Veysi Dündar Ortadoğu uzmanı Ramazan Bursa ile görüştü: “Bölgede milliyetçiliğin yükselmesi dikkat çekici…”

0

Veysi Dündar her zaman gündemde olan Ortadoğu’daki siyasi gelişmeler konusunda uzman bilinen gazeteci Ramazan Bursa ile görüştü.

Ramazan Bursa kimdir?
Kudüs TV Haber Müdürü’dür. Kudüs TV’nin uzun yıllar İran temsilciliğini yaptı. Tasnim Haber Ajansı’nda haftalık Ortadoğu analiz yazıları yazıyor. Başta BBC, El Cezire, Sputnik, Rudaw olmak üzere birçok televizyon ve ajansta röportajları yayınlandı.
İran’da ne oluyor?
Veysi Dündar (VD): Uzun yıllar İran’da gazetecilik yaptınız. İsterseniz İran’la başlayalım. Uzun yıllar süren müzakereler sonrası 2015 yılında İran ile P5+1 ülkeleri arasında nükleer anlaşma imzalandı. Obama döneminde yapılan anlaşma, Trump’ın Amerika’nın başına gelmesi sonrası tek taraflı iptal edildi. Trump, İran’a yeni yaptırımlar getirdi, birçok yaptırım ise kapıda bekliyor. Diğer taraftan İran derin bir ekonomik krizin içerisinde. Ocak 2017’de halk, ekonomik gerekçelerle sokaklara çıktı ve birkaç hafta önce bu gösteriler yeniden başladı. İran’da yaşananları özetleyebilir misiniz?

Ramazan Bursa (RB): 2015 yılında İran ile P5+1 ülkeleri arasında imzalanan nükleer anlaşma tüm dünya tarafından alkışlandı. Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinin en güçlü adaylarından olan Donald Trump’ın seçim vaatlerinin başında İran’la yapılan nükleer anlaşmayı iptal etmek yer alıyordu. Seçildikten 1 yıl sonra da anlaşmayı iptal etti Trump. Anlaşmanın tarafı olan Avrupa ülkeleri ise Trump’ın aksine anlaşmaya bağlı kalacaklarını açıkladılar. Diğer taraftan Avrupa ile Amerika arasında da bir kırılganlık var. Bence İran’la yapılan anlaşmanın geleceğini Avrupa ile Amerika arasındaki bu gergin siyasetin gidişatı belirleyecektir. İran da bu durumdan gayet tedirgin.

Diğer taraftan İran, derin bir ekonomik bunalım yaşıyor. Bir taraftan 1979 İran İslam Devrimi ile gelen ambargolar devam ediyor, diğer taraftan ise nükleer anlaşma ile kaldırılması kararlaştırılan yaptırımlar kaldırılmıyor, kaldırılanlar yeniden uygulamaya konulurken yeni yaptırımlar da getiriliyor. İran’daki ekonomik krizin temel nedenini sadece ambargolara bağlamak doğru değil. Ambargolar, İran ekonomisini zorlayan en temel ve başlıca neden olsa da diğer önemli bir neden de ekonominin, İran’daki siyasi tarafların birbirlerine karşı yürüttükleri sert mücadelenin bir parçası olmasıdır.

VD: İran’daki siyasi taraflar derken; tarafları nasıl somutlaştırabiliriz? Ayrıca taraflar arasında demokratik ülkelerde iktidar-muhalefet arasındaki gibi bir mücadeleden mi bahsediyoruz?

RB: İran siyasi örgütlenmesini iki başlık altında değerlendirebiliriz: reformistler ve muhafazakarlar.
Devrim Muhafızları’nı da muhafazakar grubun belirleyici güçlerinden biri olarak ifade edebiliriz. Bu iki grup arasında, iç ve dış politikada ve diğer alanlarda ama özellikle dış politikada belirgin fikir farklılıkları var. Bu iki grup arasında yaşanan mücadelenin ana nedeni; İran’ın geleceğini kimin nasıl  dizayn edeceğidir. Yani daha net bir ifadeyle, İran İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Ali Hamaney’in vefatı sonrası İran… Mücadelenin temel nedeni bu. İran basınında ‘Hamaney sonrası İran’ ile ilgili bir şey görülmese de elit kulislerin ana tartışma konusu bu.

VD: Konuyu biraz daha açmak istiyorum. Hamaney’in ve bulunduğu makamın İran devlet sisteminde tam olarak karşılığı nedir?

RB: Ayetullah Hamaney, İslam İnkılabı Rehberliği veya diğer bir deyimle Velayet-i Fakihlik makamında bulunuyor. Polis dahil tüm güvenlik güçlerinin başkomutanıdır. Güvenlik güçlerinin üst düzey yetkililerini atama yetkisi bu makamda oturan kişiye aittir. İlaveten mesela İran dış politikasının ana hatlarını belirleme yetkisi de Velayet-i Fakih’e aittir. Yani İran devlet sisteminin bir numaralı makamıdır ve belirleyici bir güce sahiptir. Dolayısıyla Hamaney’in vefatıyla boşalacak bu makama kimin geleceği sorusu gruplar arasında keskin bir mücadeleye yol açmaktadır.
Hamaney ise karizmatik ve etkin bir liderdir. İran İslam Devrimi’nin lideri Ayetullah Humeyni olsa da; Humeyni bu makamda 10 yıl kadar durmuş, vefatı sonrası bu makama gelen Hamaney, 29 yıldır bu görevi yürütmektedir.

VD: Tekrar ekonomiye dönecek olursak, İran ekonomisi içinde bulunduğu krizden kurtulabilir mi? Ve Amerika Birleşik Devletleri yeni ekonomik yaptırımlarla ve İran petrolünün ihracını engellemekle neyi amaçlamaktadır?

RB: İran ekonomisi 39 yıldır ambargolarla darbe almış bir ekonomidir. Ülke içi mücadelenin bir aygıtı haline gelmesiyle de yaşanan ekonomik kriz daha da derinleşmiştir. İran ekonomisinin düzelmesi için acil atılması gereken adımlar ve orta vadede atılması gereken adımlar vardır. Acil atılması gereken ilk adım, ekonominin iç siyasi çekişmenin dışına itilmesidir. Ekonomi, siyasi çekişmenin bir parçası olmaya devam ettiği müddetçe tümen/riyalin dolar karşısında zayıflaması devam edecektir. İran Merkez Bankası 1 doları 4200 tümene sabitlemiş ve döviz bürolarını kapatmış olsa da piyasada 1 dolar 8 bin tümen civarında işlem görmektedir. Sürecin böyle devam etmesi halinde 1 doların 10 bin tümen olması yakın zamanda gerçekleşecektir.
Orta vadede ise atılması gereken en önemli adım ekonomik gelir çeşitliliğidir. İran, gelirinin yüzde 95’ini petrol ve doğalgaz ihracatından elde etmektedir. Bu durum İran ekonomisini dış etkilere açık bir hale getirmektedir. Son yıllarda Ortadoğu’daki petrol geliri yüksek olan başta Suudi Arabistan olmak üzere  birçok ülkenin ekonomik çeşitliliğe gitmek için hamleler yaptığını görüyoruz. Aslında Hamaney, bundan 3 yıl kadar önce ‘ekonomik gelirlerin çeşitliliğinin sağlanması’ konusunda çalışmaların yürütülmesi gerektiğini açıklamıştır.

Amerika’nın İran’la ilgili yakın gelecekte ve orta vadede iki hedefi vardır. Amerika, ambargo ve yeni yaptırımlarla İran’ın Ortadoğu’daki etkinliğini kırmak istiyor. Amerika, ekonomik yaptırımlarla İran’ı; Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’le ilgilenemez hale getirmek ve sahadan çekilmesini sağlamak istiyor. Orta vadede ise Amerika’nın hedefi İran’daki mevcut rejimi değiştirmektir. Amerika, rejim değişikliğini Irak’taki gibi askeri bir müdahaleyle değil İran’daki yerel dinamikleri harekete geçirmekle yapmayı amaçlıyor.

VD: Tüm bu anlattıklarınız çerçevesinde İran’daki ekonomik gerekçelerle yapılan eylemleri nasıl değerlendirmek lazım?

RB: Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekiyor; hem bugünlerde yapılan eylemlerde hem de Ocak ayında yapılan ve sekiz gün süren eylemlerin ilk iki gününde halk öne sürdüğü gerekçelerinde haklıydı. Ocak ayı eylemleri, İran’ın en kalabalık ikinci şehri olan Meşhed’de bir finans kurumunun batmasıyla başladı. Bu ilk batan finans kurumu değildir. Yakın dönemde 10 finans kurumu battı ve 6 milyon insan mağdur oldu. Hükümetin, mağduriyeti giderecek bir tavır içerisinde olmamasından dolayı halk Meşhed’de sokağa çıktı ve sonraki günlerde gösteriler diğer şehirlere de sıçradı. Ocak ayında yapılan eylemlerin ikinci gününde illegal örgütler de sokağa indi: Halkın Mücahitleri ve Nidal hareketi vb. Bu örgütler sokakları savaş alanına çevirmeye ve kamu mallarına saldırmaya başlayınca haklı olarak sokağa çıkan halk sokaklardan çekildi. Sokakta illegal yapılanmaların üyeleri kaldı. Geçtiğimiz haftalarda başlayan gösterileri ise esnaf başlattı. İran’ın kapalı çarşı esnafı (Bazar-ı Bozorg) tümenin dolar karşısında değer kaybetmesini protesto etmek amacıyla kepenk indirdi ve eylem gerçekleştirdi.
Değinmek istediğim bir diğer husus şu; Halkın Mücahitleri örgütünün Amerika ile bağlantısını inkar etmek mümkün değildir. Örgütün kampları bir dönem Irak’taydı. Örgütün Arnavutluk’a taşınmasında Amerika’nın yardımı olduğu biliniyor. Bizzat yardım eden Amerika’nın şahin senatörü McCain’di. 2017 yılında Arnavutluk’ta yapılan örgütün yıllık toplantısına katılan ve bir konuşma yapan McCain, ‘bu toplantıyı yakında Tahran meydanında yapacağız’ dedi. Amerika, örgütle irtibatını kesmemişti ve terör örgütleri listesinde bulunan Halkın Mücahitleri’ni listeden çıkarmıştı.
Nidal Hareketi ise Ahvaz Bölgesinde etkili, ayrılıkçı Arap milliyetçisi bir örgüttür. Suudi Arabistan’la yakın teması olan örgütün Kuzey Irak üzerinden kısmen silahlandırıldığını söyleyebiliriz. Zira Ocak ayında yapılan gösterilerde ölenlerin çoğu Ahvaz bölgesindeydi ve çoğu polis kurşunuyla öldürülmemişti.

Son olarak İran’la ilgili  şu tespiti yapmak isterim; İran’daki siyasi taraflar ekonomiyi siyasi mücadelenin dışında tutmalılar. Siyasi mücadeledeki sert üslup ve ekonominin reformistler ve muhafazakarlar tarafından mücadelenin merkezine oturtulması ekonomik krizi derinleştirecek ve ülkeyi ekonomik dış müdahalelere açık hale getirecektir. İran’da, Devrim Muhafızları’nın 28 Şubat benzeri post-modern bir müdahalesi ile karşılaşmak şaşırtıcı olmaz.

Irak’ta ne oluyor?

VD: İsterseniz biraz da Irak’ı konuşalım. Amerika’nın işgalinden sonra büyük acılar çekmiş bir ülke. İşgal ve terör Irak’ta ciddi zayiata yol açtı. Ülke toparlanmaya başladı denilirken seçim sonrası yeniden siyasi kriz baş gösterdi. Seçim sonrası Irak’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?

RB: Irak toplumu İran ve Suriye’den çok farklı. Aşiretler, güçlü aileler ve Necef havzası hem halk üzerinde hem de siyaset üzerinde çok etkili. Mayıs seçimlerinden birinci çıkan Mukteda Es Sadr, ‘yolsuzluk’ gerekçesiyle Irak medyasında yüzbinleri topladı. Mukteda Es Sadr, Irak’ın en etkili isimlerinden Saddam tarafından öldürülen Muhammed Bakır Es Sadr’ın torunu ve yine etkili şahsiyetlerden Muhammed Sadık Es Sadr’ın oğludur. Dedesinden ve babasından gelen bir etkisi vardır. Hekim ailesi de Irak’ta etkili ve belirleyici ailelerdendir.

Necef havzasının lideri konumundaki Ayetullah Es Sistani, Irak’ın en etkili şahsiyetlerindendir. Toplumun ve siyasetin üzerinde büyük etkisi vardır. IŞİD’in 2014 yılında Musul’u işgalinden sonra Sistani’nin yayınladığı fetva, Haşdu’ş Şabi’nin oluşmasının ana nedenidir. Bu bile, Ayetullah Sistani’nin etkinliğini anlamamız için yeterli bir örnektir.

Irak’ta birçok etkili aşiret ve aşiret konfederasyonları vardır. Mesela Duleymi Aşiret Konfederasyonu 100 aşiretin biraraya gelmesiyle oluşmuştur ve 3 milyon mensubu bulunmaktadır. Irak’ın en büyük aşiret konfederasyonudur. Hazreci ve Ebu Nasır gibi etkili aşiret konfederasyonları vardır.

Yine yekpare olmasa da dinamik bir Kürt nüfus vardır. Türkmenler vardır, onlar da tek parça değillerdir ama teşkilatlanmış ve dinamiktirler. Son seçimlerde ortaya koydukları tavır ne derece dinamik olduklarını göstermektedir.

Tüm bu unsurlar üzerinden sağlıklı ve gerçekçi bir Irak değerlendirmesi yapılabilir. Ayrıca gelişmelere göre bu unsurların eğilimlerindeki farklılık da hesaba elbette katılmalıdır.

VD: Seçim sonrası Irak’a gelirsek…

RB: Uluslararası gözlemciler, Mayıs 2018’de yapılan parlamento seçimleri konusunda bir önceki seçime kıyasla daha müspet raporlar yayınladı. Fakat, Türkmenlerin Kerkük ve diğer Türkmen kentleriyle ilgili itirazları vardı. Kerkük, Tuzhurmatu ve Tazehurmatu gibi kentlerde usulsüzlük yapıldığı, bazı sandıkların kaçırıldığı iddia edildi. Kerkük’te kitlesel eylemler yapıldı, itirazlar resmi mercilere taşındı. Şaibe iddiaları ve Kerkük’te yirmibeş gün süren eylemler etkisini gösterdi ve Irak Yüksek Seçim Kurulu oyların yüzde 20’sinin  tekrar sayılmasına karar verdi. Elektronik oylarla pusulaların karşılaştırılması sonrası ciddi bir sapma olduğu ortaya çıkınca konu parlamentoya taşındı. Parlamento ülke genelinde oyların yeniden sayılmasına karar verdi. Şaibe iddialarıyla başlayan süreç seçimin yenilenme talepleriyle devam etse de, seçimin yenilenmeyeceği netleşti. 12 Mayıs’ta seçimler yapıldı, fakat aradan iki ay geçmesine rağmen hükümet kurulamadı. 4’lü ittifak formülü başta olmak üzere birçok formül ortaya atıldı. En son, Mukteda Es Sadr, Haydar El ibadi’nin başbakanlığının desteklenmesi için Dava Partisi’nden istifasını istedi.
Bir taraftan hükümet krizi yaşanırken diğer taraftan savaş ve terörün yıktığı şehirlerde yaşayan halk memnuniyetsizliklerini yöneticilere duyurmak için sokaklarda.
Hizmet yoksunluğu ve elektrik kesintilerini protesto etmek için düzenlenen gösterileri kontrol altına alabilmek için Basra, Kerbela ve Necef’te sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

VD: Peki şaibe iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz, gerçeklik payı var mı?

RB: Az önce ifade ettiğim gibi Irak’ta son parlamento seçiminde elektronik oy kullanıldı. İtirazlar üzerine yüzde 20 oranında elektronik oyla pusulalar karşılaştırıldı. Ciddi anlamda bir sapma olduğu tespit edilince tüm oyların tekrar sayılmasına karar verildi. Ama sonra seçimin yenilenmemesi kararlaştırıldı.
Ama burada çok da gündem olmayan bir konuya değinmek istiyorum. Irak basınında elektronik oy sandıklarının bağlı oldukları serverin Birleşik Arap Emirlikleri’nde olduğuna dair birçok haber yayınlandı ve bu haberlere tekzip gelmedi.

Katar Krizi’nin de Doha’nın resmi haber ajansının hacklanması ve Katar Emiri’nin ağzından sahte bir açıklama yayınlanması sonucunda başladığını düşünürsek, Irak basınının serverlerle ilgili haberleri üzerine durulması gerektiğini düşünüyorum.
Yine bu konuyla ilişkili olarak, Batı’da olduğu gibi Ortadoğu’da da milliyetçiliğin yükselmesi ve Mukteda Es Sadr’ın Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile dikkat çekici temasları var.

Fars, Arap ve Türk milliyetçiliği eş zamanlı yükselişte

VD: Mukteda Es Sadr’ın Suudi Arabistan ve BAE temasları ne anlam taşıyor?

RB: Arap Baharı ile başlayan süreç ve sürecin Suriye’de vekalet savaşına dönüşmesi ile bölgede mezhepsel hassasiyetler kaşındı. İran’ın Suriye’deki varlığı, Haşdu’ş Şabi ve Suriye’deki silahlı gruplar üzerinden mezhepsel bir hassasiyet oluşturuldu. Bu hassasiyet Türkiye’de de oluştu. Türkiye’de bu süreçte selefi bir damar gelişti. Mezhepsel hassasiyet oluşturulmasıyla bir çatışmanın amaçlandığını söyleyebilirim. İsrail iç istihbarat servisi Şin Bet’in başkanının 2012’de CNN’e verdiği bir röportajda bunu net bir şekilde görebiliyorsunuz.

2015’te Rusya’nın Suriye’de aktif rol almaya başlaması, Türkiye ve İran’ın birbirlerine eleştiride bile hassas davranması ve son olarak Halep’in Suriye yönetiminin eline geçmesi ve Türkiye’nin politik tavrı ile Astana sürecinin başlaması çatışmanın önüne geçti.

2016 sonrası ise Ortadoğu’da milliyetçiliğin kaşındığını görüyoruz. Tam da bu noktada Arap milliyetçisi kimliğiyle bilinen Mukteda Es Sadr 11 yıl aradan sonra Ağustos 2017’de Suudi Arabistan’a gitti ve yeni Veliaht Muhammed Bin Selman ile görüştü. Görüşme sonrası Suudi Arabistan resmi haber ajansı SPA’nın geçtiği haberde Bin Selman’ın “Biz Şiiliğe karşı değiliz, Humeyni Şiiliğine karşıyız” ifadeleri dikkat çekicidir. Es Sadr, aynı ay içerisinde ise BAE’ne gitti ve Muhammet Bin Zayed Al Nahyan ile görüştü.

Tüm bu gelişmeler ışığında şunu belirtmek isterim; Fars milliyetçiliğine yani İran’a karşı Arap milliyetçiliği yükseltilmek isteniyor. Aynı zamanlama diliminde Türkiye’de siyasette, medyada ve hatta dizilerde dolayısıyla toplumda milliyetçi söylemlerin artması dikkat çekicidir.

CEVAP VER