Veysi Dündar araştırmacı Sinan Meydan ile konuştu: “Türkiye’nin ABD’ye eklemlenmesi süreci devam ediyor”

0

Gazeteci, araştırmacı, yazar Sinan Meydan ile yeni kitabını, tespitlerini ve belgelerini konuştuk. İddialı bir kitap. Belgeli tespitleri var Sevgili Sinan Meydan’ın. Sorduklarıma net cevaplar verdi. Bilgilendiğim bir söyleşi oldu. Kitap her okurun kütüphanesinde yer bulmalı. 

Meydan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünden mezundur. Genç bir tarihçi olarak, 20’ye yakın kitap yazmıştır. Daha çok Atatürk ve yakın tarih üzerine çalışmaları vardır.

Sohbetimizi paylaşıyorum, iyi okumalar dilerim.

 Veysi Dündar (VD): Yüzyılın Kitabı ve Yüzyılın Lideri isimli kitabınızla başlayalım. İddialı bir metafor ya da dikotomi değil mi bu?

Sinan Meydan (SM): Evet… Yüzyılın Kitabı derken kastettiğim aslında Yüzyılın tarihi… 1860’lardan 1960’lara yüzyıllık süre… Bu yüzyıllık zaman dilimini anlattığım bu kitaba Yüzyılın Kitabı adını vermeyi uygun gördüm. Böylece sizin de ifade ettiğiniz gibi iddialı bir metafor ortaya çıktı. Aslında bu adı, 7 yaşındaki kızım İdil Maya buldu. Ben de uygun gördüm.

VD: “Osmanlı hem Batılılaşıp gelişmek hem de Batı’nın hoşuna gidecek yeni düzenlemeler yaparak Rusya’ya karşı Batı’nın desteğini almak istiyordu.” diyorsunuz. Tanzimat Fermanından Kanuni Esasiye kadarki süreyi böyle mi okumak lazım?

SM: Kesinlikle… Osmanlı Batı karşısında geri kaldığını anladığında artık çok geçti… Osmanlı yöneticileri sorunun önce sadece askeri olduğunu zannettiler. Orduda bir takım yenilikler yaptılar. Ancak bir sonuç alamayınca, istemeyerek de olsa başka alanlarda da Batı’dan yararlanmak zorunda kaldılar. Ancak Batı’dan nasıl yararlanacaklarına da karar veremediler. Siyasal gelişmeler, özellikle Rusya’nın baskısı Osmanlı’yı İngiltere ve Fransa’nın önerdiği ve isteği biçimde Batılılaşmaya yöneltti. Bu ise tek taraflı bağımlılık demekti. Nitekim Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı tamamen Batının istediği düzenlemelerdi. Osmanlı bu düzenlemelerle azınlıklara, gayrimüslimlere geniş haklar verip Rusya’ya karşı Batı desteğini yanına almak istedi. Ancak bu tür güdümlü düzenlemeler ne Osmanlıyı modernleştirdi, ne de Osmanlı’nın Batı desteğine sahip olmasını sağlayabildi.

VD: Osmanlının Batılılaşamamasını neye bağlıyorsunuz? Toplumu değiştirecek derinliğe ulaşamaması neyin noksanlığından kaynaklanıyordu? Dinsel kaygılar mı, tarihsel ve kültürel farklılıklar mı, siyasal ve toplumsal sorunlar mı, nedir?

 

 

 

SM: Hepsinin de etkisi var…. Osmanlı öncelikle Batı karşısında geri kaldığını kabul etmek istemedi. Ancak kaybedilen savaşlar ve Batı’dan meydana gelen yeni gelişmeler Osmanlı’nın gerçekle yüzleşmesini sağladı. Osmanlı 16. Yüzyılın sonlarından itibaren değişim dönüşüm dinamizmini kaybetmeye başlamıştı. Akılcı ve bilimsel eğitimin yerinde dinsel medrese eğitiminin yerleştirilmesi, dünyadaki değişim ve dönüşümün yeterince takip edilmemesi ve Batı karşısındaki üstünlük psikolojisi Osmanlı’nın Batı’dan yararlanmasını engellemiştir. Ayrıca dinsel farklılık, dinsel rekabet ve çatışma ile kültür ve anlayış farkı da bunda etkilidir.

VD: “Osmanlı, II. Abdulhamid döneminde kelimenin tam anlamıyla ’emperyalizmin merhametine’ sığınmıştı” diyorsunuz. Osmanlı’dan “hasta adam” diye söz edilmesinin nedenleri nelerdi?

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e

SM: 19. yüzyılda Osmanlı artık kendi ayakları üzerinde durmakta zorlanmaya başlamıştı. Padişahlar denge politikasına mecbur kalıyordu. Ortada gerçekten bir hastalık durumu vardı. İngiltere uzunca bir süre kendi çıkarları açısından Osmanlı’yı o hasta haline rağmen ayakta tutma politikasını izledi. Çünkü aksi halde Rusya’nın Osmanlı mirasına el koyacağını düşünüyordu. 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Osmanlı’nın artık ayakta duramayacağının anlaşılması üzerine, Batı, Osmanlı’nın tasfiyesine karar verdi. 1878’de Osmanlı’nın aldığı borçları ödeyemeyip iflas etmesi de bunda etkilidir.

VD: 1921’de Osmanlı’dan söz etmek mümkün değildi. Emperyalizm’in merhametine sığınma politikasına dört elle sarılan Padişah/Halife Vahdettin için, zavallı düşünen ve vatana ihanet eden yapısından bahsediyorsunuz. Konuyu kitabı okuyamayanlar için açıklar mısınız?

SM: Vahdettin’in planı şuydu: Yunan işgaline karşı İngiliz merhametine sığınmak… Ancak bu politika zamanla ister istemez Vahdettin’i ihanete zorladı. Çünkü merhametine sığındığı İngiltere Yunanistan’ı destekliyordu.

VD: Kurtuluş Savaşında “Vatan Cephesi”nden önce  Atatürk’ün tabiriyle “namus cephesi” oluştu. İşte “namus cephesi”nin “vatan cephesi”ne dönüşmesini sağlayan Atatürk’tü diyorsunuz. Bu süreç nasıl sağlandı?

SM: İlk işgaller başlayınca ilk direnişler de başladı. İlk direnişlerin nedeni vatan müdafaası değil namus müdafaasıydı. Çünkü işgalci Yunan ordusu Türk insanının sadece vatanına değil namusuna da göz dikmişti. Milli Mücadele bir namus mücadelesi olarak başladı, Atatürk Anadolu’ya geçtikten sonra bu namus mücadelesini vatan mücadelesine dönüştürdü.

VD: 1919-1922 yılları arasında Atatürk liderliğinde “küllerinden doğmuştur bu Vatan” tarifi doğru bir tarif midir, nakıs kalan bir şey var mıdır?

SM: Doğrudur. Çünkü 1921 itibariyle ortada bir Türk yurdu kalmamıştır. Düşman Ankara yakınlarına kadar gelmiştir. Atatürk bu toprakları yeniden vatan yapmıştır.

Ve bugün

VD: 1919-1922 yılları bağımsızlık ve egemenlik savaşı, 15 yıl devam eden 1923-1938 yılları uygarlık savaşının sonunda tam bağımsız ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş. Ama o tarihten sonra da mevzi kaybetmiştir. Cumhuriyet Devrimi’ni tamamlayamadık, diyorsunuz. Büyüyüp olgunlaşmaya engel olan süreçleri özetlerseniz?

SM: Maalesef Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan kısmi karşıdevrim süreci II. Dünya Savaşı’ndan sonra karşıdevrim sürecine evrildi. Türkiye’nin ABD’ye eklemlenmesiyle başlayan bu süreç halen devam ediyor.

VD: 1924 Anayasası’nı bilmeden bugünkü Başkanlık Anayasası’nın Türkiye’yi nereye götüreceğini kestirmek olanaksızdır, diyorsunuz. Bu haliyle gidişat nereyedir size göre?

SM: Kitapta da belgelediğim gibi bu anayasayla Türkiye 1876 Kanuni Esasi düzenine döner, yani Meşrutiyete geri gider. Bu anayasa padişahlık anayasasından bile daha geri bir anayasa…

VD: 1917 Aile Kanunnamesi’ni ve 1926 Medeni Kanunu’nu bilmeden 2017’de gündeme gelen Müftülük Nikahını doğru anlamak zorlaşır, demişsiniz. Bir karşı devrim hamlesi olarak okudunuz Müftülük Nikahını. Nedir bunu size düşürdürten nedenler? Bekleyen süreç nelere gebedir?

SM: Osmanlı’da bile 19. yüzyılı sonlarında 20. yüzyılın başlarında müftülerin nikah kıyması zorlaştırılmış geniş bir denetime tabi tutulmuştu. Müftülük nikahı dayatması aslında dinsel hukuk dayatmasının başlangıcıdır diye düşünüyorum.

VD: “Bu yüzyıl içinde -hangi açıdan bakılırsa bakılsın, ne kadar tartışılırsa tartışılsın- tarihsel rolü ve etkisi değişmeyecek tek kişi Atatürk’tür. ‘Yüzyılın Kitabı’nı tarafsız bir gözle okuyan herkes, başka bir ifade ile eninde sonunda ‘Yüzyılın Lideri’ ile, Atatürk’le karşılaşacaktır” diyorsunuz. Bu sene artan Atatürk sevgisi ve Anıtkabir ziyaretlerindeki patlamayı da bu manada okumak mümkün müdür?

SM: Evet.  Zaman geçtikçe, sorunlar biriktikçe Atatürk’e duyulan özlemin artması normaldir. Atatürk en zor koşullarda çözümü bulmuştu. İşgalden ve geri kalmışlıktan kurtuluşun anahtarını bulmuştu. Bugün de Türkiye’nin ve İslam dünyasının kurtuluş anahtarı hala Atatürk’ün bulduğu o anahtardır. Atatürk’ün formülü şudur: Emperyalizme karşı tam bağımsızlık, yozluğa, yobazlığa, bağnazlığa karşı akıllla, bilimle çağdaş uygarlık….

CEVAP VER