Veysi Dündar İpek Çalışlar ile ‘bilinmeyen’ Atatürk’ü konuştu…

0

Tamer Erdoğan editörlüğünde YKY’den çıkan kitap çok konuşuldu. O günden beri hemen hemen her gün bir konferansta, bir panelde kitabını anlattı. Davetlerin ardı arkası kesilmiyor. İkimiz de Beyoğlu’nda ikamet ettiğimizden, söyleşiyi yapabileceğimizi varsaydık. Bu söyleşinin kotarılması bile 10 günü buldu.

Polemikten uzak durmayı yeğledi.

Tartışmasız çok titiz bir biyografi yazarı İpek Çalışlar. Dolayısıyla bu kitapta özenle yazıldı diye düşünüyorum. Sorularım geniş bir içerik ve analiz gerektirdiğinden kitaptan kimi sorular bağımsız oldu. Böyle olunca, İpek Çalışlar bana; “kimi sorular mesnetsiz olacak. Atatürk tartışmasına da girmek istemiyorum” deyince sualleri değiştirmek durumunda kaldım. Tamamen kitabın içeriği ile ilgili söyleşimizi aşağıda okuyabilirsiniz. Benim de ilk defa öğrendiğim çok ilginç detaylar var.

Bu arada kitabı okumanızı da hararetle tavsiye ederim.

Atatürk’ü yazmak…

Veysi Dündar (VD): “Anlatılması zevkli ama yazılması çok zor bir isim, dokunulmazlıkları olan bir büyük kişilikti” diyorsunuz önsözünüzde…
Atatürk’ü yazmak meşakkatli bir durum. Yazarken bir baskı hissettiniz mi? İtiraz, beğeni ya da eleştirilere ne kadar hazırlıklıydınız ?


İpek Çalışlar (İÇ):
Yazması belki de en zor isim Atatürk. Değişik hassasiyetler var. Ben yola çıktım, alır başımı giderim demek mümkün değil. Hassasiyetlerin bir kısmı aşırı olmakla birlikte çoğu da haklı. Yazdıklarım doğru, ama  aynı zamanda resmiyetten uzak olsun istiyordum, bu yüzden hep “bir başka ifade biçimi mümkün mü” diye düşünerek devam ettim.

Araştırmayı da titizliğimi zirvede tutarak yürüttüm. Kaynaklarımı sürekli dipnotlarda belirttim. Böyle olunca tek anlatıcı olmaktan çıktım.  Bilgi ve belgeyi okurun da onayına sunmuş oldum.

VD: Sayısız Atatürk kitapları var ve hala Atatürk kitapları art arda çıkıyor. Sizce Atatürk’e olan ihtiyaç neden bu kadar arttı? Bir şekilde uzun süredir devam eden bir değersizleştirme projesi mi bu ilgiyi körükledi? Ve her yazılan kitap bize tanımadığımız bir Atatürk anlatıyor. Daha anlatılamayan Atatürk var mı?

İÇ: Benim gözlemim daha farklı. Atatürk kitapları her zaman çıkıyor. Örneğin ben kitap çalışmasına karar vereli sekiz yıl geçti. Kaldı ki her yeni  çalışma başka çalışmaları doğuruyor. Atatürk’ü siyaseten bir muhalefet simgesi olarak ele alıp kitap yazma durumunu da unutmayalım. Daha anlatılmayan Atatürk elbette var. Devlet adına ya da kişisel çabalarıyla belge toplayanların elinde yeni kitaplar yazacak bilgiler olduğunu düşünüyorum.

VD: “Atatürk’e çok yakından bakmaya, klişelere mesafeli durmaya çalıştım.” diyorsunuz. Okurlar bu kitabınızı alırken, önceki biyografilerden ne tür farklarla karşılaşacaklar? Atatürk biyografilerinin en önemli eksiği hep erkeklerin verdiği detaylardan müteşekkil olması diyorsunuz. Siz ise annesinden, kız kardeşinden, Halide’den, Latife’den, Afet’ten, Sabiha’dan ve daha pek çok kadından istifade ettiniz.

Kadın nazarıyla bakış bilmediğimiz hangi Atatürk’ü gün yüzüne çıkardı?

İÇ: Atatürk’ü klişelerle anlatmak gibi kolaycı bir alışkanlığımız var. Azıcık bilgiyle çocukluğundan söz ettiğimiz Atatürk, daha etraflı bir araştırmaları hakediyor. Yeni bilgi ve anlatılar bulmak için araştırma yapmak kadar farklı açılardan bakmayı gerektiriyor. Yeni sorular sormayı da. Ben de değişik sorular sorarken kadın bakış açısından yararlandım. Cinsiyet farkı hayata ve insanlara bakışı da değiştirir. Kadınların dikkat çekmek istedikleri ayrıntılar her zaman daha farklı. Kitabın giriş sayfalarını birkaç kez yazdım. Benim kitabıma özgü bir başlangıcı olmasını önemsedim. Sonunda, Mustafa Kemal’in anne ve babasının yalnız evlilikte değil, tapu kayıtlarında da bir ortaklık içinde olmalarını çok önemsedim. Vasilis Dimitriadis’in kitabından aktardığım belge bu ortaklığın kanıtıydı. Belgelere dayanarak yazdığımı okura ilk andan iletirken, kadın-erkek eşitliğine de hassasiyetle yaklaşacağımı ifade etmiş oldum.

Klişelere gelince… Karga kovalayan çocuğu değil, neden karga kovaladığını merak ettim. Ve bunun cevabını aradım. Buldum da…

VD: “Yoksul aile, başarısız baba, karga kovalayan çocuk” alıntıları doğru değil, diyorsunuz. Bu ve benzeri farklı ne tür gerçeklerle yüzleşecek okurlar? Mesela kendi adıma söyleyeyim. İsmet İnönü’ye, Lozan’dan Latife Hanım ile evlenmek üzere yüzük sipariş ettiğini ilk kez öğrenmiş oldum.
Sizce bu önemli görüşmeler esnasında yüzük sipariş edebilme Atatürk’ün hangi yönünü açığa vurur?

İÇ: Benzeri pek çok anlatı var. Burada sıralarsam kitabı okuyanların karşılaşacağı sürprizleri harcamış olurum. Atatürk cephede toplar patlarken mektuplar yazıyor, bir kadın arkadaşından cepheye roman göndermesini istiyor.
Telgraf ile pek çok iş çözüyor. Bugünün internet siparişi gibi düşünün. Yüzükler dönemin en modern haberleşme sistemiyle ısmarlanmış ve İsmet Paşa tarafından yaklaşık bir ay gibi bir süre içinde teslim edilmiş. Parmaklarının ölçüsünü de yollamış olmalılar. İster savaş, ister yangın olsun, yüzük neredeyse vazgeçilmez bir gelenek.

Atatürk’ün özel hayatı

VD: Atatürk’ün özel hayatı annesi ve eşi ile olan ilişkisi neden önemli? Bunu öğrenmeye bu kuşağın neden ihtiyacı var? Kitabın birinci bölümünde on sayfalık yer kaplayan “Selanik, Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi” ile ilgili bilmediğimiz neler yazdınız?

İÇ: Atatürk’ün özel hayatını öğrenmek için annesini ve eşini tanımamız önemli. Ben 2006 yılında Latife Hanım kitabımı yazdığımda gördüğüm ilgi karşısında çok heyecanlanmıştım.
Atatürk’ün bir eşi olduğunu bilmeyenler bile vardı. Biyografi yazımında çocukluk ve aile hikayeleri değerli. Ben de Atatürk’e biyografi yazarı olarak yaklaşıyorum. Selanik, onun doğup büyüdüğü şehir; bu nedenle Selanik’i de anlatıyorum. Örneğin, Selanik’e gidenler kahveyi çok şekerli içtiklerini görmüştür. Ben de şöyle düşünüyorum, Atatürk neden kahvesini çok şekerli içiyor, belki Selanik’te öyle içildiği için. Sözünü ettiğiniz 10 sayfalık bölümde  ailenin çok sayıda evi olduğunu vurgulamak istedim. Atatürk’ün yoksul çocuğu olmadığını anlattım.

 

VD: Atatürk’ün doğduğu Selanik ve ilk gençliğini geçirdiği bütün Balkanlar sizce Atatürk’e nasıl bir vizyon verdi?

İÇ: Atatürk Balkanlar’da doğdu, büyüdü ve görev yaptı. Vizyonunu ise bütün Osmanlı İmparatorluğu’ndan edindi. Balkanlar’ı apayrı bir ülke gibi düşünmeyelim. Bir yöreye okul yapılıyorsa,  aynı anda başka yörelere de yapılıyor. İmparatorlukların hangi yöresinde yaşadığınız elbette önemlidir. Ama Mustafa Kemal İstanbul’da üniversite okudu ve kesintilerle de olsa İstanbul’da yaşadı.

Balkanlar’a dönecek olursak… Selanik Osmanlı’nın çok gelişmiş bir kenti. Ulaşım yollarıyla, ticari bir liman şehri olmasıyla  öne çıkıyor. Eğitim hamlelerinden çok yararlanıyor. İkinci Abdülhamid ve yerel varlıklı aileler Selanik’i ihya etmede adeta yarışıyorlar.
Bulgaristan’da kaldığı dönem Mustafa Kemal’de ciddi izler bırakıyor. Boş saatlerini Bulgaristan Meclisi Sobranya’da geçiriyor ve oturumları izliyor. Kadının sosyal hayattaki yerinden, görünür olmasından çok etkileniyor.  Operaya bayılıyor. Diplomatik hayata dahil oluyor.

VD: Langaza’daki çiftlik hayatının onun yaşamında önemli bir yer tutmuş, diyorsunuz. Hayatına etkisi nedir buradaki yaşamının ?

İÇ: Babası ölmüş bir çocuk. Derin bir üzüntü ve gelecek endişesi içinde.  Langaza’da güven buluyor. Hayvanları, çayırları, çiçekleri, ağaçları tanıyor. Gerginlikten uzak bir hayat yaşıyorlar. Eşkiya yok, şiddet yok, doğa ile iç içe. Pek çok zevki orada gelişiyor. Çiçek sulamanın bile bir maharet gerektirdiğini, güneş eğer tepedeyse çiçek sulanmayacağını öğreniyor.

Daha sonra Ankara’da kurduğu Gazi Orman Çiftliği, (Bugünkü adıyla Atatürk Orman Çiftliği) çocukluğunun Langaza’sındaki çiftlik heyecanını ona yeniden yaşatıyor.

Ve aşk acısı…

VD: Kendi Ağzından İç Dünyası başlığıyla; küçük boy defterlere tuttuğu notları paylaşmışsınız. O an aklından kalbinden geçenleri yazardı, demişsiniz. Hatta aşk acısını dillendirdiği defterin ilk sayfasında bir şarkıdan şu üç satır da yazılı.
“Cevher-i ruhumsun sen ey melek /
Hüsnünün meclubuyum şah-ı felek /
Çok değil, bir kalbi büyülenmiş eylemek /“
Bu ve benzeri notlarda insan Atatürk’ün ya da aşık Atatürk’ün farklı hangi datalarına ulaşıyoruz? İç dünyası ile ilgili gözden kaçmış ne tür detaylar var?

İÇ: Defterine aldığı notlardan sık sık aşık olduğu anlaşılıyor. Ben Makbule Hanım’ın anlatılarından Kalyopi ve Fatma Hanım’a olan aşklarını aktardım.  15-16 yaşındaki Mustafa Kemal engel tanımıyor. Beğendiği, çekici bulduğu kadına aşık oluyor. Kendisinden 15 yaş büyük Şantöz Kalyopi’yi evine getiriyor. Bir kocası olan komşuları Fatma Hanım’a aşık oluyor ve onunla evlenmeye karar veriyor.

VD: Napolyon için “Yıldırımlardan oluşan bir rahimden dünya sahasına düşmüş bir savaş dahisidir. Lakin heyhat, dünyada en kısa süren şey saadettir. Bu parlak cihanın parlak güneşi olan o koca kumandanın, çevresindeki denizin kara dalgalarının müthiş darbeleri altında inleyen bir kara parçasında, nefesini tükettiğini görmek ne matemi bir durumdur” der. Sizce asker Atatürk’ün hayatında kimler etkin olmuştur. Hangi komutanlardan etkilenmiştir. Askeri ve idari bir dahi olma yönünde nasıl yön bulmuştur?


İÇ:
Önemsediği  isimlerden bir kaçını kitabımdan aktarıyorum:
Rus liderlerinden Lenin’i sever, başında kral bıraktığı için Mussolini’yi küçümserdi. Roosevelt’e dostluk hissetmişti. Kumandan olarak Muhammed Peygamber’e, Fatih’e, Timur’a hayrandı; Napolyon’u kah sever, kah yererdi. Kartaca komutanı Anibal’in öldüğü yere bir anıt mezar yapmak istemiş ama bir türlü fırsat bulamamıştı.

 

VD: Kitabınızın son sayfasında Atatürk’ün şu sözlerine yer vermişsiniz. “Sekiz sene evvel mustarip ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Uğurlayanım yoktu. Sekiz sene sonra kalbim müsterih olarak, gülen ve daha güzelleşen İstanbul’a geldim. Bütün İstanbulluların ruhuma heyecan veren sıcak muhabbetkâr kucağıyla karşılandım” diyor.
8 yıla sığan bu başarı, bu muhabbet neyin özetidir sizce?

İÇ: İstanbul, Milli Mücadele’ye sırt çevirmemiş ama tedirgin kalmış bir imparatorluk başkenti.

Onun İstanbul’a gelişi yalnız bir kavuşma değil, onun cumhurreisi sıfatıyla İstanbul’u siyaseten geri alışının özeti.

CEVAP VER