Veysi Dündar Sevgililer Günü Özelinde ‘Aşkın Sırrı’ yazarı Sırrı Er ile konuştu:  “Ey aşk, sen nelere kadirsin”

1

Onunla ilk söyleşimiz çok beğenilmiş, takdir görmüştü. Çok okunmuş ve çok paylaşılmıştı. Her ne kadar tüketim dünyasının bir günü olarak addedilse de, özünde sevgi muhabbet ve aşk barındırdığından “14 Şubat Sevgililer Günü” özelinde bir söyleşi daha yapalım istedim. Konu Sevgi, Sevgili, Aşk ve tabii ki yeni çıkan kitabının isminden müsemma “AŞKIN SIRRI!” Konuğum Sırrı Er. Dolu dolu bir sohbet oldu. Tadının belleğinizde kalacağına eminim.

Sırrı ER kimdir ve bu zamana kadar neler yapmıştır? 

1980 yılında gazeteci olarak mesleğe başlamış 1989 yılından itibaren TRT başta olmak üzere birçok Radyo ve Televizyonda Spiker-Sunucu olarak görev yapmış, çeşitli programları hazırlayıp sunmuştur.  

“Temel Konuşma Teknikleri ve Diksiyon”, “Etkili ve Güzel Konuşma Sanatı”, “Doğru Hitâbet ve Sözün Büyüsü”, “Altın Sözler ile Başarılı Konuşma Teknikleri”, “Topluluk Önünde Etkili Konuşma Teknikleri”, “Ve… Tek Hece Aşk!”, “Aşkın Sırrı!” isimli kitapları kaleme alan Sırrı ER, “Mevlâ’ya Yakarış”, “İste Allah’tan” CD Albüm çalışmalarını da hazırlayıp seslendirmiştir. 

Öğretim Görevlisi olarak; İstanbul Ticaret ve İstanbul Aydın üniversitelerinde, 1976’da California’da kurulan Newport University International-Davranış Bilimleri Bölümünde ve İBB Sahne Sanatları Merkezinde uzun yıllar Hocalık yaptı. Ayrıca Türkiye Üstün Zekâlı ve Dâhi Çocuklar Vakfı (TÜZDEV) kurucu üyesidir. 

Hâlen Film, reklam, belgesel, şiir ve tanıtımlarda sesini kullanmaktadır.

Varlığın sebebi aşk

Veysi Dündar (VD): Varlığın sebebi, varlığın gayesi ve hayatın özü nedir? 

 

 

 

 

 

Sırrı Er (SE): Varlığın sebebi aşktır; varlığın varlıktaki gayesi de aşktır. Hayat; tamamen, bütünüyle “Aşk”, sevgi ve muhabbettir. Tasavvufta yaratma, bir meyil ve arzudan ileri gelir. “Ben bilinmeyen gizli bir hazine idim, bundan ötürü bilinmeye muhabbet gösterdim ve bundan ötürü de varlıkları yarattım “ kudsî hadisi bu gerçeğe işaret etmektedir. 

Kâinatın, yokluktan varlık sahnesine çıkarılmasını “Ehl-î aşk” “Aşk”a dayandırır. Varlığa vücut veren asıl sebep olan aşk, edebiyâtın ve sanatın kaynağını da teşkil eder. 

İlm kesbiyle pâye-i rif’at 

Ârzû-yı muhâl imiş ancak 

Aşk imiş her ne vâr âlemde 

İlm bir kîl ü kâl imiş ancak      /Fuzûlî 

“İlim ile yüksek makamlara erişmek gerçekleşmeyecek hayâl imiş.  

Dünyada her şey yalnızca “Aşk”tan ibaret, İlim ise kuru bir dedikodu imiş.”  Fuzûlî asırlar öncesinden bizlere “Aşk”ın ilminde ötesinde olduğu gerçeğini haykırıyor.  

Yûnus Emre ise altı kıtalık şiirinin başında: 

İlim ilim bilmektir  

İlim kendin bilmektir  

Sen kendini bilmezsin  

Ya nice okumaktır 

Derken, son kıtasında ise: 

Yunus Emre der hoca  

Gerekse bin var hacca  

Hepisinden iyice 

Bir gönüle girmektir 

İlminde ötesinde olan bir şey var ki; o da  kendini bilmek ve bir  “gönül”e girmektir diyerek noktayı koymuştur. 

Bütün aşk hikâyelerinin başlangıcını, sevenin sevgiliye ilk baktığı, ilk gördüğü, yakan, kavuran o bakış temsil eder. 

Hâfız bu durumu ne de güzel dile getirmiştir: 

Şulesine mumun bile güldüğü ateşe ateş demezler. 

Ateş, pervâneyi yakıp kül eden ateşe derler. 

 Hâfız 

“Demirdağı delen ateş, ona pervâne olanları yakar, aşk âlemi yakıcı bir âlemdir. Bir belâdır. Ama yaşayabilen, belâya bağışıklık kazanan için, bir var oluş biçimidir. Yaşamak yanmak demektir.” 

Nedim ise: 

Çünki bülbülsün gönül bir gülistân lâzım sana 

Çünki dil koymuşlar adın dil-sitân lâzım sana 

Nedîm 

Ey gönül; mâdem ki söylüyor, konuşuyorsun, elbette bir gül bahçesi gerekecek sana. İşte, aşkta sözü olanlar, şâirler, şuarâ-yi aşk, aşk âlemini duyup, dünyada gülistân oluşturanlar, işte onlardır “Aşk ehli.” Onlardır, aşk yolunda gönül taşıyanlar; onlardır, gönül çelenlere, gönül alanlara gerek duyanlar. 

Kâinat “Aşk”tır… Aşk âlemi, âşık ve mâşuktan önce var oldu… Âşık ve mâşuk sonradan bu âleme doğdu… 

Sırrı Er’in yeni kitabı..

VD: Tasavvufta yaratma, bir meyil ve arzudan ileri gelir. “Bilinmeyen bir hazine idim. Bilinmek istedim” kudsi hadisi ile anlatılmak istenen?

SE: Veysi Bey çok isabetli ve yerinde bir soru yönelttiniz. Size ne kadar teşekkür etsem azdır. 

Mevlânâ Mesnevî’de: 

“Tevhid, Allah’ı bilmek nedir? Kendini Vâhid’in, Bir’in önünde yakıp yok etmektir” der. 

Bu sebeple “Aşk”, dinin, imânın ve ihlâsın özüdür ve aslıdır. Aşk olmadan dilin tevhid getirmesi imanda ikiyüzlülüktür, riyâkârlıktır. Âşık için önemli olan mâşuk değil, aşkın kendisidir. 

Kim bizim zatımızda, hakîkatimizde yok olursa, “yok olmak”tan kurtulur, beka bulur. Çünkü o “illa”dadır; “la”dan geçmiştir. Makamı “illa”da olanlar ise yok olup gitmez, yani Hak’ta fani olamaz. 

“Bil ki, sevgi makamı çok şerefli bir makamdır. Gene bil ki, sevgi varoluşun aslıdır” düşüncesi İbni Arabî’ye aittir. O, yaratmanın ilk âmili olarak aşkı görmektedir. “Ben bir gizli hazineydim; bilinmek istedim ve mahlukâtı yarattım. Sonra onlara kendimi tanıttım; onlarda beni tanıdılar.” kudsî hadisinden bu anlamı çıkaran İbni Arabî, “bilinmeyi arzuladım” ayetindeki “arzu” kelimesinin aşk olduğunu ifade ederek her şeyin ilkinin, yani başlangıcının aşk olduğunu ifade etmiştir. 

Bu arzunun neticesi olarak “Ben Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” âyeti kerimede de ifade buyurduğu gibi, yaratılanların Allah’a ibadet etmesi Rabbin isteği, arzusudur. Tüm yaratılanları kendisi için yaratmıştır. Bu beyândan anlaşılacağı üzere sevmek ve sevilmek, en yüce duygu ve tek murad, gayrısı boş bir heves. 

Her dilde arasan bulunur aşkdan eser 

Her toprağı ki kazsalar elbette mâ çıkar 

Necâtî 

“Her gönülde aşkın izleri vardır. Her topraktan su çıkabileceği gibi, her kalpte aşk bulunabilir.” 

Kâinat aşktan ibarettir. Aşk her gönülde vardır ama onu bulup çıkaracak ehli aşka ihtiyaç vardır. “Aşk” insandan öncedir… 

Önce aşk; sonra âşık, daha sonra da mâşuk gelir… 

Aşk bir mahcubiyet, mağlubiyet hâli, sevgili üzerine tefekkür edilen bir ibâdettir. Hayâ elbisesinin “Aşk” giydirildiği gönülle yaşanan, vuslatla kandırılamayan, hiçbir konuşmanın doyurmadığı ve hiçbir vâdide durmayan, duramayan hâle denir… 

Mutlak güzelliğe ve kemâle yangın kalpler, “Ehl-i aşk” bu ebedî ışığın etrafında hiç durmadan dönen pervanelerdir. 

Şeb-i yeldâda uzar fecre kadar kıssa-i aşk Ta ki Mecnûn bitirir nutkunu Leylâ söyler.   /Fuzûlî

“Aşk hikâyesi, yılın en uzun gecesinde bile şafak sökene kadar sürer; öyle ki Mecnûn sözünü bitirse Leylâ başlar; Leylâ sussa Mecnûn anlatır…” 

Netice; 

“Allah; bize şah damarımızdan daha yakındır” 

Ahmed Vehbî Efendi’nin ifadesiyle: 

Birbirini sevmeyenin, 

Kendi özün bilmeyenin, 

Âdem’e baş eğmeyenin, 

İsmini şeytan okuruz. 

Gönül’e; kalb’e, kalbe ait sezgiye ve heyecana hitâb eden “Aşk” ve “Güzel”liğin dildeki hitâb şekli de kalbe olan ilgisindendir… 

“Kalpten kalbe yol vardır” sözünün gerçek anlamı da işte budur. 

“İlâhî Aşk” bir nokta idi… 

O nokta uzadı, hat oldu… 

Zaman, mekân, varlık, şekil oldu… 

Şekiller de birer harf oldu… 

Hülâsa; Kâinat okumayı bilene… 

Koca bir “Kitap” oldu. 

İnkârla iman arasında

VD: Jean Paul Sartre, Tanrı’yı inkâr eder. “Kendi kendinin sebebi olmak fikri çelişiktir. Bir varlık kendi var oluşunu sağlamak için, var olmadan evvel var olması gerekir. Bu ise açıkça çelişiktir. Tanrı’yı evrende ve tapınaklarda arayanlar, yollarını daima şaşırma tehlikesi içindedirler. O’nu, evrenden de daha geniş ve yüce bir tapınak olan; “Kalplerde Aramak Gerektir” sözlerini harmanlayarak konuyu özümsememizi sağlasanız? 

SE: Veysi Bey bu birbirinden güzel sorular için size çok teşekkür ediyorum… 

İmam Rabbanî’nin, insana ve insan onuruna verdiği değer ve hassasiyet malumunuzdur.  İnançlı inançsız ayrımı yapmadan insanlara iyi davranılmasını ve kimsenin kalbinin kırılmamasını söyler. Allah insan kalbini kendine en yakın uzuv olarak yarattığı için kalp Kâbesi yıkılmamalıdır: 

İyi biliniz ki kalp, Allah’ın komşusudur; onun mukaddes zâtına kalpten daha yakın bir şey yoktur. O hâlde ister mümin olsun ister âsî olsun, kalp kırmaktan ve kalbe eziyet etmekten sakınınız! Çünkü komşu isyankâr da olsa himaye edilir. Aman bundan uzak durun! Zira küfürden sonra, kalp kırmak ve eziyet etmek kadar Allah’ın incinmesine sebep olan başka bir günah yoktur. Zira yaratılmışlar içinde Allah’ın en yakınına ulaşabilen sadece kalptir.  

Kalp Hakk’ın tecelligâhı olduğu için çok kıymetlidir, kalp kırmak büyük günahların başında gelir, öyle ki kalp kıymet açısından Kâbe ile kıyas edile gelmiştir. Konunun ehemmiyeti şu Farsça beyitler ile dile getirilmiştir: 

Kâbe bünyad-ı Halîl-i Azer’est, 

Kâbe, Âzer oğlu İbrahim’in bina ettiği taş bir yapıdır. 

Dil nazargâh-ı Celil-i Ekber’est, 

Kalp ise Hakk’ın nazargâhı ve O’nun eseridir. 

İmam Rabbanî’ye göre kalp kıranlar farkında olmadan o kalbin Yaratıcısını incitmektedirler. Zira Allah insan bedeninde sadece kalbi kendine mahsus kılmıştır: 

İyi biliniz ki, kalp yaratıkların en üstünü ve en şereflisidir. Nasıl ki büyük âlemin özeti olması ve onda olan her şeyi kendisinde toplaması sebebiyle insan yaratılanların en üstünü olduysa, kalp de aynı şekilde, bedende olan her şeyi kendinde toplaması sebebiyle en üstün olmuştur. 

Mevlânâ; “Kâbe, Azer’in oğlu Halil İbrahim’in yaptığı bir binadır. Kalp ise yüce Allah’ın nazargâhıdır. Bu sebeple, bir gönül yıkmak, bin Kâbe yıkmaktan daha kötüdür” 

Yûnus Emre ise;  

Gönül Çalab’ın tahtı, Çalap gönüle baktı 

İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise 

Bu beyit imân’ın ve islâm’ın özünü en yalın ve güzel anlatan ifadeler arasında olsa gerektir.  

Gönül, bir diğer ifadeyle kalp iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı tartan uzvumuzdur. İyiyi kötüden ayırıp iyiden yana tercihte bulunacak kıvama gelmiş haline vicdan da diyoruz. 

Aşkın sıfatını söylemeye koyulursam, yüz kıyamet kopar da yine noksan kalır.    /Mevlânâ 

Âşık, aşkı anlatamaz. 

Çünkü… 

Aşk anlatılmaz. 

Aşkı ancak “Aşk” anlatır… 

Aşk insana yüceden gelir, öğrenmekle elde edilmez. Öğrenilmesi mümkün olmayan “Aşk”ı dille de ifade etmek, anlatmak mümkün olmaz. 

Âşığın feryadı azalınca aşkı artar. 

Mevlânâ âşığın bu hâlini, “Ateş çok alevlenince dumanı çıkmaz olur” şeklinde tasvir eder. 

Âşık, ilimden, niyetten, sözden vazgeçmiştir. 

Velhâsıl… 

Âşık kendinden geçmiştir… 

Aşkın ne milliyeti ne dili ne mezhebi, aşkın ne de yolu vardır. 

Yolu ve lisânı olmayana nasıl gidilecek ve anlatılacaktır? 

Sağı solu gözler idim, dost yüzün görsem deyu,  

Ben taşrada arar idim, ol can içinde cân imiş! 

Öyle sanırdım, ayrıyem; dost ayrıdır, ben gayrıyem,  

Benden görüp işiteni, bildim ol cânân imiş! 

Niyâzî Mısrî 

Mısralar arasında: Aşk

VD: Varlığa sebeb olan aşk, aynı zaman da edebiyatın ve sanatın da kaynağını teşkil ediyor. Bize Aşk’ı tarif eder misiniz? 

SE: Veysi Bey aşkı nasıl anlatayım ki buna ne gücüm ne de kudretim var… 

Mevlânâ şöyle der: “Söyleyeyim desem söze gelmiyorsun, gizleyeyim desem bu daha beter; ululuğundan ne dünyaya sığıyorsun, ne gizli âleme.” 

Kısaca, aşkı anlatmak aklın harcı değildir. Aşk deliliği, yüz binlerce kâinat dolusu akıldan daha iyidir; çünkü akıl, baş davasına girişir, “Aşk”ın ise ne başı vardır ne de ayağı. 

Ne başı ne ayağı ne de düzeni olmayan nasıl hadde, hududa sığar ve tanımlanabilir? 

“Aşk”, akıl karşısında güçlüdür. Aklın, “Aşk”a aklı ermez… 

Âşıkta akıl kalmıyor ki aşkı anlatabilsin! Akıl, aşk meydanında topal bir eşektir. Öyleyse akıl, ayağa düşmemek için susmalı, aşkı anlatmaya kalkışmamalıdır. 

“Aşk” ne akılla izah edilir ne de dille anlatılabilir. 

Ey “Aşk”a tâlib kişi! 

Her an “Aşk”ı isteyen; bilmez misin “Aşk” nerededir? Her neredeysem orada hazır, nereye bakarsam oradadır. 

“Aşk” senin gönlün… 

O’nun tahtıdır… 

Gamzelendi gönül yine, devası “Ah”dır.  

Gönlü mahzun olanın dostu “Allah”dır. 

Şems-i Tebrizî 

VD: Hafız’ın şu mısrası ne hoştur: 

“Şulesine mumun bile güldüğü ateşe ateş demezler.”  

Aşk hikâyelerinin başlangıcı o ilk bakıştır. İnsanları kavuran yakan âşık eden nedir? 

SE: Kimin söylediği bilinmeyen “Lâ Edrî” bir beyit: 

Âfet-i gamdan aceb dünyâda kim âzâdedir, 

Herkesin bir derdi var mâdem ki Âdemzâdedir. 

“Gam âfetinden, kederden kim uzak kalabilmiştir ki, 

Herkesin bir derdi vardır. Mâdem ki âdemoğludur, dertlidir.” 

Mecnûn Leyla’ya âşık idi.  

Halife sordu ki:  

“Leyla’dan çok güzel kadınlar vardır; niçin sen o kadar güzel bir şey olmayan Leyla’yı sevdin?” Mecnun cevaben dedi ki:  

“Ey halife, sende Mecnun’un gözü yoktur ki onda olanı göresin!” 

Aşk, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Mâide 5/54 sırrınca Allah ile kulları arasında karşılıklıdır. Hatta denilebilir ki Allah’ın kullarına olan aşkı, kullarının ona olan muhabbetinden öncedir. Zaten “yuhibbuhum” önce gelmeseydi “yuhibbunehu” ortaya çıkmaz, hiç kimse muhabbet sözünden dem vuramazdı. 

Bu konuda Gazzâlî, Bâyezid-i Bistâmî’nin şu sözünü hatırlatır: 

“Uzun zamandır benim O’nu istediğimi zannederdim, oysa önce beni isteyen O’nun kendisiymiş.” 

Aşk gerçek güzelden neş’et etmiştir. Mevcûdâtın tamamında bu güzellik ve muhabbetin tecellîlerini görmek mümkündür. 

Aşkın imtihanı ağırdır; “Her” kişinin değil “Er” kişinin işidir aşk. 

Aşkın ne kadar çetin ne kadar ağır olduğunu mâşuka söylersin de o gene “Aşk” der. Üzerinden çok geçmeden, “Aşk”ın ne kadar ağır ve belâlı olduğunu anlar. 

Oysa belâ, baldan tatlıdır anlayana; tadana… 

Aşk kahredicidir. Aşk acısıyla bal gibi tatlılaştım. Ey kasırga, ben senin önünde bir yaprağım, nereye düşeceğimi ne bileyim. 

Hilal’sem de Bilal’sem de koşup duruyorum. Güneşin peşine düşmüş gölge gibi koşuyorum. 

Âşıklar kuvvetli bir selin önüne düşmüş, onun takdirine razı olmuşlardır. 

Arktaki suyu görmüyorsan gel de değirmen taşının dönüşünü gör. 

Suça verilen ceza, suç miktarıncadır. 

Âlimleri irfan sahib eden üç harf ile beş noktadır. 

(قشع) 

Mü’minleri duhûlü cennet eyleyen beş harf ile üç noktadır. 

(ناميا)  Yunus Emre 

Âlimleri irfan sahibi eden, üç harf ile beş noktadır. 

“Aşk” 

Müminleri cennete sokan, beş harf ile üç noktadır. 

“Îmân” 

Veysi Bey; 

Önce “Aşk”, “Âşık” ve “Mâşuk” yaratıldı… 

Sonra kâinat ardından insan… 

İnsan, “Aşk”ı ve “Kâinat”ı yok etti… 

Bugün ise; 

Sözde “insan” eliyle, sıra “İnsanlığa” geldi… 

Peki ya âşık?

VD: Aşk kimileri için yakıcı bir âlemdir. Bağışıklık kazananlar için bir var oluş biçimidir. Bunun ayırdında mıdır Âşık, yandığının ya da bağışıklık kazandığının? 

SE: Gitmek gerekir bazen; yüreği, ruhu, bedeni dinlendirmek ve kemâle ermek için… 

“Aşk” ı yeniden, tükenmeyen “Aşk” la yaşayabilmek… 

Ve… 

Huzura kavuşmak için… 

Birisi âşıklık nedir? diye sordu; 

Dedim ki: Benim gibi olursan bilirsin 

Hâlden anlamayana hâl arz edilmez, aşktan anlamayana da aşk söylenmez. “Sır”, ancak sırrı bilenle eşittir. “Sır”, onu inkâr eden kişinin kulağına söylenmez. 

“Sır”, “Ser” demektir. 

“Ser” verilir, “Sır” verilmez. 

Ne mutlu “Sırrı”, “Ser” den yüce görene… 

Ne mutlu “Sır” için “Ser” verene… 

Ziyâ Paşa ne de güzel söylemiş: 

Yanmak var, yanmak var. 

Odun yanınca kül olur, insan yanınca kul olur. 

Hani duymuşsundur; hiçbir şeyden haberi olmayan biri, 

Dişi ağrıyan birisinin hâlini-hatırını sormaya, dolaşmaya gitti. 

Kederlenme buna dedi, yeldir, geçer-gider. 

Dişi ağrıyan, evet dedi, öyle ama sana göre bu. 

Bu gam bana demirden bir dağ gibi, 

Ama değil mi ki senin dişin ağrımıyor; sana yel gelir. 

Ey tâlib, “Aşk”tan biraz haberdar olsaydın, aşkı akılla anlatmaya kalkışmazdın! Akılla anlatamazsın “Aşk”ı, “Aşk”a akıl ermez çünkü… 

Ağaçların yapraklarını saymak mümkün mü? 

“Aşk”ı yazmaya kalksan kalem kırılır… 

Söylesen akıllar hayran olur… 

Netice-i kelâm “Aşk” sonu olmayandır… 

“Aşk” ne akla ne de söze sığar… 

“Aşk”, ucu bucağı olmayan derin bir deryâdır. “Sır” dır başlangıcı bilinmeyen, onda nice canlar boğulmuştur. 

Onun zerresinde hem umut, hem de korku vardır. 

Bu “Sırrı” anlatmada dil âcizdir. İşi gücü olmayan dil ancak görüneni anlatır. 

Ey tâlib! 

“Aşk”ı, “Sırrı” lâyık olana, ehline anlat… 

“Aşkın Sırrı”nı hak etmeyene söyleme… 

Ey tâlib! 

“Aşk” yolunda Süleyman olmayan… 

Kuşların dilinden ne anlar… 

Ey tâlib! 

“Aşk” sözde olsaydı her zerre, söze gelir, söylerdi… 

Suyun dışında olan, “Aşkın Sırrı”na eremez… 

Ey tâlib! 

Suyun içinde ol… 

Boğul… 

Ey tâlib! 

Ateşin içinde ol… 

Yan… 

Ey “Aşkın Sırrı”na tâlib olan! 

“Aşk”ta yok ol… 

VD: “Kâinat “Aşk”tır. Aşk âlemi, âşık ve mâşuktan önce var oldu. Âşık ve mâşuk sonradan bu âleme doğdu.” diyorsunuz. 

“Her dilde aşktan eser bulunur mu?” 

SE: Veysi Bey söylediğim şey şu; daha doğrusu Hallâcı Mansûr, Muhyiddin Arabî, Hâkim Senaî, Ferideddin Attâr, Ahmet Gazâlî, Yûnus Emre, Mevlânâ, Hacı Bektaş, Seyyid Nizam, Niyâzî Mısrî’nin söyledikleri. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz. 

Aşk, Âşık, Mâşuk, Kâinat ve insan… 

Aşk kâinatın temeli; yaratılmanın sırrı, “Vedûd”.  Âşık seven, aşkın peşinde koşan, “Aşk”a” âşık olan. Mâşuk ise sevilen ve sevenin, sevgisinden, cefâsından beslenen… Bütün dillerde “Aşk”ı anlatan eserler var. Âdem’in mayası, balçığı “Aşk” zaten… Hepimiz Âdem’in çocukları olduğumuza göre… “Aşk” beynelmilel bir duygudur.

Kalpler ve aşk

VD: Her topraktan su çıkabileceği gibi, her kalpte aşk bulunabilir mi? Her gönülde aşkın izlerine rastlamak mümkün müdür? 

SE: Veysi Bey müsaade ederseniz sorunuza bir kıssa ile cevap vereyim. İlâhinâme’de Ferîdeddîn Attâr, Karınca’nın “Aşk”ını şöyle anlatır: 

Hazreti Süleyman, kuvvet ve haşmetiyle yolda giderken bir alay karıncaya rast geldi. Karıncaların hepsi, tazim etmek üzere huzuruna koştular. Bir an içinde binlerce, hatta daha da fazla karınca huzura vardı. 

Fakat bir karınca, huzura gelmedi. Yuvasının önünde bir toprak tepe vardı. O tepeyi düzeltmek için yel gibi toprak zerrelerini birer birer taşımaktaydı. 

Süleyman, bu karıncayı yanına çağırıp dedi ki: 

“Ey karınca! Görüyorum ki pek güçlü sayılmazsın. Nuh’un ömrüyle Eyyûb’un sabrına sahip olsan yine bu tepeyi kaldırmaya güç yetiremezsin. Böyle bir iş, senin gibisinin kol kuvvetiyle yapılamaz. Bu tepeyi sen kaldıramazsın.” 

Karınca dile geldi: 

“Padişahım!” dedi, bu yolda ancak himmetle yürünebilir. Sen benim yaratılışıma bakma. Himmetimdeki yüceliğe bak. Benden ayrı bir karınca var. Göremiyorum onu. Fakat beni aşk tuzağına çekti.  

Bana dedi ki: 

“Sen şu toprak tepeyi dümdüz yol yaparsan ben de senin yolundan bu hicran kayasını kaldırır, seninle düşer kalkarım.” Hemen şimdi ben de bu işe bel bağladım. Bu toprağı taşımaktan başka çarem yok. Bu toprağı kaldırır, tepeyi dümdüz bir hale getirirsem onun vuslatını elde edebileceğim. Bu hususta çalışıp çabalarken ölebilirim, ama hiç olmazsa yalan yere bir davaya kalkışmış sayılmam ya! 

VD: Ahmed Vehbi Efendi’nin ifadesiyle; 

“Birbirini sevmeyenin, Kendi özü bilmeyenin, 

Âdem’e baş eğmeyenin, İsmini Şeytan okuruz.” 

Şeytanileşiyor muyuz? Muhabbetimizde eksik kalan nedir?

SE: Sevginin dereceleri konusunda farklı sınıflamalar mevcuttur. Hâfız Osman Bedreddin, sevgiyi; “Muhabbet ve Aşk” diye tanımlar. 

Aşk: Aşk mâsivâsızdır. Aşkı bulan mâşukuna vâsıldır ve vâsıla da her kemâl hâsıldır.  

Masiva: Dünya, kâinat, tasavvufta âlem. “Allah” tan başka her şey demektir. 

“Aşkı ara, aşkı bul, aşk ile dol ey Hakkı!” buyuruyor İsmail Hakkı Hazretleri. Nitekim aşksız râh-ı Leylâ’ya gitmek haramdır. Aşk demini bulanlar, Leylâ’sını da Mevlâ’sını da canında hazır bulurlar. Aşksızlar hayvan, aşkı bulanlar sultân-ı dü cihandır…” 

Hâfız Osman Bedreddin, bu konudaki sözlerine şöyle devam ederek; “Aşksız Leylâ’nın yoluna gitmenin haram olduğunu, aşk demini bulanların Leylâ’sını ve Mevlâ’sını canında bulacağını” belirtmektedir. Ayrıca “Aşksız olanlar hayvan gibi olur”, diyerek bir benzetme yapmaktadır. “Âşıkların iki cihân sultanı olduklarını, aşkı olmayanların ise, yemek yiyip, su içerek hayvan gibi yaşadıklarını” söylemektedir. 

Hâfız Osman Bedreddin, “Aşksız insanın, insan olma vasfından uzak kalacağını, aksi halde hayvandan farkı olmayacağını beyân buyurmaktadır.” 

Toplum olarak bizlere yaşama sevinci veren “Şevk, iştiyâk aşk ve sevgi”yi unuttuk. 

Bu iksiri, terkibi yapmayı bilenlere ise kötü gözle bakıyoruz hatta aşağılıyoruz, hakaret ediyor bu karışımı yapmalarına, ikram etmelerine izin vermiyoruz. Toplum olarak ihtiyacımız olan tek şey; “Sevgi, saygı, güler yüz ve tatlı dil. ” 

İşte biz bunları kaybettik.

Sevgisiz toplumda aşk

VD: Toplumda aşk yok, sevgi yok farkındaysanız. Toplumun bunlara çok ihtiyacı var. Neler söylersiniz? 

SE: Yûnus Emre der ki: 

Kalem eğri dilli, mürekkep siyah yüzlü, kâğıt iki yüzlü! 

Şimdi kalkıp arzı hâlimi yazmaya kimi mahrem kılayım?                                                                                           

Bir gün Emir Süleyman Pervane, Mevlânâ’dan kendisine öğüt vermesi için ricada bulunmuştu. Mevlânâ, bir zaman düşündükten sonra: 

– Emir Pervane, Kur’anı ezberlediğini duyuyorum, doğru mu? dedi.  

Pervane: 

– Evet. 

– Ayrıca, Şeyh Sadreddin’den hadis ilmi okuduğunu da duydum.  

– Evet, doğrudur.  

Bunun üzerine Mevlânâ şöyle buyurdu:  

– Mâdem ki, Allah ve onun peygamberinin sözlerini okuyorsun… O sözlerden öğüt alamıyorsan, hiçbir âyet ve hâdis’in emrine uyamıyorsan, benim nasihatimi nasıl dinler ve ona uyarsın. Pervane, bu sözler üzerine ağlayarak dışarı çıktı. 

Zor günlerden geçtiğimiz, birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz bu günlerde “Tahammüle, müsamahaya ve sabra her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.” Dili, dini, ırkı, mezhebi, meşrebi her ne olursa olsun bu toprağın insanlarıyla “Sevgi bağında” buluşmak ve sarmaş dolaş olmak zorundayız… 

Bu dünya bir dağdır, yaptıklarımızsa ses; ses yankılanır, gene bize döner gelir.     /Mesnevî 

VD: Âşık bir insandan hiç bir zerreye zerrece kötülük gelmez. Aşk için; “Nefsin kötülüğünü, aklın kuruntusunu, gönlün putunu kırıp geçer. Korkuların en korkuncu olan ve insan benliğini, hayatını temelinden sarsan ölüm korkusunu da yok eder” diyebilir miyiz? 

SE: Bir şiirinde Yûnus; Mansûr gibi Hak yolunda asılırım kime ne diyor ve noktayı koyuyor: 

Âşık kendiliğinden kıyar mı bu tatlı câna 

Hele ben dost yoluna cana kıyarım kime ne  

Can verir âşık olurum, aşk ile dost bulurum  

Mansûr gibi Hak yoluna, berdâr olurum kime ne  

Gerçek sevgili; tek olan, benzeri olmayan sevgilidir. Senin bu dünyaya gelişin O’ndan, gidişin O’nadır. Sen, O’ndan geldin, O’na gideceksin. O’nu bulunca, artık başkasını beklemezsin. O hem apaçık meydandadır, hem de gizlidir, görünmez. Gerçek âşık, hâllerin emîridir; hâllere hâkimdir. O; hâle kapılıp kalmaz, hâle mahkûm olmaz. Gün, hafta, ay, yıl, güneş, yıldızlar, ay hepsi; O ay gibi nûrlu, parlak olan üstün varlığa kul, köle olmuşlardır.  

Âşık, seven bütün korkulardan âzad olandır… 

14 Şubat Sevgililer Günü

VD: Son olarak 14 Şubat’tan mütevellit “Sevgililer Günü” için sizde çağrışan duygular nelerdir? Bu günü özel kılmak yanlış mıdır? Sevgi esas alınacaksa, karşımızdaki mutlu olacaksa bunda bir mahzur var mıdır? Tek güne indirgenmesi sevginin kıymetini azaltır mı? 

 

 

 

SE: Elbette azaltmaz. “Seni seviyorum” cümlesini dil öyle bir söylemeli ki her bir âza heyecanla titremeli. Kimileri bu durumu tüketim çılgınlığının bir parçası olarak görebilir. Hatta “Gavur” icadı diyebilir. Bizim kültürümüzün önemli bir parçası esasında “Sevgi, saygı ve hediyeleşme” 

Sevdiğimiz kişiye “Seni seviyorum” demenin, hediye almanın, hediyeleşmenin, iltifatta bulunmanın bize ne zararı var. Aksine ilişkilerimizin daha da güçlenmesine, perçinlenmesini sağlar. Çünkü hepimiz “Aşk”ın çocuklarıyız. “Aşk”a, sevgiye muhtacız. 

“Sevgililer Günü”, gönül ister ki yılın her günü bu hassasiyet gözetilsin. Bu şuurda olunsun.  

Sevginin ve bağlılığın oluştuğu, ilişkinin yön bulduğu bir dönemde hormonlar farklılaşıyor. Endorfin hormonu salgısı artıyor. Endorfin hormonu, aslında bağışıklık sisteminde ağrı kesici görevi de görüyor. Fakat endorfin, aşk söz konusu olunca da bolca salgılanıyor. Aşktaki görevi ise, insanın kendini iyi hissetmesini, dertlerini hafife almasını sağlıyor.  Helen Fisher, aşkta bağlanmamızın sebeplerinden birinin vücudumuzdaki endorfin hormonu olduğunu, çünkü vücutta endorfin artışının, kişiye huzur, içtenlik, sıcaklık, şefkat ve güven duygusu verdiğini söylüyor. 

Ey “Aşk” sen nelere kadirsin! 

1 YORUM

  1. “AŞK” Deyince neler varmış,neler de…Bize şimdi şu toplumda “Saint Valentin’s Day” demişler.Yani bizim “Aşkımız” Aziz Valentin kaynaklı değilmiş!Sağ olasın Sırrı Bey Kardeşimiz,diline sağlık,kalemine sağlık!

CEVAP VER