Veysi Dündar Türkçe âşığı Sırrı Er ile görüştü: “Büyük medeniyeler şehirleriyle şöhret bulur”

0

Erdemli Yönetici, Erdemli Şehir, Erdemli İnsan!

[Başlarken: Söyleşimiz iki gün önceki yazımızın (Seçim Sathında Saadet Ne Yapmalı?) konusu olan Saadet Partisi’nden beklentilerimizle birlikte anlam kazanmaktadır. Aynı duyarlık ve hassasiyeti paylaştığımız herkesin söyleşiyi yazının bir devamı, yazıyı da söyleşinin bir ana fikri olarak konumlayacağına inanıyorum.]

İki haftalık aradan sonra röportajlara devam ediyoruz. Ara vermemize değecek kalitede bir söyleşiyi istifadelerinize sunuyorum. Kendisini 3. defa konuk alıyorum: Sevgili Sırrı Er…

“Temel Konuşma Teknikleri ve Diksiyon”, “Etkili ve Güzel Konuşma Sanatı”, “Doğru Hitabet ve Sözün Büyüsü”, “Altın Sözler ile Başarılı Konuşma Teknikleri”, “Topluluk Önünde Etkili Konuşma Teknikleri”, “Ve… Tek Hece Aşk!”, “Aşkın Sırrı!” isimli kitapları kaleme alan Sırrı Er; “Mevlâ’ya Yakarış” ve “İste Allah’tan” CD Albüm çalışmalarını da hazırlayıp, seslendirmiştir.

İstanbul Ticaret ve İstanbul Aydın Üniversitelerinde, 1976 yılında California’da kurulan Newport University International-Davranış Bilimleri Bölümünde ve İBB Sahne Sanatları Merkezinde uzun yıllar boyunca Öğretim Üyesi olarak görev yaptı. “Türkçe, Yabancı Diliniz Olmasın!” başlığı altında Milli Eğitim Bakanlığı ile ortak çalışmalar yürüttü. Lise ve üniversitelerde seminerler verdi.
 Kitapları, Ortaöğretim Sosyal Bilimler Lisesi, Diksiyon ve Hitâbet, Öğretmen Kılavuz Kitabında, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kaynakçada gösterildi. Türkiye Üstün Zekâlı ve Dâhi Çocuklar Vakfı (TÜZDEV) kurucu üyesidir. Film, reklam, belgesel ve tanıtımlarda yıllardır sesini duyduğumuz Sırrı Er; birçok Radyo ve Televizyon programında Sunucu ve Spiker olarak görev yaptı.

Yaşam, Yönetici, İlişki ve Nefes Koçu ve NLP uzmanı aynı zamanda… Üçüncü kez röportaj yapmamın sebebini anladığınızı duyar gibiyim…

Sırrı Er ile bu röportajımızda çok farklı konulara temas edeceğiz. Yaklaşan yerel seçimleri ve adayları, yöneticinin erdemi, şehre ve o şehirde yaşayan insanlara yansımasını; erdemli yaşamın bizi, insanlığı taşıyacağı faziletli hayatı konuşacağız. Her şeyin temelini “insan” olabilmek oluşturuyor. Önce “insan” olmayı, önce “insan” demeyi öğrendiğimiz vakit mesele kendiliğinden çözülecektir.

Şehir, sanatkar ve insan

Veysi Dündar (VD): Yerel seçimler yaklaşıyor. Başkan adayları açıklanıyor. Şehre talip olanlar, vaatlerini sıralıyorlar. Şehri yönetmek kolay bir iş değil. “Yaptım oldu” demenin çok ötesinde esasında.

Sırrı Er (SE): Şehir kültürdür, medeniyettir. Büyük medeniyetler, şehirleriyle kendilerini dünyaya ilan eder, tanınır ve şöhret bulurlar. Kadim şehir geleneğine baktığımızda bütün bunları zaten görürüz. Şehir ve insan… Birbirini tamamlayan iki önemli şey; Sanat ve Sanatçı… Sanatçı şehir sanatının parlayan süsüdür. Sesidir, kaynağıdır, taşıyıcısıdır, koruyucusudur, savunucusudur… Hiçbir yazar ve sanatçı yoktur ki yaşadığı mekândan ilham almasın. Hiçbir yazar yoktur ki şehre ilham vermesin.
Sanatı anlatmanın, yaşatmanın yolu önce sanatçıyı korumaktan ve sahiplenmekten geçiyor ki sanat yaşasın, var olsun…

VD: Şehri yönetecek kişi sanatçı bir ruha mı sahip olmalı, doğru mu anladım…

SE: 1867-71 yılları arasında Paris, Londra ve Cenevre’de bulunan Ziya Paşa bir şiirinde;
“İsnâd-ı ta’assub olunur merd-i gayûra / 
Dinsizlere tercîh-i reviyyet yeni çıkdı
İslam imiş devlete pâbend-i terakkî / Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıkdı” der.
(Gayretli kişiler taassubla suçlanırken / Dinsizlere özgü derin düşünce yeni çıktı.
Her işimizde millî benliğimizi unutarak, / Batı düşüncesine körü körüne bağlılık yeni çıktı.)
Mensub olduğu medeniyeti överken, bir başka şiirinde;
“Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler kâşâneler gördüm
 / Dolaştım mülk-i İslâmı, bütün viraneler gördüm” da der Ziya Paşa.
(Gezdiğim Batı ülkelerinde bayındır kentler, güzel yapılar gördüm.
Dolaştığım bütün Müslüman memleketlerini baştanbaşa yıkık, yoksul, geri kalmış gördüm.)
İki farklı şiirde Ziyâ Paşa’nın meseleyi tahlil biçimi kimileri için dengesizlik olarak düşünülüp, hezeyanlı bir bakış açısı olarak görülürken, kimilerine göre ise gerçeğin fark edilişi olarak yorumlanıyor.
Kararı okuyucuya bırakmakta fayda var.

Türkiye’nin birbirine bağlı üç büyük meselesi var; “Medeniyet, Zihniyet, Kalite ve Ciddiyet”. 2. Dünya Savaşı sırasındaki, bombardımanlarda taş taş üstüne kalmayan Londra, Berlin, Prag, Viyana, Varşova ve Tokyo’daki tarihi eserler, eskiye tamamen sadık kalınarak farklı tekniklerde neredeyse yeniden inşa edilmiştir. Böyle bir tahribata maruz kalmayan bizim şehirlerimizdeki tarihi yapıların, bilinçli olarak tarihi ve kültürel vasıflarının kaybettirilmesi, maalesef kimseyi rahatsız etmez olmuş ve adeta bu durum kabullenilmiştir.
Çin Filozofu Tao-Te’nin tarifiyle “Mimariden maksat binanın cidârı içindeki boşluktur”, yani mekândır. Biz mekânı yok ettik. Estetikten yoksun, tuhaf, betondan devasa “ucube”ler ortaya çıkardık. Şehrin erdemi; yöneticinin faziletidir. Şehirde yaşayan insanların üzerine doğmalı ki “erdem”, o şehir medeniyet ile anılır olsun.
Kâinatı, maddeyi, mânâyı anlamanın yolu insanlığın ahlâkını düzenleyen, biçimlendiren, güzelleştiren ve ruhunu yücelten hikmet dolu kutsal bir ilimdir.
Erzurumlu İbrahim Hakkı der ki:
“Musıkî hikmete dair bir fendir
Bilene bilmeyene rûşendir.
Nağme bir mantık-ı rûhânîdir
Nağmenin lezzeti vicdanîdir”
Friedrich Nietzsche “İnsan ağaç gibi yükselmek istediği nisbette kökünü derine salmalıdır.” der. Maalesef sığlık ve kalitesizlik içinde, bizim derinlerde işimiz kalmamış…

VD: Maalesef dünyayı tanıdığımızı zannedip, baktığını görmeyen, okuduğunu anlamayan eskimiş bir kafa ile modern dünyadan ve kendi kaynaklarımızdan habersiz hale geldik.

SE: Birçok düşünce insanı gibi; Turgut Cansever’in de değerini bilemedi bu ülke. Bakın meseleyi ne güzel izah ediyor: “Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz; ihmal ettiğiniz nesil, imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”
Bugün Cansever’in dediği çizgiyi çoktan geçtik.
Turgut Cansever’in, öğrencilik yıllarında başından geçen bir olay çok ilginçtir.
Prof. Oelsner, sanırım 1941 yılında ilk dersine girdiğinde öğrencilere sorar:
– Bana söyler misiniz, Türk halkı ne yapmalıdır?
- …
- Dua etmelidir!
- …
- Türk halkı ne için dua etmelidir?
- …
- Belediyenin kasalarındaki imar planlarını tatbik edecek yöneticiler çıkmasın diye dua etmelidir!
Eğer bu imar planları tatbik edilirse, bu ülke birkaç asır belini doğrultamayacaktır.
(Prof. Oelsner’in 1943 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nde şehircilik dersine başlarken öğrencileri ile arasında geçen dialog. Bkz. Cansever 1994, s. 102)
Yetmiş yıl sonra içinde yaşadığımız bu güzelim şehre bakınca Prof. Oelsner’in ne kadar haklı olduğunu görmekteyiz. Ya yeteri kadar dua edemedik, ya da bazılarımız inşaat yapmaktan dua etmeye vakit bulamadı.
Falih Rıfkı Atay, Türk gazeteci, yazar, milletvekili. Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerindendir. İzmir’in kurtuluşundan sonra Mustafa Kemâl ile tanışıp dostluğunu kazanan Falih Rıfkı Bey, özellikle Atatürk’ü yakından tanıtan anılarıyla ünlendi. 1923-1950 yılları arasında milletvekili olarak siyasette yer aldı.
Bakın neler yazmış;
Falih Rıfkı Atay Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Ankara’da geçen benzer olaylardan bahsederek; “… Sabit olmuştur ki, Mustafa Kemâl, şapka ve Lâtin harfleri devrimlerini başarabilecek kadar kuvvetli bir idare kurmuş, fakat bir şehir plânını tatbik edebilecek kuvvette bir idare kuramamıştı…” [Atay 2010, s. 528-539].

 Bizde ve onlarda şehirler

VD: Yerel Seçimlerin yapılacağı tarih yaklaşıyor. Adaylar, isimler hakkındaki düşünceleriniz nedir?

SE: İsimler üzerinde konuşmayı dilerseniz siyaset bilimcilere ve araştırmacı gazetecilere bırakalım. İdeal devlet, faziletli şehir ve erdemli insan üzerinde durmayı daha doğru buluyorum. Dünyaca ünlü şehir planlamacıları, nörolog ve psikologlar nöro-mimari adı verilen bir anlayış ortaya attılar. Onlara göre şehir planlaması insan psikolojisini derinden etkiliyor.
Araştırmalara göre yeşile yakın olduğunu bilmesi bile insanı mutlu ediyor. Çevremizde park, orman, deniz, göl varsa ruhumuz olumlu etkileniyor. Yaşanabilir şehirler listesinde üst sıralarına baktığımızda binaların deniz ve orman manzaralı olması dikkat çekiyor.

VD: Sosyalleşebilen insan daha mutlu oluyor, mutlu olan insan da çevresine zarar vermiyor. Dolayısıyla “Milleti yaşat ki devlet yaşasın” düşüncesinin ne kadar doğru ve isabetli bir yaklaşım olduğunu görüyoruz.

SE: Komşuluk ilişkilerinin zayıfladığı binlerce yabancıyla yaşadığımız şehirlerde sosyalleşmeden dolayı mutsuz oluyoruz. Bizi yakınlaştıran daha fazla sosyal alanlarla, mesela göl, nehir, orman, parklar, etkinlik alanları, ulaşım; şehir insanının nefes alacağı alanlarda kendisini daha iyi hissettiği kesin. Çoğumuz yönümüzü çevre yollarına göre hesaplarız. İstanbul’da E5 ve TEM’e göre kafamızda bir harita oluştururuz. Çünkü insan, kaybolmuş hissini daha az yaşadığı şehirlerde mutlu oluyor. Rastgele birleşen yollar değil bizi planlı yollar, sokaklar mutlu ediyor.
Mesela Viyana. Nüfusu 1,8 milyon. Yüz ölçümü 414,6 km². Şehrin her yerine serpiştirilmiş, özenle korunmuş çeşitli üslupla yapılmış opera, parlamento binası, müze gibi onlarca tarihi bina var. 
İnsanlar şehir merkezini yürüyerek bile dolaşabiliyorlar. Toplu taşıma yılda 900 milyon insan taşıyor.
Bisiklet kullanımı yaygın, haliyle trafik çilesi yok. Şehrin her yerinde dünyaca ünlü içinde göletleri çeşmeleri olan parklar var. Şehrin içinden geçen “Tuna Nehri” var. Bütün çeşmelerinden doğal kaynak suyu akıyor. Kendilerine has kahvehanelerinde insanlar sanatçılarla buluşabiliyor. Yolları dar olsa da planlı ve her yerde yön levhaları var. Belediye yapılacak her şeyi önce halka soruyor.

VD: Aristoteles bir anlatısında “Bir şehir, farklı türde insanlardan oluşur; benzer insanlar bir şehir meydana getiremez” demekte. Çok doğru.

SE: Aristoteles günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce söylediği bu sözle bize şehrin insan yaşantısındaki önemini vurgular. Gerçek şehirlerde dilin, dinin, rengin ve ırkın üstünlüğü yoktur; herkes dilediği yaşantıyı sürdürür. Şehirler insan yaşantısını şenlendirir, insanı geleceğe taşır. Unutmamamız gerekir ki, her türlü düşünce, bilim ve gelişim şehirlerde oluşmuştur.
İbni Hâldun “Mukaddime” adlı eserinde; “İnsanlar ancak göçebelik dönemini yaşadıktan sonra yerleşik bir hayat yaşamaya ve ancak bundan sonra şehir ve kasabalar kurmaya ve kaleler yapmaya başlarlar. Üstelik şehir ve kasabalar özel kurumlar olmayıp, umumun iş ve menfaati için bina edilmekte olduğundan, şehirlerde büyük heykeller, büyük yapılar ve büyük binalar vücuda getirilir…” demektedir.
Mimar sözcüğü Arapça “umrân” kökünden gelir. Umrân kelimesi dilimize bayındırlık, bayındırlaşma, medeniyet, ilerleme, refah ve saadet, mutluluk olarak tercüme edilmektedir. Bu kökten türetilen bir diğer kelime ise mâmur etme, bayındır etme, şenlendirme anlamına gelen “imar” dır. O hâlde aynı kökten gelen “mimar” sözcüğünü anladığımız ve alıştığımız üzere yalnızca yapı yapan insanlar için kullanmamak gerekir. “Mimar” insanlara refah ve mutluluk getiren, bireylerin ve yaşam çevrelerinin şenlenmesine katkıda bulunandır.
O halde şehri yönetmeye talip olan adaylarda bu hasletleri ve anlayışı beklemek, görmek bizim en doğal hakkımız olmalı.

VD: “Platon ve hocası Sokrates herkesin erdemli, ölçülü, kurallara uyan, ahlaklı ve adaletli; iyi birer insan olarak yaşadıkları zaman mutlu olabileceklerini söylemektedir. Ancak, sadece bireylerin bu şekilde yaşaması yetmez, tüm bireylerin oluşturduğu devletin de erdemli ve adil olması gerekmektedir” demekteler.
Sadece, adil bir toplumda herkes mutlu yaşayabilir. Bu gerçeği göz ardı edemeyiz. Binlerce yıl önce teşhis konulmuş.

SE: Platon’a göre insanlar iyiliği ararlar iyilik ise mutluluk demektir. Birincisi tanrısal iyi, ikincisi ise insansal iyi şeyler olmak üzere iki tür iyi vardır. Tanrısal iyi şeyler; aklı başında, ölçülü ruh uyumu, yiğitlikle birlikte olan adalet ve yiğitliktir. İnsansal iyi şeyler ise sağlık, güzellik, güç ve sağduyu ile birlikte olan zenginliktir. Bu iki tür iyiye sahip olan kişi mutludur. Platon’un ideal devletinde yasalar belli bir sınıfın değil tüm insanların mutluluğu için yapılır.

VD: İnsanlık tarihi boyunca bir yöneticide olması gereken vasıflar erdemli, bilge insanlar tarafından hep anlatılmış.

Kelile ve Dimne’yi önce Kanuni sonra 2. Abdülhamid dilimize kazandırdı

SE: Çok doğru söylüyorsunuz. Beydebâ tarafından milattan önce 3. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen Kelile ve Dimne’nin, nasihat türünde yazılmış ilk fabl kitabı olduğu düşünülmektedir.
Eserin yazılış nedeni, hükümdarlara bu dünyada iyi şöhret sahibi olmanın, iyi ve âdil bir yönetici olmanın yollarını göstermeyi amaçlayan öğütler vermektir. Beydebâ, yönetim, ahlâk, adalet, hükümdarın görevleri gibi siyasal konulardaki düşüncelerini ahlâkî öğütler şeklinde sunmakta ve bu öğütleri, çoğu fabl türündeki hikâyelerle açıklamaya çalışmaktadır.
Beydebâ adaleti en büyük erdem olarak konumlandırır. Devletin temel amacı, herkesin birbirinin hak ve hukukuna saygı göstereceği siyasal adaleti sağlamak olarak ifade edilir. Bu siyasal adalet sayesindedir ki en büyük kötülük olan zulüm ve başkalarının hakkına tecavüz engellenir. Bir hükümdar için kalıcı olan mülk değil, iyi addır ve bu da âdil ve merhametli davranarak, acelecilikten sakınarak, devlet idaresinde âdil ve uzman kişileri görevlendirerek kazanılır. Beydebâ’nın devlet idaresi konusunda verdiği öğütlerin hepsinde ortak nokta; iyi ahlâk, âdil olmanın zorunlu olduğudur. Reçete belli. Bir yöneticide olması gereken vasıflar binlerce yıl önce söylenmiş.

VD: Osmanlı Devletinde de bu kitaba değer verilmiş ve Osmanlı Türkçesine çevrilmesi konusunda ilk Kânûnî îrad buyurmuş.
Osmanlı’nın iki önemli padişahı, ilk defa Kânûnî Sultan Süleyman ve ikinci defa dilinin ağır olduğu, sadeleştirilerek tekrar çevirisinin yapılması için 2. Abdülhamid tarafından Ahmet Midhat Efendiye görev verilir.

SE: Kelile ve Dimne tercümesi Ali bin Sâlih (Kaynaklarda adı Ali Çelebi olarak da geçer) tarafından üzerinde 20 yıl çalışılarak Hümâyûnnâme adı ile Osmanlı Türkçesine çevrildi ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın baş veziri Lütfî Paşa vasıtasıyla padişaha sunuldu.
Saray kütüphanesindeki sağlam bir nüshâ verilerek güzel bir şekilde sadeleştirip, gerekirse uygun gördüğü hikmetleri açarak tekrar yazması Ahmed Midhat’tan bizzat 2. Abdülhamid tarafından istenir.

Ahmet Midhat Efendi, Sultan 2. Abdülhamid’den aldığı bu emri okuyucularına şöyle nakleder: “… meydanda bulunan basılı nüshâların yanlış oldukları hükümdarın bilgisinde olduğu gibi bizim gibi âciz miskinlerin ele geçirebilecekleri yazma nüshâların da doğru olmayacaklarını merhamet nazarı ve şahane hikmetlerine alarak kendi özel kütüphanelerinden bir nefis ve doğru nüshâyı inayet ve ihsanla ‘Ahmed Midhat işte bu nüshâyı esas tutsun da yapacağı özeti ona göre yapsın. Garip ve karışık kelimeler kullanma yüküne girişmesin. Diğer yazdığı kitaplar[ı] gibi bunu da sade, güzel ve anlaşılması kolay bir yolda yazsın, hikâyelerin neticelerinden çıkarılacak hikmetlerden uygun gördüklerini şerh ve izah etsin’ diye ferman buyurmuşlardır.”

Soruyorum, Osmanlı’yı örnek alan bu milletin yöneticilerinden acaba kaçı bu kitabı okudu? Hem de televizyonlarda en çok seyredilen “Kânûnî ve 2. Abdülhamid” iki padişahın dizileri rekora ulaşmışken…
2. Abdülhamid’i diline pelesenk edenler hiç mi merak edip, “Örnek aldığımız kişi niçin bu kitabı tekrar tercüme ettirdi, sadeleştirdi” diye kendi kendilerine sormazlar?

Ünlü hatiplerimiz

VD: Türk siyâsî tarihinden nice hatipler gelmiş-geçmiştir; Çok partili siyâsî hayata geçilinceye kadar, alternatif siyâsî partiler bulunmadığı için, siyâsî propagandaya ihtiyaç hissedilmiyordu. Tek parti, kimin nereden, mebus seçileceğine karar veriyordu. Otoriteye olan eğilimin tehlikeli boyutlara ulaşabileceğinin de göstergesi esasında.

SE: Ankara’dan hiç ayrılmadan, hayatında seçim bölgesini hiç görmeden mebus seçilenler çoktu. Bugün de böyle mi bilemiyorum. Türk Dili’nin ustalarından, Ankara Dil ve Coğrafya Fakültesi’nin unutulmaz hocalarından, eski Millî Eğitim Bakanlarından merhum Tahsin Banguoğlu, 1946 seçimleri öncesinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Fakültesi’nde Doçent’dir.
Bir rivâyete göre; Fakültedeki odasında otururken bir gün telefonu çalar, telefonun diğer ucunda devrin CHP Genel Sekreteri vardır. Merhaba faslından sonra, “Tahsin Hoca! Hayırlı-uğurlu olsun, şu andan itibaren kendinizi Bingöl Milletvekili sayınız!” Banguoğlu, “Aman efendim, ne haddime! Ben Edirneliyim, şimdiye kadar Edirne’den başka gördüğüm, İstanbul ve Ankara’dır. Edirne’den-İstanbul-Ankara trenle geliş güzergâhımda bulundukları için, Kocaeli-Bilecik ve Eskişehir’den de geçmişliğim vardır, bana göster deseniz Bingöl’ü haritadan bile gösteremem,” der. Fakat parti idaresince, Tahsin Banguoğlu’nun, Bingöl Mebusu olması uygun görülmüş, bundan Tahsin Banguoğlu’nun da Bingöllülerin de haberi yokmuş…
Siyâsî nutuklar ve hitabeler esasında çok partili döneme geçildikten sonra başlamıştır. 1946 ve 14 Mayıs 1950 seçimleri arifesinde, Celâl Bayar’ın ve Adnan Menderes’in geniş halk kitlelerine hitabeleri vardır.
1960’lı, 1970’li yılların siyâsî hatipleri şüphesiz, merhum Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit idiler. Demirel acemilik yıllarında tutuk idi. Fakat siyâsî hayatta biraz pişince, muhitten-aile’den gelen kültürünü ortaya çıkardı, tam bir polemik ve diyalog ustası haline gelmişti. Meydanlarda, salonlarda ve TBMM’sinde CHP’lileri çileden çıkaracak monologlar, diyaloglar ve polemikler ortaya koyardı.

VD: Mustafa Bülent Ecevit, şüphesiz 1970’li yılların hitabet yıldızıydı. Bülent Ecevit nezaketinden, kibarlığından asla taviz vermedi. Rakiplerine asla hakâret etmedi. En baş rakibi, Süleyman Demirel’e bile “Sayın Demirel” diye hitap etmeye devam etti. Bugün bu üslûbu mumla arar olduk.

SE: Mustafa Bülent Ecevit hayatı boyunca nezâketi ve dürüstlüğü ile tanınmış ve bu özelliklerini en kritik dönemlerde dahi koruyabilmiş bir liderdir. Ömrünün büyük bölümünü milleti ve devletine hizmet için geçirdi. Siyasi yaşamının yanı sıra gazetecilik ve şairlik kimliğiyle milletimizin gönlünde müstesna bir yeri var merhum Mustafa Bülent Ecevit’in.
“Siyâsette güçlü olabilmek, kişiliğini yitirmemek, yengiyle başı dönmeyecek, yenilgiyle de yıkılmayacak kadar az bağımlı olunmalıdır siyasete” diyen Mustafa Bülent Ecevit, sadece bir siyaset adamı değil. Yüzlerce şiire imza atmış bir şair. Eliot, Tagore ve Ezra Pound’un eserlerini dilimize kazandıran bir çevirmen. Mozart’tan, klasik Türk müziğine, notaların büyülü dünyasında gezinmekten keyif alıyor. Bir tabloyu ya da bir yontuyu saatler boyu heyecan duyarak izliyor. Bütün bu iktidar mücadelelerinin yanı sıra onu yakından tanıyanların deyimiyle “ressam annesi Nazlı Hanım’ın zarif, ince ruhlu oğlu o”.
Özellikle merhum Necmettin Erbakan ve merhum Mustafa Bülent Ecevit’in birbirlerine nezâket çerçevesinde hitapları bugün siyâset yapanlar tarafından örnek alınmalı. İki ustanın kelime ve zihin oyunları ile birbirlerine verdikleri cevaplar takdire şayandır.

VD: Türk siyâsî hayatının en başarılı siyâsî hatibi hiç şüphe yok ki, merhum Osman Bölükbaşı’ydı. Millet Partisi Genel Başkanı, televizyonların olmadığı yalnız radyoların yayında olduğu dönemlerde müthiş konuşmalarıyla yıldızlaşmıştı.

SE: Merhum Osman Bölükbaşı özel ilgi alanıma giriyor. Hacıbektaş’ta 1913’de doğan Osman Bölükbaşı, Fransa’da Nancy Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü’nde öğrenim gördü. Bölükbaşı, Türkiye’ye döndükten sonra Kandilli Rasathanesi’nde asistan ve Haydarpaşa Lisesi’nde öğretmen olarak görev yaptı. Bölükbaşı, 1946’da Demokrat Parti’ye (DP) girerek, siyasete atıldı ve Parti Genel Müfettişliğine getirildi. 1947’de DP’den ayrılan Bölükbaşı, 1 yıl sonra Millet Partisi’nin (MP) kurucuları arasında yer aldı.
İsmet İnönü ve Celal Bayar’a komplo düzenlemek iddiasıyla 1949’da tutuklanan Bölükbaşı, bir süre sonra serbest bırakıldı. Bölükbaşı, 1950 Genel Seçimlerinde Kırşehir’den MP’nin tek milletvekili olarak Meclis’e girdi. Ancak MP’nin, laikliğe aykırı davrandığı gerekçesiyle 1953’de kapatılması üzerine bir grup eski MP’liyle Cumhuriyetçi Millet Partisi’ni (CMP) kurdu ve genel başkanlığa getirildi. 1954’de yeniden Kırşehir’den milletvekili seçilince DP hükümeti, Kırşehir’i ilçe durumuna getirdi. Bu dönemde hükümete sert eleştiriler yönelten Bölükbaşı, Temmuz 1957’de TBMM’ye hakaretten tutuklandı. Kırşehir’in Haziran 1957’de il statüsüne kavuşmasının ardından Ekim’deki seçimlerde Bölükbaşı ve CMP’li arkadaşları yine milletvekili seçildiler.
1958’de DP’ye karşı güç birliği oluşturmak amacıyla CMP’nin Türkiye Köylü Partisi ile birleşmesiyle kurulan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP) Genel Başkanlığına getirilen Bölükbaşı, 1959’da 10 ay hapis cezasına mahkûm edildi. Anlayacağınız önce CHP sonra da Demokrat Partinin korkulu rüyası oluyor merhum Osman Bölükbaşı. Oğlu MHP eski Milletvekili merhum Deniz Bölükbaşı’nın hitabetinde, babası merhum Osman Bölükbaşı’nın izlerini görüyorduk meclis konuşmalarında.

VD: Osman Bölükbaşı merhum hem CHP hem DP’nin kâbusu olmuştu adeta.

SE: TRT’deki câlib-i dikkat konuşmalarından dolayı kendisine, Anadolu insanı, “Anadolu fırtınası”, “T(I)RT Osman” lakabını uygun görmüştü. Osman Bölükbaşı’nın asıl şöhreti, seçim meydanlarındaki konuşmalarıyla gelmişti. Osman Bölükbaşı’nın partisi Millet Partisi, siyâsî hayatında hiç bir zaman iktidar olamadı, iktidar ortağı da olamadı. Ama Osman Bölükbaşı hem Demokrat Parti idarecilerinin hem de İsmet Paşa’nın korkulu rüyasıydı.
Merhum, Osman Bölükbaşı, seçim meydanlarında kürsüye bavullar dolusu evrâk ile çıkar, rahat ve akıcı bir uslûpla saatlerce konuşur, konuşmaları sırasında dikkati dağılan topluluğun dikkatini toplaması için zarif latifeler yapardı. Ekim 1965 seçimlerinden bir gün önce, Taksim Meydanı’nda Osman Bölükbaşı’nın, Millet Partisi’nin mitingi vardı. Taksim Meydanı, tarihi günlerinden birisini yaşıyordu. Osman Bölükbaşı, kalabalığı görünce, “Oh!” dedi, “Sadece buraya gelenler bana rey verseler, partim çoktan iktidar olmuştu,” “Harman bizde dövülür, buğday başkasının evine gider. Düğün bizim evde yapılır, gelin başkalarının koynuna girer,” gibi espriler yapardı.

Günümüzde siyasi hitabet

VD: Sizi uzun zamandır tanırım. Alanınızda birçok başarılı çalışmaya imza koydunuz. Üst düzey insanlara Belediye Başkanları, Bürokratlar, Milletvekilleri ve bazı bakanlarımıza hitabet, davranış bilimi, renkler konusunda danışmanlık yaptınız. Talep geliyor mu bu konularda? Seçimler yaklaşıyor.

SE: İnsanı insan yapan en büyük erdem konuşabilmektir. Söylediklerimizin bizi dinleyenlerde istediğimiz etkiyi bırakabilmesi başlı başına bir sanattır. Bu sanata sahip olmayı isteyen herkesin “Hitabet” nedir sorusuna cevap araması gerekiyor. Hitabet, küçük ya da büyük topluluklar önünde yapılan etkileyici olması hedeflenen konuşmalardır. Hitabet hem kitlenin hem de yapılan konuşmanın özelliğine göre çeşitlere ayrılır. Siyâsî, Askerî, Dinî hitabet temeli oluşturur.
Hemen tüm kültürlerde ve ülkelerde en popüler hitabet türü siyâsî olandır. Seçim çalışmalarında seçmenlerin ilgisini çekmek, seçmenlere politikalarını ve vaatlerini bildirmenin en etkili yolu siyâsî hitabetlerdir. Seçim çalışmalarıyla birlikte, ülkenin karar alma merciinde bulunan meclislerde, parlamentolarda yapılan hitabetler de siyasi alanda yapılan hitabetlerdir.
Hitabet bir öfke sanatı değildir.
Bir milleti var eden sahip olduğu kelimelerdir… “Bir kelimeye bin anlam yüklediğim zaman sana sesleneceğim” diyor Özdemir Asaf…
Kelimesiz ifade, ifadesiz hitabet mümkün değildir. İyi düşünebilmenin yegâne yolu, kelimelerin büyüsünde yatar. Amerika eski başkanlarından Franklin, iyi konuşmasını, belâgatini kelimelere bağlıyor.
Kelimeler yerinde kullanılırsa konuşmanın akışı bambaşka olur.
Hitabette kelimeler o kadar etkilidir ki, dinleyicilerden tahsili en düşük insan bile hatibin kullandığı kelimenin anlamını bilmese de konuşmasından etkilenir.
Sokrates’in talebesi Eflatun, “Eğitim diye anılmayı hak eden tek eğitim, erdem eğitimidir” diyerek nereden başlamamız gerektiğine yüzyıllar öncesinden ışık tutmuştur.
“Erdemli Hatip”, “Hitabet ve Erdem” birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir bütündür.

CEVAP VER