Veysi Dündar SP lideri Temel Karamollaoğlu ile görüştü: ‘’Bizim Cumhurbaşkanı adayımız…’’

0

Türkiye yakın tarihinin en sıkıntılı dönemlerinden birini yaşıyor. Önümüzde üç seçim var ve sorunları çözümde seçimlerin yararı olması bekleniyor. Kimileri ise ülke sorunlarına ne yapılırsa yapılsın çözülemez gözüyle bakıyor.

Siyasi alanda Saadet Partisi’nin bir süredir gösterdiği performans, lideri Temel Karamollaoğlu’nun çıkışları kamuoyunun dikkatinden kaçmadı. Son seçimde ihmal edilebilecek kadar az oy almış bir parti ‘anahtar parti’ konumuna doğru yol alıyor.

Yazarımız Veysi Dündar Karamollaoğlu ile kapsamlı bir mülakat gerçekleştirdi.

Temel Karamollaoğlu kimdir

Temel Karamollaoğlu (D. 1941, Kahramanmaraş). Aslen Sivas’lı olan Temel Karamollaoğlu, babasının öğretmenlik yaptığı Kahramanmaraş’ta 7 Haziran 1941 yılında doğdu. Kayseri Lisesi’nden 1959 yılında mezun oldu. 1960b yılında Sümerbank bursuyla İngiltere’ye gitti. Manchester Üniversitesi Tekstil Teknoloji bölümünden 1964 yılında mezun oldu. 1967 yılında aynı üniversitede yüksek lisansını tamamladı. Üniversite yıllarında İngiltere Türk Talebe Birliği Başkanlığı yaptı ve Müslüman toplulukların sosyal faaliyetlerine aktif olarak katıldı ve FOSİS’te İngiltere Müslüman Talebe Cemiyetleri Federasyonunda yöneticilik yaptı.

16, 20 ve 21. dönemlerde milletvekilliği, 1989-1995 yılları arasında Sivas Belediye Başkanlığı, özel sektörde ve kamu kesiminde üst düzey yöneticilik yaptı. Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinde bürokraside ve siyaset dünyasında aktif olarak çalıştı; 30 Ekim 2016 tarihinde Saadet Partisi Genel Başkanı seçildi. 

Mülakatı sunuyoruz:

Türkiye’nin sorunları ve Saadet Partisi

Veysi Dündar (VD): Şeker fabrikaları konusuyla başlayalım. İYİ Parti genel başkanı Meral Akşener, dün bomba bir iddiada bulundu ve ‘‘Erdoğan-Tillerson görüşmesinde şeker fabrikalarının bir Amerikan firmasına satılmasına karar verildi” dedi. Bu iddia için ve özelinde şeker fabrikaları için neler söylersiniz?

 

Temel Karamollaoğlu (TK): Şimdi şahsen ben elimde ispat olmadan bu tip iddiaların, yanında olmak ya da karşısında olmak gibi bir tavır içerisinde olmam. Bilmiyorum, böyle bir bilgi bana gelmedi. Bu gündeme getiriliyor. Doğruluğu ve yanlışlığı konusunda hiç bir bilgim yok. Tillerson’la böyle bir görüşme gerçekleşti mi? Haberim yok.

Ancak şeker fabrikalarının özelleştirilmesi konusuna gelince, biz şeker fabrikalarının özelleştirilmesine kökten karşıyız. Şeker fabrikaları, diğer fabrikalardan daha farklı özellikte olan kuruluşlar. Bir defa şeker denildiği zaman, köken pancara dayandığı için, tarımı ilgilendiren bir konu. Tarım politikamız felç oldu. Buğday ithal ediyoruz. Pirinç, mısır, mercimek, canlı hayvan, et ithal ediyoruz. Neredeyse ithal etmediğimiz ürün kalmadı. Bu yanlış. Şeker fabrikaları özelleştirilirse, bizim tarımsal ithalatımız artar. Bundan dolayı biz buna karşıyız bir.

İki, pancar üretimi çiftçiye en çok kazandıran tarım ürünlerinden birisidir. Ancak kotalar konduğu için, zaten eskiden 500 bine yakın insan bu sahada çalışırken, çalışan sayısı dörtte bire düşmüş. Aslında biz bunun da doğru olmadığı kanaatindeyiz.

Üç, pancar bitkisi bizatihi ormanlardan daha çok hava temizliğine oksijen üreten bir bitki. Bundan dolayı bizim buna ihtiyacımız var.

Dört, buradaki şeker kalitesi nişasta bazlı şekerle mukayese edildiği zaman, herkes ittifak ediyor ki, pancar şekeri, öbürüyle kıyas bile kabul edilemez.

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşıyız. Tam tersi kotalar kaldırılmalı, üretim artırılmalı.

Şeker pancasından üretilen şeker daha sağlıklıdır.

Devlet olarak tarıma vereceğiniz desteğin karşılığını vatandaş fazlasıyla görüyor. Bu adeta şeker yiyen ekmek yiyen kişinin cebine para koymak gibidir. Zenginin de fakirin de yediği bir besindir bu. Zengin tadımlık, fakir ise doyumluk tadıyor. Onun için vazgeçilmez bir ürün. Üründeki ucuzluk 80 milyona yansıyor. Burada ne kadar sübvansiyon yaparsanız yapın, bunun milli ekonomiye zararı olmaz, faydası olur.

Veysi Dündar (VD): İlk defa kamuoyu sizi bu kadar yakından tanıma imkânı buluyor. Bir kısmı da merak etmeye devam ediyor. Liberaller, bazı solcular, uluslararası gözlemciler bile sizi tanımak için çaba sarf etmeye başladı. O halde soruyorum size, şimdiye kadar Saadet Partisi kendini mi anlatamadı kitlelere yahut kitleler mi önyargılı idi?

TK: Herhalde kitleler biraz önyargılı idi, kanaatimize göre. Belki biz de kendimizi anlatamamışızdır. Bu da mümkün. Bizim terminolojimiz biraz farklı. Bizimle irtibat kuranları ya bize çekiyor veya araya bir mesafe konmasına vesile oluyor. Biz de terminolojimizi kitlelerin anlayabileceği lisana döndürdük. Bir de içinde bulunduğumuz şartlar da kitlelerin bize ilgisini artırdı. Böylece arada bir bağ oluştu.

Bizim için önemli olan ülkemizin içinde yaşadığı ve yüzleştiği problemler. Ülkede yaşayan herkesin sağcısının da solcusunun da problemi. Bu problemleri çözmeye dilimiz imkanlarınca dile getirmeye başlayınca, insanlar bizi dinlemeye başladı. Biz aslında bunu 50 yıldır söylüyoruz. Dinlemeyenler dinlemeye başladı. Ama bizi üzen bir nokta var. Eskiden bizimle beraber olanlar dinlemeden tepki koymaya başladı. Bu da bizi üzüyor.

VD: “Saadet; adalettir, hakkaniyettir, hukuktur!” dediniz ve son merhalede “Saadet, cesarettir!” dediniz. Tüm dikkatleri üzerinize çektiniz? Neler oluyor sizin cephenizde?

TK: Valla bizim cephemizde olan herhalde şu. Biz bugün siyasetin içinde bulunan bir siyasi parti olarak, ülkenin problemleriyle ilgili fikirler üretmeyi, kanaatlerimizi gündeme getirmeyi önemsiyoruz. Çekişmeyi de hiç gündemimize almıyoruz. Kısır bir politik çekişme kimseye fayda sağlamaz. Siz de hükümetin dışında kimseyi tenkit etmiyorsunuz diye soranlar oluyor. Bizim derdimiz hükümeti tenkit etmek değil, yaşananlara problemlere çözüm üretilememesidir. Söylediğimiz bu. Hükümeti yerden yere vuralım diye bir derdimiz yok. Ülkenin problemlerinin çözülmesi, bu ülkede yaşayan insanların dertlerine derman olunmasıdır. Ülke öyle bir atmosfere itelendi ki, herkes bu fikirleri dile getirmekten çekiniyor, imtina ediyor. Özellikle de bizim cenahta. Mecliste bulunan partilerin bu tenkitleri yapması normal. İster istemez hükümetin oluşturmaya çalıştığı kısır çekişmeye herkes kapılıyor. Tabiri caizse; “tencere dibin kara, seninki benden kara.”

Tamam da bu somut manada bir şey ifade etmiyor. Bugün Türkiye’de, bir korku havası, bir korku imparatorluğu oluştu. Acaba bana bir zarar gelir mi? Benim yakınlarıma bir zarar gelir mi? İşim bozulur mu? Benim üzerime gelirler mi? Bundan dolayı insanlar kendi fikirlerini söylemekten imtina ediyorlar, tereddüt yaşıyorlar. İşte bu fikirlerini dile getiren olunca da “amma da cesurmuş” diyebiliyorlar. Bizim çıkışlarımız cesaretimizden değil, dile getirilmesi gerektiğinden, başkalarının söylemekte tereddüt ettikleri gerçekleri dile getirdiğimiz için makes buluyor. Derman oluyoruz.

VD: Şimdiden siyasi literatüre gireceğine dair ipucu veren “Herkes Saadet İstiyor!” cümlesi sizin için ne ifade ediyor?

TK: Aslında herkes derdine bir derman arıyor. Ancak bunu farklı yerlerde farklı çevrelerde arıyor. Bizim söylemlerimiz onlara hoş geldiği için, bir kısmı hemen şunu söylüyor: “Ben senin gibi düşünmüyordum bugüne kadar, aynı kanaatte değilim ama söylediklerinize sahip çıkarsanız ben sizinle beraberim” diyor. Bizimle aynı dünya görüşünü paylaşmayanlardan geliyor bu beyanlar. Şimdi bu ne manaya geliyor? Aslında bizi tanımaya başlıyor. Biz kimiz? Saadet Partisi mensuplarıyız. Bunun için çözüm arayanlar, çözümü bizim söylemlerimizde bulunca bize yaklaşıyorlar. Dinlemeyenler de yarın dinledikleri zaman, onlarda da bir yaklaşım olacak. Siyaset ne yapılması gerekiyorsa yapılması içindir. Ülkenin problemlerine çözüm bulmak için. Partilerin farklı isimlerin altında isimlendirilmeleri ülkenin dertlerine farklı reçeteler ortaya koymaları içindir. Ekonomide, eğitimde şöyle problemler var, bunlar böyle çözülür gibi farklı çözümler sunan partiler, bu yüzden var. Çözümü bizim söylemlerimizde bulanlar, partimize katılacaklardır ümidindeyim. Bir çok insan bizi sonradan tanıdığı için, önyargıyla bize yaklaşanlar aramızda bir mesafe var diyecek ama bizi tanıdıkça sizinle beraberim diyecek. Onun için “Saadet” diyorum.

Erbakan ve Saadet Partisi

 VD: Uzun zamandır ilk defa, küçük ama köklü bir muhalefet Partisi, rasyonel, yapıcı, pozitif bir muhalefet yapıyor. Yanı olumlu şeyi destekliyor, olumsuz ve zararlı olanı reddediyor, alternatif çözümler öne sürerek konuyu alterne ediyor. Yani ideal bir demokrat parti görüntüsü sergiliyorsunuz. Bu yeni dil nasıl ortaya çıktı?

TK: Yani; (Gülüyor) temelde dilimiz 50 senedir aynı. Ülkemizin şu sahalarda şu problemleri var, çözüm yolları da şunlardır dedik. Bunu kısa cümlelerle ifade ettik. Bir mesaj verir tadında. Ama bugün bunun detayına girme ihtiyacı hissettik. Detaya girince, fikirlerimiz daha net anlaşılır oldu. Baştan beri bir ülkenin kalkınmasında Erbakan Hocamızın söylemleri şöyleydi: “Memleketimizi yaşanabilir bir memleket haline getirmeliyiz.”

VD: Erbakan’ın Saadet Partisi ile sizin döneminizdeki Saadet Partisinin bir söylem ya da görüş farkı var mı?

TK: Yok. İşte onu söylüyorum. Erbakan Hocamız bize iki hedef gösterdi.

1- Ahlaki ve manevi değerlerin ihyası ve hayata geçirilmesi.

2- Maddi kalkınmanın bütünüyle ele alınması ve gerçekleştirilmesi.

İkisi birden olmazsa huzur gelmesi, saadete erişilmesi mümkün değil. Ahlaki ve manevi değerlerin ihyası dediğimiz zaman, bundan herkes edep haya gibi duyguları kastettiğimizi zannediyor. Elbette bu onun içinde var. Ama ondan ibaret değil. Adalet bu işin içinde var. Sosyal adalet bu işin içinde var. Fikir ve vicdan hürriyeti bu işin içinde var. Bunlar teminat altına alınmadan zaten bir memlekette huzur olmaz. Eğitim bu işin içinde var.

Biz diyoruz ki; “Adalet olmadan, olmaz. İnanç hürriyeti kamil manada sağlanmadan, olmaz. Eğitimde, değerler eğitimi, meslek eğitimi, kamil manada sağlanmadan iyi bir eğitim politikası ortaya çıkmaz.” Şimdi biz bunları söylediğimiz zaman hemen yanına da ekleniyor: Adalet mülkün temelidir. Adalet olmadan hiç bir şey olmaz. O zaman insanların dikkati çekiliyor. Bugün Türkiye’nin en ciddi problemlerinden bir tanesi, özellikle de 15 Temmuz sonrası gündeme getirilen OHAL yönetimidir.

Saadet Partisi ve ekonomi

VD: Efendim, tam da bu noktada sormak isterim. Neredeyse 2 yıla dayanan bir OHAL süreci yaşadık, yaşıyoruz. OHAL özelinde neler söyleyeceksiniz?

TK: OHAL yönetimi kısa bir süre için gerekli olabilir. Biz buna itiraz etmeyiz. Ve bu da 3 aydır. 3 ayda tamamlayamadım, 6 ay olsun diyebilirsiniz. O da yetmezse 9 aya 1 seneye çıkaracaksanız, o zaman Meclisten sadece salt çoğunlukla değil, kaliteli çoğunlukla bunu sağlamanız lazım. 1 seneden sonra böyle bir OHAL yönetiminin olması, ortadan kalkması lazım. Bu o kadar önemli ki, kalkmadığı için ister istemez Türkiye’de adalete güven kalmadı. Çünkü hakkınızı arayamıyorsunuz. Hakkınızı arayamadığımız zaman, “farklı fikirleri gündeme getiririm, bu da benim başıma dert olur, ben bunun altından kalkamam” deyip o zaman susmayı tercih edenler oluyor. Dikkat ederseniz söylemlerimiz ahlaki ve manevi değerlerden öteye geçti. Onun için insanlar, bizim bu söylemlerimizi duyunca “vay canına, bunun içinde başka şeyler var” diyor. Biz maddi kalkınma olmadan olmaz diyoruz. Maddi kalkınma ne demektir? Maddi kalkınma, hayatı rahatlatan yatırımlarla sağlanamaz. Yeni binalar, yollar, köprüler, yeni havalimanları, adalet sarayları, okullar hayatı rahatlatır ama güçlendirmez. Bir ülkede ekonominin güçlenmesi üretim esasına dayanmıyorsa, sadece hayat rahatlar. Ama borca dayalı bir ekonomi problemini bize empoze eder. Onun için biz diyoruz ki; ekonomik sahada biz, yatırımlara önem vereceğiz. Tarımı ve sanayiyi destekleyeceğiz. Aynı zamanda biz ekonomide adil paylaşıma da önem vereceğiz. Bunu kısmen Erbakan Hoca 1990’dan sonra, “Adil Ekonomik Düzen” diye açmaya başlamıştı. Ondan önce biz doğrudan doğruya “Ağır Sanayi Hamlesi” diyorduk. Biz bunu biraz daha açıyoruz.

1- Milli gelir üretime dayalı olarak artmalı,

2- Milli gelirin adil dağıtılması sağlanmalı.

“Asgari ücreti hala açlık sınırında tutuyorsanız, Türkiye’de milli gelir artmış, fert başına milli gelir yükselmiş, bana ne?”

Yani bunun artması bana bir fayda sağlamıyorsa, benim gelirim artmıyorsa, işte biz bunun üzerinde duruyoruz. Onun için biz adil paylaşım dediğimiz zaman sadece asgari ücretle çalışanlar değil, memur kitlesinin tamamı da var. Memurlara bakın. Belli makamlara gelmiş dar bir kadronun dışında tamamı, yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yoksulluk sınırı bugün 5500 tl civarında. Bir öğretmenin maaşı 3500 lira. O da iyi bir öğretmenin maaşı. Yoksulluk sınırının bayağı altında. Halbuki biz diyoruz ki; normalde bir ülkede milli gelir yoksulluk sınırına yükseltilmelidir. Burada şunu ifade etme ihtiyacı hissediyorum. İnsanlar nasıl istihdam edilebilecekler? Esnaf çalıştırdığı insanın maaşını ödemekte zorlanıyor. O zaman ister istemez fiyatlarda bir yükselme meydana gelecek. Bu fiyatlarda yükselme meydana gelmesi, ne sanayiciyi ne üreticiyi zora sokmayacak. Çünkü daha yüksek maaş alan, ihtiyacını karşılamak için pazara çıktığından dolayı daha bir canlılık meydana gelecek. Bu yeni yatırımlara ihtiyaç gösterecek. Böylece ekonomi çok daha hızlı büyüyecek. Böylece daha sağlam temeller üzerine oturacak ekonomi. Bunları söylemeye başladığımız zaman, biz burada sadece emeğin karşılığında çalışanı değil, çiftçiyi, esnafı, sanayiciyi, arkasından emekliyi özürlüyü herkesi bu işin içine dahil ediyoruz. Özellikle de çiftçi besici üretime dayalı esnaf ülkenin yükünü taşır. Bunlar yatırım yapıp yeni istihdam sahaları açtıkça, çok ciddi gelişmeler meydana gelecektir. Hizmet üretimiyle mal üretimi arasında bir bağ var. Mal üretilecek ki, hizmet gelişsin. Siz önceden hizmet üretimini geliştirirseniz, ülkede bir rahatlık meydana getirirsiniz ama borçlanmaya yatkın bir hal olur. Buzdolabını, televizyonu ya da başka ev aletlerini satın alıyor ama genelde borca dayalı.

VD: “Hayatı borçlu ve taksitli yaşıyoruz.”

TK: Evet aynen öyle malesef. Ama hayır bu böyle olmamalı. Öyle bir ücret almalı ki, kendi borçlanmadan kendi geliriyle sağlayabilmeli. Taksit yapacaksa, doğrudan doğruya firmaya borçlanmalı. Firmada borçla mal verirken, ben bu parayı geri alırken bir endişeye kapılmasın. O malı alan kişinin geliri, o taksitleri ödeyecek güçte karşılığı var.

OHAL uygulamaları

VD: 15 Temmuz alçak darbe girişiminden sonra çok net bir tavır aldınız. Darbe ve darbecilere karşı tüm ekibinizle sıfır tolerans dediniz. Diğer yandan mağdurların da sesi oldunuz. Hatta il başkan yardımcınız bir kumpasa kurban gitti binlerce masum gibi. Ve yine sizin, başka bir il başkan yardımcısı avukatın ve sizin ısrarlı girişim hatta direnişinizle bu kumpas boşa çıktı. İnsanlar rahat bir nefes aldı.

TK: Elhamdülillah…

VD: Gelinen noktada yaşanan mağduriyetler konusunda neler söylemek istersiniz?

TK: Bu bylock konusu çözüldü, hamdolsun. Yani; bizim için çok önemliydi. Şunu biliyorduk, bizim kendi beraber çalıştığımız arkadaşların bunlarla herhangi bir irtibatının olmadığı, olmasının da mümkün olmadığı, bir türlü ispat edemiyorduk. Çünkü öyle bir durumla karşı karşıya ki insanlar, masum olduğunuzu ispat etmek mecburiyetinde kalıyordunuz. Hukukun temeli, iddia makamı kendi iddiasını ispat etmekle mükelleftir. İş tersine döndü. Siz masumsunuz. İddia makamı diyor ki; “ben senden şüpheleniyorum, masum olduğunu ispat et.” O kadar zor bir iş ki!

Onun için hukuk önemli. Biz bu noktada Allah razı olsun, hakkaten Ali Aktaş Bey kardeşimizin gösterdiği çaba takdire şayan oldu. Ben de şahsen İstanbul’da arkadaşlarla yaptığım görüşmelerde aynı kanaate gelmiştim. Bu konuda öyle bir kanaat adli makamlarda hasıl olmuş ki, bylock dediğiniz zaman siz suçlusunuz, bu kabul ediliyor. Biz buradaki yanlışlığı fiziki olarak ispat edersek, bu iddiadan ithamdan kurtulabiliriz. Ve hamdolsun o gerçekleştirildi. Şimdi başka mağdurlar var. Mesela; 15 Temmuz ihtilal girişiminden hemen sonra binlerce insan açığa alındı. Haklarında hiç bir iddia yok. İtham da yok. Ama görevden alınmışlar. Maaşları kesilmiş. Mallarına el konmuş. Toplumda bunlar hain olarak lanse ediliyor. Biz diyoruz ki bu yanlış. Burada bir hukuk ihlali var.

Adalet olmadan devlet olmaz. Devlet adalet üzerine inşa edilir. Yine tekrar bu ifadeyi kullanmak istiyorum. İtham altında bulunan bir insanın kendisinin masum olduğunu ispat etme diye bir mecburiyeti yoktur, olmaması icap eder. Her insan kanun nazarında masumdur. Bir yerde aksi bir iddia varsa, siz suçlusunuz deniliyorsa; o zaman bu iddiayı yapan makamın bu iddiaları ispat etmesi gerekir. Bundan dolayı çok ciddi bir mağdurlar kitlesi oluştu. Bu Türkiye’de iç barışı bozuyor, huzuru bozuyor. Astsubaylarla ilgili 38 binin üzerinde mağdur insan var. 164 kişi intihar etmiş. Yazık değil mi? Akıl almayan bir iş! Bir insan kendi canına kıyacak.

VD: Bu travmayı nasıl atlatırız, atlatabilecek miyiz?

TK: Bu travmayı atlatmanın bir tane yolu var, başka da bir yolu yok. Bu iddialar eğer bu kadar zamandır ispat edilemiyorsa, bu iddialar ortadan kalkacak. Devlet yetkilileri araştırmalarına devam etsin. Suçlu buldukları, delil buldukları zaman o suçlu buldukları insanı hapsetsinler. Bunu başka türlü bir çözümü yok ki. Masum insanı seninle ilgili bir delil bulana kadar, seni içeride tutacağım veya ithamı üzerinden kaldırmayacağım. Bunun adına zulüm denir.

VD: Afrin şehidi Taha kardeşimizin mübarek naaşı Konya’ya geldiğinde onu havaalanında sırtlayan vakur baba iktidar yakını medyada ve troller tarafından kahraman ilan edilmişti. Ardından bu acılı babanın KHK ile ihraç edildiği ortaya çıktı. Yani hain ilan edilip işten atılan ve komşuları tarafından dışlanan ama ülkeye şehit veren bir baba. Bu trajik durumu tüm süreci göz önünde bulundurarak nasıl değerlendirirsiniz?

TK: (Gözleri doldu. Duraksadı. Başını salladı.) Yani bu oturup ağlanacak bir hal. Başka bir söz söylenmez ki! O babayı siz nasıl teskin edesiniz ki. Oğlu şehit olmuş. Kendisi vatan hainliğiyle itham ediliyor. Yav buna ben söyleyecek söz bulamıyorum. Bir çaresi var bunun. Bütün bu ithamlar, bugüne kadar ispat edilemeyen insanlar serbest bırakılmalı. Araştırılır, suçlu olan varsa, o suçlular da cezalandırılır. Ama kimse bu hale düşürülmemeli. Yani bizim bunu tarif etmemiz mümkün değil. O acılı babanın haline bakmak lazım.

VD: 28 Şubat mağduru bir partinin mensubusunuz. Geçenlerde bir demecinizde “28 Şubat mağdurları gözaltında zorla kadınların başörtüsünü açıyorlar!” dediniz. Bu yaman çelişki hakkında neler söylemek istersiniz?

TK: Bunu söylerken de bir soru işareti ile beraber söyledim. Bu bize gelen intikal eden, bir bilgiydi. Yanlış da olabilirdi. Böyle bir şey varsa düzeltilsin diye. Beni Adalet Bakanı aradı. Dedi ki; “biz bu konuyu araştırdık. Bu konu size intikal ettirildiği gibi değil. Ama araştırmamız devam ediyor.” Belki de hükümete, FETÖCÜ denen örgüt bir kumpas kuruyor da olabilir. Ama Mazlum-Der bu konuda bizatihi araştırma yapmış. Başlangıçta bir takım güçlükler çıkarılmasına rağmen, arkasından bu ifadelerin doğru olduğu kanaati doğmuş onlarda, ama onların konuların üzerine gitmesi neticesinde de bu yanlışlıklar tashih edilmiş. Onların bana gönderdikleri rapor bunu gösteriyor. Başlangıçta bu yanlışlıklar yapılmış. Hanımların başları açılmış. Bugün de bir kısmının başı açık hapishanede. Ancak; şu tedbiri almaları onlar tarafından da söylenmişti. Eğer siz hanımların başörtülerini açıyorsanız, o zaman onların namahremleriyle bir araya gelmelerini engellemeli, tedbir almalısınız. Hükümetin böyle bir itiraz geldiğinde hemen tedbir alması, almaya çalışması olumlu bir adım, onu da hemen söyleyeyim.

İttifaklar ve Saadet Partisi

VD: “İlkeler Platformu” diye bir girişim başlattınız. Dün itibariyle Meral Akşener, bu girişime destek olunacağını ve İttifaktan ziyade kendi adaylarıyla seçime gireceklerini beyan etti. İkinci turda seçileceğini dile getirdi. Seçimde sizce uygulanması gereken taktik ne olmalıdır? İttifak dışında kalan diğer 4 partinin bir araya gelmesi ne derece ve hangi şartlarda söz konusudur?

TK: Biz ilkeler dediğimiz zaman, kimsenin itiraz edemeyeceği prensipleri kast ediyoruz. Mesela “kuvvetler ayrılığı” prensibi sağlansın diyoruz. CHP parlamenter bir sisteme dönelim, diyor. Bizim için olabilir. Ama bizim için bugünkü sistem de, Başkanlık sistemi de uygulanabilir. Yeter ki, kuvvetler ayrılığı sağlanabilsin. Cumhurbaşkanının karşısında güçlü bir meclis olsun. Hükümeti denetleyebilen bir meclis olsun. Bakanlar ve üst kademelerdeki tayinlerde sözü olsun. Adalet mekanizması kesinlikle yürütmenin altında kalmasın. Buna genelde itiraz eden yok. Ancak hükümet zaten biz yapmayız bunu diyor. Yapmayız demek, bir vaatten ibaret. Onun teminat altına alınması ve bu kuvvetler ayrılığı prensibinin fiilen, hayata geçirilmesi lazım. Bunun dışında sözgelimi, üretime dayalı bir ekonomi modeli benimsenmesi gerekir. Biz ekonomik yönden güçlenmeden, sağlıklı bir dış politika bile oluşturamayız. Dış politikada etkili olmak ekonomik güçle doğrudan doğruya orantılıdır. Eğitim sistemi hem değerler eğitimi hem mesleki ehliyet konusunda yeniden tanzim edilmeli. Bugünkü eğitim sistemi karmakarışık bir sistem. Bunun düzeltilmesi lazım.

Ekonomide sanayileşmeye, tarıma öyle bir önem verilmeli ki, tarım ithalatı yapan bir ülke olmamalıyız. Borca dayalı bir ekonomik sistemden vazgeçmeliyiz. Biz israfı mutlaka bir tarafa ötelemeliyiz. Ekonomide mutlaka adil bir paylaşımı sağlamalıyız. Hukuku üstün tutmalıyız. Dış politikada şahsiyetli bir dış politika uygulamalıyız. Bütünüyle AB’ne karşı bir tavır sergilemeliyiz. Bizim AB ile uyum içinde olacak politikalarımız var. Yatırımları birlikte yapalım. Ticaret yapalım, alışverişte bulunalım. Ama onların değerleri benimsenecek dendiği zaman, sıkıntı çıkıyor ortaya. Onların aile hayatı ve ahlak anlayışı bizimkiyle bağdaşmıyor ki.

Medeniyetler inançlar üzerine inşa edilir. Onların medeniyeti Hıristiyan Yahudi medeniyetidir. O inanç üzerine teşekkül etmiştir. Bizim medeniyetimiz İslam üzerine şekillenmiştir. Bizdeki helal haram duygusu onlarda yoktur. AB’ne Fransa üye olurken, kendi eski sömürge irtibatlarını koparmadan nasıl üye oldularsa o zaman biz de bizim İslam ülkeleriyle olan münasebetlerimize zarar gelmeden öyle bir birliğin içinde yer almalıyız. Batı menfaati ve gücü temel alır. Biz ise, hakkaniyet ölçülerinden vazgeçmeden bir dış politika uygulamasının doğru olduğu kanaatindeyiz. Şahsiyetli bir dış politikada bu yatar. Benim menfaatlerimle karşıda duran ülkelerin menfaatleri çatıştığı zaman, orta bir yerde buluşabilmeliyiz. Halbuki Batı benim gücüm var, istediğimi alırım diyor. Bu sömürgeci mantığıdır. Bunun doğru olmadığı kanaatindeyim. İlkelere önem veriyoruz. Aynı düşüncede olan partilerle bir araya gelmek, yerine göre ittifak kelimesini kullanmadan, birliktelikler oluşturmak mümkün. Henüz seçim sathı mailinden uzak olduğumuzu düşünürsek, eğer seçimler normal zamanında yapılacaksa herkes kendi adayını gösterebilir. Ama orada bile bir takım görüşmeler zamanı geldiğinde yapılabilir. Çünkü mühim olan nokta,bizim göstereceğimiz adayın seçimi kazanabilmesidir. Ama biz öyle bir noktaya gelebilirsek ki, herhangi bir adayımız başarılı olmazsa ittifakı sağlayacak herkesi toparlayacak, bir adaya ihtiyaç var demektir. Bu zaman içinde anketlerle belirlenebilir. Aday belirleme noktasına geldiğimizde, bunu mutlaka kamuoyu araştırmalarına dayandırmalıyız. Kimi çıkaralım? Kiminle seçime girelim? Kimlerle yapılan ittifaklar bir toparlanma meydana getiriyor? Siyasette halkın yaklaşımı farklı neticeler doğurabiliyor. Eğer seçime girerken bu konuları dikkate alacaksak, kamuoyu yoklamaları yapılmadan verilecek kararlar değildir. Hissiyatımıza dayanarak karar veremeyiz.

Değerler dediğimiz bunlardır.

Gül ve pazarlık iddiaları

VD: Abdullah Gül ile geçmişinizi anlatır mısınız? Gül’ün siyasi duruşu ve cumhurbaşkanı olarak performansını nasıl değerlendirirsiniz? Adayınız Sayın Gül müdür? Kendisiyle görüşüp, kabul ediyorum cevabı aldınız mı? Böyle bir görüşme olduğu, ama Gül’ün yıpranmaması adına bunu dile getirmediğiniz söyleniyor?

TK: Biz bunu Abdullah Bey’le bir kaç defa görüştük. Ancak Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda, “sizi Cumhurbaşkanı adayı yapalım” diye bir görüşme yapmadık. Böyle bir görüşme gerçekleşmedi. Hükümetle yapılan görüşmelerde de böyle şey gerçekleşmemişken, yazarın bir tanesi çıkıp dedi ki; şu kadar vekillik şu kadar bakanlık dedi. Bunu kim söylediyse yalan söylemiş.

VD: Hükümetle böyle bir pazarlığınız oldu mu? Olduysa bizi bilgilendirir misiniz? Yükselişte olan bir partisiniz. Pazarlık konusu gerçekleşirse şayet, halk nazarında, olumsuz bir intiba oluşturacağınızın farkında mısınız?

 

 

TK: (Gülüyor) Bu tespitiniz çok doğru. Halk bizi takdir ediyor. Biz bu intibaları bozacak bir yapıda yer almayız. İlkelerimizden vazgeçmeyiz. Böyle bir pazarlığa hiç kimse ile girmeyiz. Yani bu olacak iş değil. Biz ilkeli bir siyaset yapmayı benimsedik. Ümit ediyorum ki, bu politikamız tabanda da karşılık bulur.

Abdullah Bey’e gelince biz ne yapacağımızı ve nasıl yapacağımızı söyledik.

1- Biz bir aday göstereceğiz.

2- Biz bu adayı gösterirken, önce kendi tabanımızda bir yoklama yapacağız. Bizim teşkilatlarımız ve üyelerimizle birlikte. Kimi tercih ederler diye soracağız, gündemde olan isimler buna dahildir.

VD: Kendiniz aday olmayı düşünüyor musunuz?

TK: Arkadaşlara da söyledim. Ben aday olmayı düşünmüyorum. Ama şartlar öyle gelişir ki, bu istikamette bilahare bir durum ortaya çıkarsa, o durumla ilgili şu anda bir şey söylemek istemiyorum. Şimdiye kadar hiç bir şeye aday olmadım. Ne belediye başkalığına ne milletvekilliğine. Şartlar öyle getirdi. Ancak burda biz kamuoyunda da yoklama yapmayı önemsiyoruz. Aday göstereceğimiz kişi tabanda muhakkak makes bulmalı. En yüksek oyu alan insanı tercih etme durumunda olacağız. Çünkü seçime, girmiş olmak için girmeyeceğiz. Netice almak için gireceğiz ve bu da en yüksek oyla seçilecek kişiyle seçime girmemizi gerektiriyor.

 

CEVAP VER