyorsunuz. konuyu biraz daha açar mısınız?

        • Merhaba Mehmet Hanifi bey, sizin kasdettiğiniz anlamda, bir çok Müslüman toplumun sekülerleştiği doğrudur. Ben Müslümanların dünyevi bir yönetim nizamı kuramadıklarını, kurumsallaşamadıklarını kasdettim. Saygılar kolay gelsin

CEVAP VER