Veysi Dündar HDP’li Meral Danış Beştaş ile konuştu: “HDP Türkiye partisidir…”

0
Veysi Dündar ülkemizin en ciddi konularına röportaj konuklarıyla neşter atmaya devam ediyor.
Bu kez ‘Kürt sorunu’ ile ilgili konularda ismi ön plana çıkan ve halen Meclis’te HDP milletvekili olarak görev yapan ve yakın zamanda partinin grup başkan vekilliği görevini üstlenen Meral Danış Beştaş ile görüştü.
Meral Danış Beştaş kimdir?

Mardin/Mazıdağ doğumludur. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Diyarbakır Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yaptı. Baro yönetiminde görev aldı, kadın hakları ve insan hakları alanlarında uzmanlaştı. AİHM’e götürülen hak ihlalleri davalarında avukatlık yaptı. Aile içi şiddet konusunda Türkiye’nin mahkum edildiği ilk davanın (Opuz davası) başvurucu avukatı olarak yer aldı.

Diyarbakır kadın hakları danışma ve uygulama merkezi kurucuları arasındadır ve üç dönem merkezin başkanlığını yürütmüştür. 1990-1994 yılları arasında İnsan Hakları Derneği Diyarbakır şube yöneticiliği ile bir dönem Uluslararası Af Örgütü Türkiye Koordinasyonunda görev yapmıştır.

Barış ve Demokrasi Partisi Eş Başkan Yardımcılığı yapmış, hukuk komisyonunda yer almıştır. HDP Hukuk ve İnsan Haklarından Sorumlu Eş Başkan Yardımcılığı da yapan Danış-Beştaş 7 Haziran ve 1 Kasım Seçimleri’nde milletvekili seçilmiştir.

Almanya Weimar insan hakları ödülüne hak kazanmıştır (1999).

“Mücadelemiz sürecek”
Veysi Dündar (VD): HDP’de sık değişen görev alanlarından biri de grup başkan vekilleri oldu. Üst üste hapis cezaları ve en son Ahmet Yıldırım’ın da vekilliğinin düşürülmesi sonucu nöbeti siz devraldınız. Bu vesileyle yeni görevinizin hayırlı olmasını diliyorum. Mecliste üstlendiğiniz görevinizin bu süreçte en zor yönleri nelerdir?
Meral Danış Beştaş (MDB): Öncelikle çok teşekkür ediyorum, iradesini temsil ettiğimiz halklarımız adına elimden geleni yapmaya devam edeceğim tıpkı diğer arkadaşlarım gibi. Bugüne değin Anayasa Komisyonu üyesi olduğum için başkaca bir yerde görev almadım. Şimdi ise Anayasa Komisyonu’ndaki görevimden ayrılmak durumunda kaldım.
Sizin de ifade ettiğiniz üzere nöbet sırası bana geldi. Her zaman ifade ettiğimiz gibi, her koşulda mücadelemizi yürütmek ve yükseltmek görevimizdir. Zira bizde yetki değil, sorumluluk esastır. Bu sorumluluk çerçevesinde özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve barış uğruna yürüttüğümüz mücadeleyi, gemi limana varıncaya dek sürdüreceğiz.
Hiç kuşkusuz yol arkadaşlarımın, hukuksuz bir biçimde tutuklanmalarına, vekilliklerinin düşürülmesine tanık olmak ve onlarsız bir parlamentoda görev yürütmek, bu sürecin en zor yanı. Onun ötesinde uğruna baş koyduğumuz mücadeleyi her alanda, en zor koşullar ne olursa olsun yürütmek zaten bizim başlıca görevimiz. İnandığınız idealler uğruna yürüdüğünüz yol ne kadar dikenli olursa olsun, yolunuz ne kadar büyük engellerle dolu olursa olsun aşamayacağınız zorluk yoktur. Bizi biz yapan ideallerimizdir neticede. Büyük insanlık diye yola çıktık ve bu ideal uğruna çaba sarf ediyoruz. İdeallerimiz ve bu ideallerin gerçekleşeceğine dair olan inancımız en büyük güç kaynağımız. Elbette Türkiye toplumu bugüne değin pek çok engeli aştı, nice zorlu süreçlerden geçti. Şimdi de yine zor günlerden geçiyoruz. Ancak her zaman yanımızda olan halkımızla birlikte bu süreci atlatacağımıza dair inancım tam.
HDP ve kadınlar
 
VD: Genelde erkek egemen olan TBMM’de iki grup başkan vekili de kadın olan tek partisiniz. Bu durum sizlere avantaj mı, dezavantaj mı sağlıyor?
MDB: Bu durum, yani her iki grup başkanvekilinin de kadın olması hali bu parlamentoda bir ilktir. HDP olarak bunun öncülüğünü yapıyor olmak gurur verici. Diğer yandan bu durum, yürüttüğümüz kadın özgürlük mücadelesinin de bir kazanımı ve mücadelemizin nüvesini vermesi anlamında da önemli bir örnek teşkil ediyor. Yürüttüğümüz siyasetin ve söylemlerimizin yalnızca laftan ibaret olmadığının, söylemlerimizi ve iddiamızı hayata geçirdiğimizin de bir kanıtı aynı zamanda. Üstelik geçtiğimiz haftalarda Meclis Başkanının kadın sanatçıları sahneye çıkarmayarak bir skandala imza attığı bu parlamentoda 2 kadın grup başkanvekili olarak tüm kadınların ve kadınların yürüttüğü mücadelenin de sesi olmak gibi bir misyonumuz var.
Bunun dışında dezavantaj mı avantaj mı sorunuza yanıt vermek gerekirse bunu Türkiye’deki kadınların yaşadığı dezavantajlı durumdan azade tutamayız, şüphesiz. Fakat üstlendiğimiz bu misyonu kadın özgürlük mücadelesi temelinde pratikte ve söylem düzeyinde oldukça üst düzeyde tutacağımızı da ifade etmek isterim. Bugüne değin HDP yürüttüğü politikaları ile toplumda pek çok noktada buzkıran vazifesi görmüş ve söylemlerini hayata geçirtebilmiştir. Örneğin siyasette yıllardır savunduğumuz ve kendi partimizde hayata geçirdiğimiz eş başkanlık sistemi bizim ısrarlı mücadelemiz neticesinde yasal dayanağa kavuşmuş ve tüm Türkiye gündemine yerleşmiştir. Buradan hareketle, kadının mevcut sistem içerisinde yaşadığı tüm sorun alanlarını her fırsatta gündemleştirmeye ve kazanımlarımızı artırmaya dönük çalışmalar yürütmeye devam ediyoruz, edeceğiz. Toplumsal cinsiyet rollerine dönük çalışmalarımızı ve bu yöndeki fikir ve ideallerimizi hayata geçirmeye kararlıyız.
 
VD: Siz uzun yıllardır insan hakları ve kadın mücadelesinden gelen birisiniz. Geriye dönüp baktığınızda hem kadın hem insan hakları noktasında bugünü nasıl görüyorsunuz?
MDB: Evet, ifade ettiğiniz üzere yıllardır insan hakları ve bundan ayrı düşünemeyeceğimiz kadın mücadelesinin içinden gelen biriyim. Türkiye, hem insan hakları açısından hem de kadına dair politikaları açısından son derece problemli ve oldukça geri bir noktada duruyor.
Bunun en temel sebebi kuşkusuz inkârcı politikaların bir tezahürü. Yani insanlar eşittir, ancak bir kısmı daha eşittir gibi bir yaklaşım hâkim olduğu müddetçe bu sorunun çözüme kavuşması da mümkün değildir. Türk, Sünni Müslüman ve erkek olmak biçiminde kurgulanmış bir yapı içerisinde zaten eşit olmak söz konusu dahi olamaz. En başta Anayasa dahi Türk kimliğine vurgu yapıyor ve toplumun diğer kesimlerini bu eksene göre konumlandırıyor. Oysa bu ülkede yüzlerce yıldan beri farklı halklar, farklı kültürler birlikte yaşamı öyle güzel örmüş ki. Böylesi bir pratik içerisinde ötekileştiren bir dil ve yaklaşım bu toplumun kimyasını bozuyor. Örneğin 24. Yasama döneminde bu parlamentoda oluşturulan ve benim de görev aldığım Anayasa Uzlaşma Komisyonu toplumun pek çok kesiminin ilgisine mazhar oldu. Çünkü ülke halkları için bir arada yaşamın anahtarı olabilecek bir oluşumdu. Pek çok farklı kesimden yurttaş özlemlerini, özgürlük ve demokrasi talebini sundu. Oluşan bu tabloda gördük ki; halklar temel insan hakları çerçevesinde bir arada yaşamı savunuyordu. Elbette bu noktaya kolay gelinmedi. İnsan haklarının en çok askıya alındığı ve hak ihlallerinin en görünür olduğu 12 Eylül askeri darbesi bir kırılma yarattı.  Ezilen kesimler sorunun devletin kurucu ilkeleri olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladı. Ancak bu noktada devletin Kürt meselesine olan yaklaşımı ve uzun yıllar bölgeye hâkim olan OHAL yönetimi hak mücadelelerinin de zeminini yarattı. 1990’lı yıllar ise hak mücadelesinin zemin kazandığı noktada artık devletin ceberut yönünü de iyiden iyiye açığa çıkarmıştı. Binlerce faili meçhule, katliamlara rağmen hak mücadeleleri bir ivme kazandı ve 2000’li yıllara gelindiğinde pek çok aşama kaydedildi. Avrupa Birliği süreci ve bu süreç içerisinde hayata geçirilen uyum yasaları ile pek çok kazanım elde edilmişti. Ancak şu an, AKP hükümeti yeniden tüm ülkeyi aynı karanlık düzleme çekme gayreti içerisinde. Ağır hak ihlalleri ile andığımız 1990’lı yıllar halklara yeniden yaşatılmak isteniyor. 1990’lı yıllarda askeri kıyafetlerle gezen başbakan görüntüsü hala hafızalarda iken cumhurbaşkanının yine aynı yerden meseleye yaklaşması son derece talihsiz. Talihsiz diyorum, çünkü artık halklar kazanımlarına sahip çıkma noktasında son derece dirayetli. Elbette HDP’nin varlığı ve tüm bu olanları teşhir gücü tartışma götürmüyor.
Diğer yandan kadın mücadele alanına gelince, mevcut iktidarın kadına, kadın mücadelesine olan yaklaşımı son derece vahim ve kabul edilemez bir noktada duruyor. Erkek şiddetinin, kadın cinayetlerinin, istismar vakalarının, tecavüzlerin bu kadar arttığı bir dönem hiç yaşanmamıştı. Bu konuda istatistikler kadınların maruz kaldığı mağduriyeti anlatıyor. Cumhurbaşkanının, başbakanın, hükümet üyelerinin söylemleri kadının daha çok baskı altında kalması üzerine kurulu. Kadınların cins olarak sahip oldukları haklar ne yazık ki son derece geri bir noktada. Yapılan yasal düzenlemeler kadın kazanımlarının üzerine beton dökecek nitelikte. Fakat sürekli ifade ettiğim üzere HDP’nin bu yöndeki politikaları bellidir ve kadın özgürlük mücadelesi her daim öncelikli gündemlerimizdendir. Nitekim bir toplumun özgürleşmesi ancak kadının özgürlüğü ile mümkündür.
Özetle ifade etmek isterim ki hem hak mücadelesi hem de kadın özgürlük mücadelesi bizim temel eksenimizdir ve tüm çalışmalarımızın temel noktasını oluşturmaktadır. Toplumsal, hukuki, ekonomik, ekolojik ve kültürel anlamda hiçbir sömürü çeşidini kabul etmediğimiz gibi tüm bu sömürü düzenine, baskı ortamına, zalimane yönetim anlayışına her platformda karşı çıkmaya devam ediyoruz, bu baskı ortamını yerle bir edinceye kadar da devam edeceğiz.
OHAL ve HDP
 
 
VD: OHAL sürecinin devam edeceğine yönelik yetkililerin ifadeleri var. Siz bir hukukçu olarak bu süreci nasıl değerlendirirsiniz?
MDB: Bildiğiniz üzere 15 Temmuz’da Türkiye yine bir darbe gündemi ile karşı karşıya kaldı. Elbette bu darbe girişimine karşı durmak çok anlamlı idi.
Kısa geçmişi pek çok darbeye sahne olmuş ülke tarihinde; darbelerin ne denli kötü sonuçları da beraberinde getirdiğini bilfiil yaşayarak deneyimleyen ülke halkları açısından bu darbe girişiminin engellenmesi en çok da demokrasi adına önem taşıyordu. Ancak devamında bu ruh ortadan kayboldu ve iktidarın aslında bu darbe girişimini kendi lehine fırsata dönüştürdüğüne hep birlikte tanık olduk.  Nitekim 15 Temmuz günü darbe girişiminin yaşanmasının ardından 20 Temmuz tarihinde OHAL ilan edilmiş ve böylelikle KHK’ler ülke gündemine girmiştir. OHAL ilan edildiği gün Başbakan ve diğer sözcüler Devletin OHAL’i kendisi için ilan ettiğini ve toplumun bundan hiç zarar görmeyeceğini belirttiler. Ancak bugüne kadar geçen sürede OHAL KHK’leri ve uygulamalar yurttaşlar için cehenneme dönüşmüştür. AKP’ye biat etmeyen, muhalif olan herkes terörist ilan edilmektedir.
Diğer yandan hükümet kanadından yapılan açıklamalar OHAL’in 3 aylık bir süre için öngörüldüğüne ilişkindi. Ancak bu 3 aylık sürenin hiç bitmediğini, bilakis iktidarın bu ortamdan azami ölçüde faydalandığını görmekteyiz. Yine bakınız 16 Nisan referandumu bunun en kristalize örneğini teşkil ediyor. Başbakan Binali Yıldırım’ın referandum öncesi  “OHAL altında seçime gidildi… OHAL şartlarında referandum yapıldı’ gibi bir söz söyleme fırsatı vermeyiz.” Söylemi unutuldu, gitti. Ve bu ülke OHAL altında koskoca bir Anayasayı değiştirdi. Elbette ki tüm bu gelişmeler yönetimin iktidarın meşruiyetini ortadan kaldıran hadiselerdir. İktidara geldiğinde OHAL’i kaldırdığı ile övünen hükümet ülkeyi yekten bir OHAL yönetimine maruz bırakmıştır. Hak ve özgürlüklerin askıya alındığı, onbinlerce yurttaşın KHK’ler ile işten atıldığı, ağzını açanın cezaevine konulduğu, milletvekillerinin tutuklu olduğu böylesi bir dönem hiç yaşanmamıştı. İçinde bulunduğumuz bu döneme OHAL demek dahi yetersiz kalır, sıkıyönetim hali egemen olmuştur artık. OHAL’i artık bir yönetim biçimine dönüştüren siyasi iktidar ülkeyi Anayasasızlaştırmış ve hukuk devleti ilkelerini hiçe saymıştır. Hiç kuşkusuz böyle bir yönetim anlayışının hiçbir meşru yanı yoktur.
 
VD: OHAL, insan hakları ve özgürlüklerin karşı karşıya kaldığı baskılar hakkında HDP kendi politikasının dışında bu sorunları nasıl toplumsallaştırmayı düşünüyor? Diğer demokratik çevrelerle nasıl ortaklaşmayı düşünüyorsunuz?
MDB: Bir iktidar ne kadar zorba yöntemlere başvuruyorsa o kadar zayıf ve kırılgan bir hal almış demektir. Yine halk nezdinde meşruiyetini o kadar yitirmiş demektir. Diğer yandan; HDP’nin kuruluş felsefesi zaten Türkiye halklarının özlemi olan eşitlik, özgürlük, barış ve daha fazla demokrasidir. Şu an içinde bulunduğumuz bu baskı ortamında ise halkların en çok tutku ile bağlı olduğu ve vazgeçmeyecekleri ilkeler de bunlardır esasen. Parlamentoda, alanlarda ve gücümüzün yettiği sesimizin erdiği her yerde de bu ilkeleri savunmaktan ve halkların sorunlarını dile getirmekten asla geri durmadık. Elbette medyanın büyük baskı altında olduğu bu ortamda söylemlerimiz ya hiç gündeme gelmiyor ya da manipüle edilerek başkalaştırılıyor. Ancak buna rağmen alanlarda halkımızın bizimle birlikte olduğunu ve tek ümitlerinin de HDP’de olduğunu görüyoruz. Bununla birlikte 100 yıllık ezberlerimizden kurtularak ve ayrımcılığın her türlüsünü karşımıza alarak; cinsiyet, ırk, dil, din, kültür ve benzeri farklılıkları kapsayan çoğulculuk temelinde bir demokrasi inşası için demokratlar ve demokrasi güçleri olarak bir araya gelmeli ve ortak yaşamı birlikte inşa etmeliyiz. Demokrasi, ancak çoğulculuk temelinde ve dayanışma duygusu ile oluşur ve gelişir.
“HDP Türkiye partisidir”
 
VD: Kimi Kürt vatandaşlarımızla sohbetlerim sırasında; soracak olsanız ne sorardınız diye suallerim oluyor. Bir iki soruyu sizinle paylaşmak istiyorum.
Neden hala PKK ile bağları varmış gibi davranmaktan vazgeçmiyorlar, kendilerini de zora sokuyorlar? Türkiye partisi olmayı başaramıyorlar? deniyor. Bu konuda neler söylersiniz?
MDB: Bu sorunun HDP’nin görmezden gelinmesi yahut iktidarın manipüle çalışmaları ile ilgisi olduğu kuşku götürmemektedir. Zira HDP, Türkiyelileşme iddiasını fiiliyata taşımış olan belki de bu topraklardaki tek örnektir ve toplumun farklı kesimlerince de en üst düzeyde kabul görmüştür. Bu iradeyi ve bunun yansımasını alanlara indiğinizde fark etmemeniz elde değil. Türkiye farklılıkların coğrafyası, kuşkusuz. Bu yönü ile de bir o kadar zenginliği ve değeri bünyesinde barındırıyor. Kürtler, Araplar, Ermeniler, Çerkesler, Lazlar, Aleviler, Ezidiler, Hristiyanlar ve daha birçok etnisite, din, inanış ve dile ev sahipliği yapan bir coğrafya içerisinde yaşıyoruz. Bu yönü ile HDP’nin böylesi bir toplumu bir araya getirme ve birlikte mücadele etmeye dönük kararlılığı ve dik duruşu büyük bir sorumluluk aynı zamanda.  Faklı kültür ve inanıştan yurttaşların yüzyıllardır bir arada yaşamı örmüş olmalarına dair mevcut pratik, bu sorumluluğun ön açıcı formülünü de içinde barındırıyor elbette. HDP ise bu formülün somutlaşmış halidir. Şayet HDP bu ideali hayata geçirmemiş olmasaydı siyasi iktidar bu kadar korku duvarını örmezdi. Fakat bu duvarları yıkacağız ve HDP olarak bu ortak ideali hayata geçireceğiz.
Diğer yandan az evvel de ifade ettiğim üzere biz yalnızca Kürtlerin haklarını savunan bir parti değiliz. Ülkemizdeki Alevilerin, Romanların, Pomakların, az evvel de ifade ettiğim gibi özcesi tüm halkların sorunlarına eşit yaklaşıyoruz ve bu bağlamda herkesin partisiyiz.  Cinsiyeti, dili, kimliği, inancı ne olursa olsun herkesin eşit ve özgür yurttaşlığını savunuyoruz. Kürt meselesi, en çok tartışılan konu olduğundan diğer alanlara ilişkin sözlerimiz görünmez kılınıyor ya da manipüle ediliyor. Karşı çıktığımız temel noktalardan biri de Türkiye partisi olmanın; Kürtleri Türk saymak, yok saymak, hak ve özgürlüklerini savunmamak anlamına gelmediği hususudur. Türkiye partisi olmak demek ezilen tüm halkların haklarını savunmaktır. Asıl diğer partiler Türkiye partisi değildir. Çünkü Türkiye halklarının ¼’ü Kürt’tür. Ve diğer partiler bu realiteyi yadsıyan bir siyaset üretmektedir. Kürtleri kapsamayan bir parti ve siyaset Türkiye partisi olamaz.
 
VD: Onların mecliste olmak için ellerinden geleni yapmaları bir halk borcu, neden yapmıyorlar? Sorusu da Kürt vatandaşların bir diğer sorusu… “Bizi hapse atıyorlar.” mağduriyeti pek hoş karşılanmıyor. Bu sistemde hayatta kalıp mecliste oturmak,  sevgi ve sempati kazanmak sizin işiniz değil midir?
 
MDB: İktidarın tüm baskı ve zoruna rağmen parlamentoda halkımızın iradesini temsil görevinden hiçbir vakit kaçmadık. Mağdur psikolojisi ile meseleye hiçbir zaman yaklaşmadığımızı zira çok haklı konumda olduğumuzu da ifade etmek isterim. Sürekli milletvekili tutukluluğundan bahsediyor olmamız bir mağduriyetin ifadesinden öte bir hukuksuzluğu teşhir etme meselesidir. Çünkü ortada cidden hukuksuz bir durum söz konusu olup bunu sürekli dile getirmezsek eğer başka hukuksuzluklara da üstü örtülü de olsa cevaz vermiş oluruz. Anayasaya aykırı olduğu halde dokunulmazlıkları kaldırılan, cezaevinde olan, vekilliği düşürülen milletvekillerimiz var. Onların maruz kaldığı haksızlığı dile getirmemiz birer şahsiyet olarak milletvekillerinin maruz kaldığı bir haksızlık değildir esasen. Haksızlığa uğrayan; iradesini teslim ederek cezaevinde bulunan yahut vekilliği düşürülen arkadaşlarımızı milletvekili seçen halkımızdır. Sürekli dile getirdiğimiz itirazımız; halk iradesinin bu denli pervasız yaklaşımlarla yok sayılmasınadır.
Diğer yandan sistemde kalıp mecliste oturmak bizim işimiz değildir. Bizim işimiz bu sistemi dönüştürmek ve olumsuz gidişata dur demektir. Biz bir iddiası olan bir partiyiz. Onca yurttaşımızın sorumluluğunu aldık üzerimize. Bizim çabamız halkımızın derdine derman olmak, onların o tutkuyla bağlı olduğu değerlere sahip çıkmaktır. Emeğe, hakka, özgürlüğe, adalete, hukuka, barışa sahip çıkmaktır bizim görevimiz. Ondan öte bir görev ve sorumluluğumuz olmadığı için, doğruları gün yüzüne çıkardığımız için sesimiz kısmaya çalışıyorlar ya. Fakat hakikatin sesi gürdür, her yerden duyulur. Ne kadar bizi susturmak için çaba sarf edilirse edilsin o boşa çabadır.
 
VD: “Victim, yani mağdur psikolojisi ile peynir gemisi yürümüyor. “Ezilen halk”ı ezik ezik temsil ediyorlar” diye bir eleştiri de var. Katılır mısınız? Yorumunuzu alabilir miyim?
 
MDB: Biz her daim alnımız açık ve başımız dik bir siyaset yürüttük ve yürütmeye devam ediyoruz. Gücümüzü ise elbette haklılığımızdan ve hakikatlerden alıyoruz. Zaten bunun aksi düşünülemez. Uzun erimli yürüttüğümüz mücadelemizin esasını oluşturan şey haklılığımız ve haklarımıza kavuşma noktasındaki kararlılığımızdır. Diğer yandan ezilenlerin, sömürülenlerin, ötekileştirilenlerin partisi olduğumuzu bir kez daha vurgulamak isterim. Nitekim yürüttüğümüz mücadelenin temel dinamiği de budur. Ezilen halklar haklı oldukları için güçlüdürler ve bu gücün karşısında bugüne değin hiçbir muktedir duramamıştır. Bunun pek çok örneği dünya üzerinde yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Türkiye ise hala çeşitli denemeler yapan bir evrede. Sorunun kaynağı bilinmesine rağmen hala etrafından dolanmak gibi bir tercih söz konusu mevut egemen siyasette. Ancak sorunun kaynağı bilindiği için çözümü de bellidir ve bu çözüm elbette gerçekleşecektir. Bizim çabamız çözümün bir an önce gerçekleşmesi ve Türkiye halklarının barış ve demokrasi özleminin yerine getirilmesine yöneliktir. Nitekim mevcut iktidarın her geçen gün halklara uyguladığı baskının artmasının da nedeni halkların barış ve demokrasi talebindeki kararlılıklarındandır.  İktidar bunu gördüğü için baskı yöntemlerine başvurmaktadır. Fakat bilinmelidir ki hakikatlerin üstü örtülemeyeceği gibi ezilen halkların gücü de engellenemez.
VD: Eksik aksak fikirlerle asırlardır konuştuğumuz bu konular ne zaman nihayete erecek? Çözüm bekliyor musunuz? Elinizde imkan olsa; ilk neyi değiştirirdiniz?
MDB: Elimde imkân olsa kuşkusuz toplumu ötekileştiren, ayrıştıran, kutuplaştıran, tekçi ve eril zihniyeti değiştirmek isterdim. Temel çelişki buradan çıkıyor zannımca. Yukarda da ifade ettiğim üzere yüz yıllık ezberlerden kurtulunarak; cinsiyet, ırk, dil, din, kültür ve benzeri farklılıkları kapsayan çoğulculuğun hâkim odluğu bir arada yaşam mümkün.
“Zamanın ruhunun tam da içindeyiz”
 
VD: Zamanın Ruhu konusunu hemen hemen her konuğuma sorarım. Size de sormak isterim. Zamanın Ruhunu yakaladığınızı düşünüyor musunuz?
MDB: Zamanın ruhunun tam da içindeyiz. Zira bana göre zamanın ruhu “direniş”tir. Bunu elbette geniş yorumlayabiliriz. Zamanın ruhu tabirini anı geldiğinde bir toplumda işlemeye başlayan soyut bir takım isteklerin,  somutlaşması olarak da dillendirebiliriz. Bu anlamda aslında Türkiye toplumu zamanın ruhunun tam da içerisinde.  Barış, adalet, eşitlik, kardeşlik ve daha fazla özgürlük ile demokrasi talebi tabanda öylesine hızlı yayılıyor ki direniş ruhu ile birleştiğinde bunun önünde hiçbir gücün duramayacağını ve halkların zamanın ruhunu hep birlikte yaşayacağını öngörmek mümkün.

CEVAP VER