Saadet Partisi Neden 23 Haziran’a Katılıyor?

0

AKP ile Saadet Partisi arasındaki Farkları Görebilmek…

Arefe günü yazdığım yazıda daha önce de aldığım bir eleştiriye maruz kaldım. Ne zaman AKP’nin belediyecilik macerasını 1994’e milatlasam bazı Saadet Partililerden eleştiri alıyorum.
“Veysi Bey 2004’e kadar olan kısmı ayrı düşünün” diye düzeltme geliyor. Haksız olmasa da bu düzeltme klasik bir “Hatice netice” diyalektiğini ortaya çıkarıyor. Süte düşen sinek misali yapılan güzel işler, idealler ve halis niyetler doludizgin giden bu katarın önünde kaybolup gidiyor.

Saadet’in arsasına bina edilen AVM’nin rezidansın, plazanın hikayesini daha önce kaleme almıştım.
Açıkçası AKP’nin de köklendiği geçmiş ile, Saadet’in geçmişi arasında benzerlikler çok olsa da, neden bugün Saadet bünyesinde bir araya gelenlerin ayrı düştüğünü anlamak da, Türk siyasi tarihine dair ciddi bir analizi yanında getirmelidir.

Demokratik yollarla iktidara gelip demokratik seçimlere bile katlanamamak noktasına ulaşan AKP anlayışı, nasıl oldu da uzun süre değerlere dayalı siyaset anlayışının tek temsilcisi haline geldi? En azından kendini öyle lanse etti. Burada biraz tarih biraz siyaset biraz da ekonomi bilmek icap eder.

Türk siyasetinde anahtar sözcük soğuk savaştır. Dünyayı ortadan bölen kutuplaşmış iki süper gücün arkasında sıralanan ülkelerden ibaret bir dünya idi soğuk savaş yılları. Kutuplaşma o kadar katıydı ki, Olimpiyat oyunlarına katılıp katılmama dahi hangi süper gücün arkasında sıralandığınıza göre belirleniyordu.

Soğuk savaş siyaseti bir turnusol gibiydi. Şimdi çokça lafı edilen dış güçler asıl kudretini tam da soğuk savaşta göstermiştir. Türk toplumunda hafıza eksikliği ne kadar ağır da olsa Erdoğan ve Bahçeli ekolü sıkça soğuk savaş replikleri ile karşımıza çıktıklarında işte bu gerçekliği bir kez daha anlamış oluyoruz.

1991’de Berlin Duvarı yıkıldığında bir elinde Kur’an ile gezen Kenan Evren, Cumhurbaşkanlığını Özal’a bırakalı sadece 2 yıl geçmişti. Onun Milli Selamet Partisi adayı olarak siyasete girdiğini ve Evren’in de darbe sonrasında ekonomiyi ona emanet ettiğini unutmamak gerekir. Kenan Evren’in Kur’an aşkını o dönemde SSCB’yi dize getirmek için Afgan Mücahidlere kurucu babalık değeri veren Reagan’ın İslam sevgisi (!) ile beraber okumak gerekir.

1994 belediye seçimlerine bölünmüş bir sola karşı giren Refah Partisi ideallerini ortaya koyabileceği ve koşulların etkisinde görece sağa açık bir demokratik ortama sahipti. Öte yandan askeri darbe döneminde özellikle komünizme karşı dinsel kavramlara daha çok sarılan bir yönetim anlayışı da Özal’lı yıllarda hiç de azımsanamaz bir siyasi gücü haiz olmuştu.

1994 seçimleri, dağınık bir sağ ve bölünmüş solun açtığı kapıdan Türk siyasetine o zamana kadar biraz kenardan katılan, görece “marjinal” bir partiyi ön safa yerleştirmişti.

Eğer Özal belediyelere ekonomik güç vermese, onları 1980 öncesinde olduğu gibi devletin merkezi otoritenin insafına terk etse ne Erdoğan belediyecilikte başarılı uygulamaları hayata geçirebilir, ne de iktidar yürüyüşünü tamamlardı.

Burada sağlanan başarı, ülkenin “anti demokratik” yüksek barajlı seçim sistemi ile birleşince 2002’den itibaren başlayan ve bugünlere ulaşan hikayeye geldik.
Hikayenin kabaca özeti bu.

Peki bu hikayede eksik olan ne?

O zaman hatırlatmada beis yok. AKP merkez sağın (Adalet Partisi/Doğru Yol/ANAP) mirası üzerine bina ettiği hikayesini ideolojik bir toplum mühendisliğine havale etti.
Oysa ki, nasıl Tayyip Erdoğan siyasete başladığında hiç de o kadar varsıl biri olmaması ile övünüyor idiyse, onun çıkışına tabi olduğu siyaset de aynı ölçüde varsıllıktan uzak bir tabandı.
Zaten öyle olmasa hiçbir zaman AKP diye bir parti de var olmazdı.

AKP değerler siyaseti ile yola çıkan ve yolda ne bulduysa içine toplayan bir kül olmuştu. Buna Özal 4 eğilim diyordu. AKP içinse sözde tek eğilim özde ise ta 1945’ten beri soğuk savaşla yoğrulmuş sağın bütün bileşenlerinin yükü vardı.

Siyasetin bütününe hakim olan bir büyük başarı hikayesi de olsa değirmenin suyu sorulmalıdır.

Kısaca neo liberal vahşi kapitalizm diye adlandıracağımız iktisadi yapının kolaycı zemininde şehirlere, siluete ihanette beis görmeyen AKP modeli ekonomide denizi bitirdiğinde giderek çıkış ideallerine de ne kadar uzak kaldığını ifşa etti.

Bugün bazı Saadetliler için AKP trenine hiç binilmemiş de olsa trenin ilk kalktığı istasyonun aynı olduğu gerçeği aklımızdadır.
Zaten AKP’ye değerler siyasetinin kaymağını bu koşullarda dahi hala yeme cüreti veren de budur.
AKP altyapısız bir üstyapı olarak temelini yitirmiş bir bina gibidir.

Saadet’in ulaştığı tabanın dalga boyunu görmemekte direnen AKP taraftarları altlarından kayan zeminin aslında üste dikilen binanın çürük yapısından etkilendiğini de fark edemiyor.

Saadet’in AKP’yi engelleyen bir oluşum gibi lanse edilmesine karşın gerçekte AKP’nin 1970’te yola çıkan bir treni yanlış makasa sokan bir makasçı olduğu artık daha da aşikar.

İktidarın bambaşka bir temelde kurmak istediği binanın giderek daha da istikrarsızlaşan statiği tuhaf bir tesadüfle “Temel” isimli bir liderin arkasında toplanan idealist insanların gözüne daha da çok batıyor.

AKP neoliberal-kapitalist bir tepeden inmeciliği, soğuk savaş dili ve o dönemden kaldığı giderek daha da belirginleşen bir müttefiki öne çıkararak ortaya koyduğu eklektik yapıya yeni bir zemin bulmuştur.

Saadet ise asıl zeminde binasını kurmak için AKP’nin binasından kalan hafriyata hiç ihtiyaç duymamaktadır.

Saadet “Temel” Karamollaoğlu beyin attığı temelde eğer mümkünse 1970 idealleri için, 2019 şartlarında binasını kuracaktır.
Mümkünse bu olacaktır.
Mümkün değil ise yanlış kurulmuş bir binadan kalan molozlardan kimsenin beklentisi yoktur.
Bu binanın harcında 70’lerden kalma soğuk savaş retoriğine yer yoktur.
Kolaycılığa yer yoktur.
Bölme siyasetine hiç yer yoktur.

31 Mart seçimlerinde olduğu gibi 23 Haziran “tekrar/haksız” seçiminde de Saadetliler AKP’yi kazandırmamak için değil temelde ne var görmek için sandıktan haklarını istemektedir.

Ben AKP tabanındaki 70 ideallerine inancı olanların 31 Mart’tan daha da fazla Saadet’in arkasında toplanacağına inanıyorum.

Demokratik seçim sisteminin zembereğini tamamen işlemez hale getiren bu ‘üretme tekrar seçiminde’ Saadet hakkın yanında durma refleksi için önemli bir durak noktasıdır.

AKP’nin yaramaz bir çocuk gibi önce azarlayıp sonra bağrına basan dilinin ikna ediciliği tabii ki yoktur. Saadet ‘dağ ne kadar yüce olsa da yol onu aşar’ diyebilenlerin bir araya geldiği zemindir.
Yolu aşmadan dağı aşacaklarını sananlarsa eteklerinde dolaşıp durdukları dağın farkında bile olmayanlardır.

CEVAP VER