Veysi Dündar Bayram Erzurumluoğlu ile konuştu: “Cadı avcılığının da kendine özel cazibesi vardır, tarihten biliyoruz…”

0

Bu hafta başında katıldığım bir toplantıda dinlediğim KHK’lı akademisyen Bayram Erzurumluoğlu ile bir söyleşi yapmak istedim. Son KHK raporu bünyesinde KHK’lı iki akademisyen ve bir öğretmen ile röportaj yapmaya karar vermiştim. Söyleşilerden ilkini Sn. Erzurumluoğlu ile yapmış bulunuyorum. Daha çok tarihte neler yaşandığını konuştuk. İçeriğimiz de bu minvalde şekillendi. İstifade edeceğinizi düşünüyorum.

Cadı avının dayanılmaz cazibesi

Veysi Dündar (VD): Cadı avı Batı’da yaklaşık 400 yıl aralıksız sürmüştü. Cadı avının neden, nasıl, niçin yapıldığının ve neden bu kadar uzun sürdüğünün dayanılmaz çekiciliğinden bahseder misiniz?

Bayram Erzurumluoğlu (BE):  Önce terminolojide anlaşabilmek için birtakım tanımları sunmam gerekiyor.
Cadı kimdir? Cadı ruhunu şeytana satmış, Şeytana tapan, Satanist, diabolist kişidir. Bunların oluşturduğu gruplar, yapılardır.
Şeytan kimdir? Şeytan dinsel veya siyasal erkin şeytan diye işaret ettiği kişiler, gruplardır veya bunların temsil ettiği somut veya soyut fikir ve objelerdir. Bu tanımın süjesi asla sabit değildir. Siyasi ve dinsel irade koalisyonunun takdirine göre şeytanlar melek, melekler de şeytana dönüşebilir.

Bundan sonra kolaylık olsun diye Din ve Siyaset kelimelerinin ilk heceleri birleştirip DİN-Sİ irade, DİN-Sİ iktidar diyeceğim. DİNSİ irade kime ve ne zaman şeytan diyorsa şeytan odur. Bunun tarihçesi ve gerekçesi, rasyonalitesi sorgulanamaz, çünkü DİNSİ egemenlerin aklına ve bilgisine, zavallı tabanın küçük akılları hiçbir zaman yetmez. Yakın tarihten örnek verecek olursak: günümüzde çok meşhur bir terör örgütü liderine 2012’de terörist diyenlere “kargaları güldüren” DİNSİ irade sonradan aynı şeyi yapmaya kalkan kargaları ağlatmıştır. Dinsilere, ama geçmişte “Aynı konuda şöyle, böyle yapmıştınız” demek “şeytanın avukatlığını, şeytanın destekçiliğini yapmak” olacağından, şeytanın taraftarlarının akıbetine uğramamak için susmak ve sorgulamamak mutluluktur. “Audi vide tace” yani “Görsem de, Duysam da, Susarım” kuralı daima hayat kurtarıcıdır.

VD: Ruhunu şeytana satış kontratının somut varlığı nasıl görülebilir veya bilinir?

BE: Bunun varlığını görmenin ve bilmenin tekeli tamamen ve de kesinlikle DİNSİ erk sahiplerine aittir. İmzalı kontratları yalnızca onlar bulabilir, görebilirler ve onlar okuyabilirler; üstelik bizlerin, gündüz vakti bulutsuz havada güneşi gördüğümüz gibi bunu yapabilirler. Eğer DİNSİ egemenlerin gördüğünü sıradan insanlar göremiyorlarsa bu onların sorunudur. Dinsi iradenin gözü çok keskindir. Onlar görür. Onların ne gördüğü, nasıl gördüğü sorgulanamaz. Buna akıl sır da ermez. Bunu sorgulamaya kalkanlar, sorgulanır. Nokta.

VD: Şeytanla kontrat neden yapılıyordur ve neler yazıyordur?

BE: Kontratta, kısaca, “Dinini, imanını, aklını, ruhunu, şeytana satan ve de şeytana itaat ve sadakati kabul edene, bunun karşılığında ‘zenginlik’ ve ‘uzun ömür’ verilecektir” yazmaktadır. Demek ki dinsilerin iradesi ve onayı dışında zengin olmak, uzun yaşamak, bilgi sahibi, sosyal-siyasal güç sahibi olmak da cadılık alameti sayılabileceğinden, onların onayı dışında bu tür güçlere erişenler her an cadı damgası yeme riskini taşırlar.
Cadı avcılığının dayanılmaz cazibesi hakkındaki örnekler bu çağda, bu ülkede bulunamayacağı için ben orta çağ Avrupa’sından örneklerle toplumu bilgilendirmek istiyorum.

Cadı avı Avrupa’da 1400 ve 1800 yılları arasında 400 yıl sürdü ve bir hesaba göre 500.000, başka hesaplara göre, 1, 9, 11, milyon insan yakılarak, suda boğularak, iple boğularak veya işkencelerde öldürüldü.

Bu noktada esas sorunun şu olması gerekiyor: Neticede bu “Cadılar” toplumda birilerinin anne-babası, eşi, çocuğu, arkadaşı veya komşusu idiler. Ama, 500.000- 5 milyon, 11 milyon insan çok kötü işkenceler sonrasında yakılarak, suda boğularak öldürülürken neden toplum itiraz etmedi veya edemedi?
Bu sorunun cevabının bilinmesi, bu tür toplumsal felaketlerden kurtulmanın tek yoludur. Avrupa’nın bu sorunun cevabını bulması 400 yıl aldı. İnşallah yeni dönemde aynı süreyi almaz.

Avrupa’da kimse 500.000 veya 11 milyonun işkencelerle, yakılarak öldürülmesine itiraz etmedi, edemedi, edemediler; çünkü cadılar öyle varlıklardı ki insan yüzü ile toplumla görüşür, evlenir, çocuğu bile olur, bir işte çalışabilir, kiliseye, camiye, cemaate de katılabilirdi; ama onlar gerçekte “Ruhlarını şeytana satmış, şeytani varlıklar” olduklarından, sıradan insanlara görünen yüzleri ile normal insanlarmış gibi görünürken, aslında şeytanlarıyla sinsice, gizli işler çeviren, şeytana tapan, geceleri, süpürge sopalarına binip, uzun mesafeler uçarak şeytanlarının liderliğindeki hain toplantılara, eğlencelere katılan, beğendikleri erkek ve dişi şeytanlarla ilişkiye dahi girebilen din ve toplum için tehlikeli ve sapkın, şeytani varlıklardı.

VD: Böylesine büyük tehdit karşısında, elbette, zavallı halkın kendileri için çok zararlı olan ve bu sinsi “iç düşman” olan, “içlerindeki şeytanlardan” veya şeytani varlıklardan kurtarılması gerekiyordu.

BE: Allaha şükür ki toplum çaresiz değildi, bu “sinsi cadıları” tanıyan, gören, kötülüklerini bilen, köklerini kazıyabilecek süper kahraman DİNSİ yöneticileri vardı ve Dinsilerin tam bu işler için yaratılmış özel yetileri de vardı.
Peki bu “cadıların havada uçtuğunu, bütün bu kötülükleri topluma yaptıklarını hiç gören olmuş muydu?” derseniz. Bunları sıradan kimseler zaten görmezdi ki. Ama DİNSİ’ler bunu ayan beyan görebiliyorlardı.
Zaten cadıların gerçek yüzünü DİNSİ’lerden başkası da göremezdi. Çünkü “Cadılar şeytanlıklarını içlerinde gizliyorlardı”. Sıradan insanlar onların “içlerini göremedikleri için” de bunları tanıyamaz ve bilemezlerdi. Ama kimin ruhunu şeytana sattığını ya da satmadığını Kral çıplak kıssasında olduğu gibi, sadece DİNSİ olanlar şıp diye görebiliyorlardı. Mesela, hanımının cadı olduğu tespit edilen bir koca, karısının geceleri hiçbir yere gitmediğine ve daima yanında olduğuna, gece-gündüz birlikte olduklarına yemin etse bile DİNSİ iktidar erkleri onun bir cadı olduğuna karar verdilerse o yine cadıydı ve geceleri yapılan cadılar toplantısına da düzenli katılıyordu. Ama saf eşi bunu göremiyordu veya bilemiyordu.

VD: Nasıl yani ? Bu adamın gece-gündüz birlikte olduğu, dokunduğu kadın-erkek her kimse, aslında gerçek karısı veya gerçek kocası değil miydi? Peki kimdi?

BE: Tabii ki, zavallı eşlerinin, çocuklarının, konuştukları, dokundukları varlıklar gerçekte onların kılığına giren şeytanlardı. Yani, sıradan insanlar “gördüklerine değil”, DİNSİ’lerden “dudaklarına inanmalıydılar”. Çünkü sıradan insanların gördüğü kadın, kadın değil, koca koca değil, evlat evlat değildi. Bunların böyle olduğunu eşleri, çocukları bile bilemiyordu, bilmezdi, ama çok şanslılardı ki keskin bakışlı Dinsi erk sahipleri Vatikan’dan, Tahran’dan, Pekin’den bir bakınca onların kim ve ne olduklarını, nerede ne yaptıklarını görebiliyor, şıp diye bulabiliyorlardı. Bunun için toplum dinsilere minnettar olmalıydı.

Galileo Galilei “Dünya dönüyor” demiştiVD: Bu tarif bana biraz KHK’lıları hatırlattı. Ama 21. Yüzyıl Türkiye’sinde böyle şeyler olamayacağını bildiğim için bu düşüncemin arkasında duramıyorum tabii…

BE: Bu noktada günümüzde KHK’lı bir babaya evladının sorduğu soruyu zikretmeden de geçemeyeceğim:
• “Kızım bana “Baba, sen terörist misin gerçekten?” diye sordu. O an benim için son noktaydı. Bu kadar kötü müyüm diye hissettim.”

Her ne ise konumuza geri dönecek olursak; DİNSİ’lerin cadı dediğine cadı dememek de mazallah “Dinden çıkmak”, “Vatan hainliği” olacağından bu yola girmek kimseye önerilemezdi, çünkü mazallah hem din hem de devlet elden giderdi. O sebeple, DİNSİ’lerce cadı olarak nitelendirilenleri, kadınsa kocaları, erkekse hanımları boşamalıydılar. Babalar evlatlarını, evlatlar babalarını reddetmeliydiler. Yukarıda sıralanan sinsilik, takıyyecilik, kriptoculuk gerekçeleriyle kimse kimsenin lehlerine de şahitlik edemezdi. Çünkü gözleri ile gördükleri şeyler sinsi şeytanların bir illüzyonu idi. Ama cadılaştırılanların aleyhlerine şahitlik yolu hep açıktı ve yapılabilirdi.
Bu durumda, DİNSİ iktidar, kimleri ruhunu şeytana satmış cadı olarak görmüşse onların işkence veya yakılarak öldürülmeleri için yeterli delilleri ve sebepleri var kabul edilmeliydi.

VD: Ama, cadılara yapılanların gerekli ve adil olduğunu, “DİNSİ hikmetlere” aklı ermeyen halka da gösterebilmek için, cadılar Engizisyon Mahkemelerinde yargılanır ve idam emirleri mahkemelerden çıkartılırdı her halde?

BE: Bu noktada, bütün bu canavarların ve kurtarıcıların ortaya çıkışının ne zamana denk geldiğini de söyleyeyim. Avrupa’da, Kilise ve mutlak monarşi ortaklığında yürütülen DİNSİ iktidarların eylem ve söylemlerinin sorgulanmaya başlandığı, Rönesans, Reform, aydınlanma olarak bildiğimiz zaman dilimlerine tesadüf geliyordu her nasılsa. Yani bu insanların büyük çoğunluğunun gerçekte DİNSİ iktidarın söylemlerine uymayan, kanmayan, itiraz eden muhalifleri idi, ama bunu yüzyıllarca kimse bilmedi, bilemedi, bilse de söyleyemedi. Çünkü, cadının yanında duran da cadı sayılıyordu.

VD: Örnek bir isim vermek gerekirse, meselenin gerçek yüzü herkesçe anlaşılabilir…

BE: Galileo Galilei. Hani şu yerinde sabit duran dünyaya “dönüyor” demeye kalkan, din düşmanı, sapık, şeytanın uşağı var ya, işte o da cadılardan birisiydi. “Dünya dönmüyor” deyip yeniden imana gelmese idi o da yakılarak öldürülecekti. Gerisini siz anlayın…

VD: Peki mahkeme cadının cadılığını nasıl delillendirebilecekti?

BE: Elbette bu da çok basitti. “Cadılar suçluluklarını mahkeme önünde itiraf edecek ve halkın gözü önünde yakılarak öldürüleceklerdi”. Etmezlerse ne olacaktı peki? Suçlarını itiraf edinceye kadar işkence yapılacak ve itirafları alınacaktı o kadar. Neden cadılara fazla işkence, ağır işkence yapılmalıydı? Çünkü bunlara sıradan insanların dayanabileceği seviyede işkenceler yapılırsa şeytanlarının onlara öğrettiği “sessizlik büyüsü” yüzünden suçlarını itiraf etmeden adaletin elinden kurtulabilirlerdi.
Üstelik onların işkence görürken, acılarına, itirazlarına, yalvarmalarına, bağırıp çağırmalarına da inanmamalıydı; çünkü bunlar gerçekte acıya duyarsız varlıklardı, ama şeytanları bunlara acı çekiyorlarmış gibi rol yapmalarını öğütlemişti ki, mahkemeleri kandırabilsinler.

VD: Şimdi aklıma günümüzden kötü örnekler geliyor. Hasta olduğuna kimseyi inandıramadığı için hayatını kaybedenler… Ama bizde böyle şeyler olmayacağı için bu fikrimin de arkasında duramıyorum tabii (!).

BE: Başka bir senaryo olarak, Eğer cadılar işledikleri iddia edilen suçlarından pişman olup, suçluluklarını itiraf edip, mahkemeden af dilerlerse, yani “itirafçı” olurlarsa ne olacaktı? Bunlar da öldürülmeliydiler. Çünkü bunların itiraf ve özürlerini bile kalpten değil, şeytanları öyle söylediği için yapıyorlardı. Suçlarını itiraf etmemekte direnenler ise zaten büyük balıktılar. İtirafçı olmaya direnme davranışları, şeytanın örgütündeki kıdemlerinin bir delili idi zaten. Bu sebeple ya işkence esnasında ölecekler ya da işkencenin devamında itirafları mutlaka alınıp yine yakılarak öldürüleceklerdi.

VD: Yaptığınız sunumda bütün bu tespitlerin, sorgulamaların, işkencelerin ve yargılamaların nasıl yapılacağının rehberi ve kurallarının da İspanyol Papaz Caleruega’lı Dominic tarafından kurulan Dominican Düzeni/Öğretisini takip eden Jacobus Sprenger ve Heinrich Kramer tarafından 1486 yılında yazılan, Cadıların Büyüleri veya Cadıların Balyozu olarak tercüme edilebilen “Malleus Maleficarum” kitabında belirlendiğini söylemiştiniz…

BE: Evet…

VD: Bu noktada cadıları savunmaya kalkanlar, “hak, hukuk, adalet” diyenlere ne diyeceğiz?

BE: Onlar da ancak şeytani örgütün açık veya kripto üyeleri olabilirlerdi. Bu durumda cadı damgası yiyen hiç kimsenin yanında kimse duramazdı, duran herkes onlarla aynı kafese konulurdu.

Kimin kim olduğunun bilinme tekeli, DİNSİ’lerde idi, kimin kim olduğunu veya kim olmadığını yalnızca onlar bilebilir, yalnızca onlar karar verebilirlerdi. Onların kararlarının doğruluğunu sorgulamaya kalkanların akıbetleri de onlar gibi olurdu.
Yani klasik bir; Damgala – Kriminalize et,
Yalnızlaştır – Toplumdan soyutla – Ez – Yok et sistemi uygulanıyordu.

Kilise önce cadılara inanmayı yasaklamıştı, sonra inanmamayı…

VD: Neden halkın kendi aralarında damgalanan, yalnızlaştırılan, ötekileştirilen şeytanlaştırılanlara yapılanlara itiraz etmediğini, edemediğini de öğretiyor anlattıklarınız…

BE: Konuyu daha fazla uzatmamak için bu cadı masalının Avrupa’da 400 yıl sürdüğünü, milyonlarca insanın, hayatına mal olduğunu ve de Bacon, Descartes, Locke, Spinoza, Beccaria, Diderot, Hume, Kant, Montesquieu, Rousseau, Adam Smith, Voltaire gibi düşünürler ve Copernik, Galile, Kepler gibi onlarca, yüzlerce, binlerce bilim ve düşünce adamlarının bitmeyen direnç ve gayretleri olmasa 4000 yıl daha sürebileceğini, onların bayraktarlığını yaptığı aydınlanma hareketi sayesinde aklın, bilimin, temel hak ve özgürlüklerin DİNSİ’lerin iktidarda kalmak için kullandıkları güç, iktidar ve kendi şeytani akıl oyunları karşısında kesin zaferini kazanıp “laikliği” de getirmeleri ile bitirilebildiğini söylemeliyim.

Bu arada küçük bir anekdot olarak ilave etmekte fayda var: Katolik Kilisesince, 1000’li yıllarda cadıların varlığına inanmak yasaklanmıştı. 1480 yılına gelindiğinde ise Katolik Kilisesi cadıların varlığına inanmamayı, onların ruhen ve bedenen havada uçtuklarına inanmamayı yasakladı ve aksini düşünmeyi dinsel öğretiye karşı bir suç saymıştı.

VD: Cadı avı melanetlerine birazcık daha farklı bir perspektiften bakılacak ve değerlendirecek olunursa…

BE: Cadı avları geniş ölçüde DİNSİ yönetici sınıflarca yaratılmış ve sürdürülmüş bir azgınlıktır. Ama bunun önemli bir getirisi de vardı.
Mahkûm edilen cadıların mallarına da el konulurdu. Böylece DİNSİ yöneticiler için yeni cadılar bulmak, yoksa üreterek, onların mallarını da gasp ederek semirmek oldukça cezbediciydi.

O gün bugündür cadıların sadece mallarının çekiciliği yeterli olmayabiliyor, onların sahip oldukları ilmi, dini, bürokratik makamların el değiştirmesi veya toplum üzerindeki manevi/kültürel/siyasi etkilerini de ele geçirmek gibi yeni cazibeler de ortaya çıkmıştır.
Yani, cadıların mallarına el koyma yanında ilmi, dini, bürokratik makamlarına el koymak oldukça cazibeli olabilmektedir.
Cadılık ve cadılara karşı soruşturmalar, işine gelenlerin damgalanıp tüm yönetici kadrolardan uzak tutulması kendi adamlarının kadrolaşmasını sağlamak için harika bir zemin oluşturabiliyor.
Böylece, VİP torpil artık istisna değil, kural halini de alabiliyordu
Karşı çıkmaya çalışanlar sindiriliyor ve susturuluyor.
Toplumda devamlı bir şüphe hali oluşturulup iki kişinin bir araya gelmesi engelleniyor. Böylece farklı düşünceler ve toplumsal direnç yok ediliyordu ki, cadı çılgınlığı toplumdaki bütün protesto enerjilerini dağıtmış ve parçalamıştır.

Cadı avının da bir raconu var

 

VD: Yani cadı avcılığı DİNSİ’ler için her yönü ile çok kârlı bir eylem olduğundan “Cadı avlama sistemi” alabildiğine ustaca düzenlenmiş, alabildiğine dayanıklı, alabildiğine acımasız ve inatçıydı.

BE: Cadı avcılarının, cadıların sayısını arttırması ve cadıların hayal değil gerçek, her yerde hazır ve tehlikeli oldukları inancını yayması DİNSİ’lerin eleştirilmelerini de engelliyordu. Çünkü, memlekette ne kadar yanlış giden şeyler varsa sebebi cadılar oluyorlardı. Yönetenler ve halk ise onların masum kurbanları olduklarından, yönetenleri değil de görünmez cadıları suçlamak gerekiyordu.
Böyle yapmakla o DİNSİ düzen kendisi semirirken, gelir adaletsizliğine bir son verip serveti yeniden dağıtarak, sosyal sınıfları eşitleme konusundan yoksulları hep uzaklaştırmıştır.
• Ayrıca, halkı DİNSİ’lere güvenmek zorunda bırakarak, yaptıkları yanlışları sorgulamamak konusunda şartlandırdılar.
• Cadı avı sistemi DİNSİ’lerin toplum içindeki hasımlarını tasfiyede çok yardımcı oldu.
• Orduyu, yargıyı, yönetici kadroları, haber akışını, hasılı her alanı kendilerine göre dizayn ettiler. Rakiplerini tasfiye ettiler.
• Rakiplerini tasfiye ettikleri tüm önemli noktalara kendi elemanlarını taşıdılar.
• Onları sorgulayan, tahakkümcü yönlerini ortaya koyan kesimlerden intikam aldılar.
• İş adamlarını hizaya getirdiler.
• Şeytan belledikleri okumuş yazmışları ya hapislere doldurdular veya kaçmak zorunda bıraktılar.
• Meydan çakma muhalifler veya kendi güdümlerindeki kişilere kaldı.
• Kendi çizgilerinde olmayan aydınları cezalandırdılar.
• İnsan haklarını, emeği savunan kimse bırakmadılar.
• Karşı çıkabilecek olanlar cadı avı ile ehlileştirildi. Hepsi devlete, güce mutlak biat eder hale getirildi.
•Yazı erbabı, onların örgütleri, yapılanları sorgulayabilecek durumdaki bütün kurum ve kuruluşlar kontrol altına alındı.

Geçmişten verdiğim örnekler ile cadı avcılarının gerçek hikayesini ve cadı avının DİNSİ ekler için ne kadar cazip olduğunu ümit ederim anlatabilmişimdir.

CEVAP VER