Veysi Dündar Emre Dorman ile konuştu: “İslam adına zorbalık yapmaya, din jandarmalığına soyunmaya kimsenin hakkı yoktur.”

1

Sevgili Emre Dorman kardeşimle, Mustafa İslamoğlu ile röportaj yapmaya giderken tanıştık. Ekranlardan tanıyordum onu. İslamoğlu’nun sunumu öncesi ve sonrasında muhabbetimiz kavileşti. Oluşan ünsiyet üzerine kendisine bir söyleşi talebinde bulundum.
O da bunun üzerine bana, sağolsun eve bir kargo yolladı. Meğer onlarca yazılmış kitabı varmış.
Söyleşimizi son kitabı ve İslam’ın neyi içerip neyi içermediği üzerine şekillendirdik. Çok faydalı bir söyleşi olduğuna söyleşimizi okuduğunuzda vakıf olacaksınız. Biraz uzunca oldu, ama okunmaya değer bulacağınızı biliyorum. Hayra davet, hayra vesiledir. İstifadelerinize sunuyor, iyi okumalar diliyorum.

Emre Dorman kimdir?

Acıbadem Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Temel İslâm Bilimleri Kelâm Bilim Dalı’nda hazırladığı ‘Tanrı’nın Varlığının Kanıtlanmasında Kullanılan Modern Deliller: İnsancı İlke Örneği’ başlıklı tezi ile yüksek lisans, ‘Deizm ve Eleştirisi: Tarihsel ve Teolojik Bir Yaklaşım’ başlıklı tezi ile de doktora çalışmasını tamamladı.

Acıbadem Üniversitesi’nde Felsefeye Giriş, Bahçeşehir Üniversitesi’nde ise İslâm Felsefesi ve Din Felsefesi dersleri vermekte, teoloji, felsefe ve din-bilim ilişkisi alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir.

İnsanlar Uyurlar Ölünce Uyanırlar (İstanbul Yayınevi 2011), Kur’ân-ı Kerîm’deki Temel Emirler ve Yasaklar (İstanbul Yayınevi 2011) Modern Bilim: “Tanrı Var” (İstanbul Yayınevi 2011) People Are Asleep They Wake Up When They Die (İngilizce/İstanbul Yayınevi 2012) Duanız Olmasa Ne Öneminiz Var? (İstanbul Yayınevi 2013), Dini Konularda Kendini Kandırmanın 40 Yolu (İstanbul Yayınevi 2014), Din Neden Gereklidir? (İstanbul Yayınevi 2015), Allah’a Öğretilen Din (İstanbul Yayınevi 2016), Allah’ın Parmak İzi (Destek Yayınları 2016), Kendini Kınayan Nefis (Destek Yayınları 2017), İslam Ne Değildir (İstanbul Yayınevi 2018) isimli kitapları yayımlanmıştır.

İslam ve bugünkü İslam’lar

Veysi Dündar (VD): ‘İslam Ne Değildir’ isimli son kitap çalışmanızda kırk başlık altında İslam’ın ne olmadığını göstermek istemişsiniz. Bu kitabın yazılış amacı nedir?

Emre Dorman (ED): İslam’ın kendisi ile yaygın olarak yaşanan ve anlaşılan İslam inancı arasında çok ciddi farklar olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Bugün Müslümanların önemli bir çoğunluğuna bakarak İslam hakkında doğru ve sağlıklı bilgi edinmek mümkün değil. Ancak problem Müslümanlar’da, İslam’da değil.

Bugün İslam ile birlikte anılması mümkün olmayan şeyler, İslam denildiğinde insanların ilk aklına gelen şeyler haline geldi. Çünkü İslam dini, mensupları tarafından tanınmaz ve yaşanılmaz bir hale getirildi. Bugün özellikle gençlerin İslam’dan uzaklaşması, ateizm ve deizm gibi görüşlere savrulmalarının altındaki en öncelikli sebeplerden biri, İslam ile alakası olmayan inanç ve kabullerin İslam adına insanlara sunulup savunulmasıdır.

Bu kitabın yazılış amacı İslam dini hakkında doğru bilinen yanlışlara dikkat çekmek ve İslam’ın ne olmadığından hareketle gerçekte İslam’ın ne olduğunu ortaya koyabilmektir. Çünkü maalesef bugün İslam ile ilgisi olmayan şeyler, İslam’ın temel ve kurucu ilkelerinin önüne geçirilmiş, hayatımıza anlam ve değer katmak ve doğru yolda bize kılavuzluk etmek için gönderilmiş olan din, anlaşılmaz, yaşanılmaz ve içinden çıkılmaz bir hale getirilmiştir.

Bugün Müslümanların önemli bir çoğunluğu inandıkları dini gerektiği gibi bilmemektedir. Gelenek ve kültür ile şekillenmiş din anlayışları dinin kendisini gölgelemektedir. Bu yüzden öncelikli olarak dinin kendisi ile tarih boyunca oluşan kültürünün birbirinden ayırt edilmesi gerekmektedir. Din ile kültür birbirinden ayırt edilmedikçe neyin din, neyin kültür olduğunu bilmek mümkün değildir.

VD: Din algısında bir sapma olduğunu mu ifade etmek istiyorsunuz?

ED: Böyle de ifade edilebilir. Bakın, din insan içindir; insan din için değildir. Din sorun çıkartmak için değil sorun çözmek için vardır, ama maalesef tarih boyunca din, inananları tarafından en büyük sorun haline getirilmiştir. Bu yüzden dinin kendisi ile insanların dini anlayış ve yorumlarını birbirinden ayırt etmek son derece önemlidir.

İnsanların dini çarpıtarak gerçekleştirdikleri zulüm ve haksızlık hep var olagelmiş ve sonuçta din, insanı özgürleştiren, aklını kullanmaya ve yaratılışına uygun davranmaya teşvik eden, erdemli ve ilkeli bir insan, ihlaslı ve samimi bir inanan inşa etmeyi hedefleyen bir olgu olmaktan çıkarılarak insanı köleleştiren, aklını ve vicdanını körelten, kişilik ve duruş sahibi bir birey olarak değil sürü psikolojisi ile hareket ettiren bir araç haline getirilmiştir.

Dolayısıyla İslam dini üzerindeki kara perdelerin kaldırılması ve İslam’ın ışığının insanlığa umut olması için gerçekte İslam’ın ne olduğunun ve ne olmadığının net bir şekilde ortaya konulması gerekmektedir.

VD: Peki, tam da bu noktada temel başlıklar üzerinden özetlemek gerekirse İslam ne değildir?

ED: Genelleme yaparak haksızlık yapmak istemem, ancak İslam bugün Müslümanların büyük çoğunluğunun içinde bulunduğu durum değildir. Bugün Müslümanların çoğunluğuna bakarak İslam’ın ne olmadığını anlayabilirsiniz. Esasında olması gereken tam tersidir. Yani İslam’ın ne olduğunun Müslümanlara bakarak anlaşılabilir olması gerekir. Ancak maalesef ki böyle bir durum söz konusu değildir.

Öncelikle İslam, insan aklına, vicdanına, yaratılışına yani insan tabiatına son derece uygun bir dindir. Gerçek İslam ile fıtratı bozulmamış insan arasında son derece anlamlı bir uyum vardır. Ancak İslam anlayışı ya da insan fıtratı bozulmuşsa bu uyum çatışmaya dönüşür. İnsanların Allah’tan ve dinden uzaklaşmalarının temel sebeplerinden biri de gerçekte olmayan bu çatışma halidir.

Oysa İslam anlaşılması ve yaşanılması zor bir din değildir. Allah, kullarını sorumlu kıldığı dini anlaşılmayacak ve yaşanılmayacak biçimde göndermiş olabilir mi? Şüphesiz böyle bir şey söz konusu olamaz.

İslam baskı ve zorbalık dini olmadığı gibi sevgisizlik ve merhametsizlik dini de değildir. İslam korkulacak bir din değildir. İslam, şiddet dini değildir. Geçmişten günümüze kadar Müslümanların sürekli olarak birbirleri ile savaşmaları ve birbirlerini öldürmelerini normal karşılamak mümkün mü? Şüphesiz değil. Peki sormak gerekir, dinimiz bize “inananlar kardeştir” (Hucurat Suresi 10) diyorken bu bitip tükenmek bilmeyen çatışma durumunun açıklaması ne olabilir?

İslam, kabalık, saygısızlık ve nezaketsizlik dini olmadığı gibi haksızlık ve duyarsızlık dini de değildir.

İslam adaletsizlik dini değildir. Müslümanların çoğunlukta oldukları ülkelerde adalet en öncelikli problem. Bu gerek adaletsiz gelir dağılımında gerekse adam kayırmada kendisini belirgin bir şekilde ortaya koymakta.

Yine örneğin İslam kadın düşmanı bir din değildir. Kadınlar üzerinden gerçekleştirilen uydurmalar, İslam’ın en temel değerlerine tarifi mümkün olmayacak şekilde zarar vermiştir.

Son olarak İslam, akıl, bilgi, bilim, felsefe, sanat düşmanı bir din olmadığı gibi çevreye ve hayvan haklarına karşı duyarsız bir din de değildir.

Ancak buna rağmen neredeyse tüm bu konularda Müslümanların yaşadıkları ülkelerin kırıklarla dolu bir karneye sahip olduklarını görebiliyoruz.

İslam aslı esasında denir?

VD: Sizce dinin var olmasının asıl amaç ve hedefi nedir?

ED: İslam dini özelinde ifade edecek olursak, açıkçası İslam Allah merkezli ama insan hedefli bir inançtır. İslam insan içindir. İnsanı yaratılış amacına uygun bir forma sokup, yine bu amaca uygun yaşatmak içindir. İslam inanç sisteminin en temel ve evrensel ilkeleri ile vücut bulmuş hali dindir. Din, insana, insan olduğu gerçeğini hatırlatmak, ona doğru yolda ilerleyebilmesi için kılavuzluk etmek, hayatını anlamlı ve değerli kılmak, aklını ve vicdanını köreltmesine engel olmak için vardır. “Din nedir?” ya da “Dinin amaç ve hedefi nedir?” şeklindeki sorulara verilecek en güzel cevap: “Din, erdemli, ilkeli, adalet ve merhameti esas alan insan ve toplum inşa etme projesidir” şeklinde olacaktır. Çünkü “İslam’dan neleri çekip alırsanız en temel değerlerini yani kurucu ilkelerini ortadan kaldırırsınız?” gibi bir sorunun muhtemelen en doğru cevabı: “Akıl, irade, adalet ve merhamet” olacaktır.

Din bizden, insan olmanın onuruna yani yaratılışımıza uygun davranmamızı, sorumluluk bilinci içinde duyarlı ve ilkeli bir insan olmamızı, inanmamıza rağmen Allah yokmuş gibi yaşamamamızı, insanlara güven vermemizi, adaletli, merhametli, doğru ve örnek bir birey olmamızı ister. İşte tam da bu yüzden din bizden geçici arzularımıza değil, Allah’a teslim olmamızı ister. Yaratılışımızdan bize verilmiş olan değerleri bozmadan, aklımızı ve vicdanımızı köreltmeden, yaratılışımıza ve insani değerlere bağlı kalmamızı ister.

Din, Allah ile kul arasındaki ilişkiyi belirleme noktasında bireysel bir olgudur. Özgür iradesi ile karar vererek Allah’a teslim olmak ve dini gerekleri yerine getirmek isteyen kişi, bunu bireysel olarak yapar. İnanç, bireyin kendi kişisel sorumluluğudur. Ahirette Allah’a verilecek hesap da bu bireysel sorumluluğun sonucudur. Din, ısrar değil tekliftir. Din, bu anlamda insana geniş bir özgürlük alanı tanımıştır. Dolayısıyla din, insanı tutsak etmek için değil aksine özgürleştirmek için vardır.

VD: Bu durumda size göre problem dinde değil dindarlarda mıdır?

ED: Bu soruya “dindar kimdir?” sorusu ile karşılık verilebilir. Esasen dindarlık görünür bir şey değildir. Olmamalıdır da. Dindarlık Allah ile kul arasındaki özel bir bağ ve başkalarının müdahale etmemesi gereken saf bir ilişkidir. Dolayısıyla insanlara gösterilmesi gereken şey dindarlık değil insanlıktır. Dindarlık ancak Allah’a gösterilebilir. Allah bizden insanlara karşı dindar olmamızı değil insan olmamızı ister. Çünkü insan olmadan Müslüman olmak mümkün değildir.

Din adına kimsenin baskı ve zorbalık yapma, din zabıtalığı ya da jandarmalığına soyunma hakkı yoktur. Din baskıyla yaşanacak bir şey değildir. Bakın Kuran ayetlerinde bu konuda peygamberimiz açık bir şekilde uyarılmaktadır: Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın? (Yunus 99).

Yine ayetlerde açıkça peygamberimizin dahi Kuran ile öğüt vermekle mükellef olduğu ifade edilmektedir: Sen onların üstüne bir zorba değilsin. O halde, benim tehdidimden korkanlara Kuran ile öğüt ver. (Kaf 45). Allah, elçi olarak görevlendirmiş olduğu kulunun bile diğer kulları üzerinde zorlama yetkisi bulunmadığını söylüyor ve: Yüz çevirirlerse Biz seni onlar üzerine koruyucu/bekçi göndermedik. Sana düşen, tebliğden başkası değildir. (Şura 48)

Maalesef bazı insanların dindarlığında çok ciddi problem var. Kuran’ın rehberliğinden ve Hz. Peygamber’in örnekliğinden nasipsiz edep, hayâ ve ahlak yoksunlarının dindar geçindiği, düşmanlık, kin, nefret, hakaret ve iftira saçtığı bir yerde ünlü düşünür ve şair Muhammed İkbal’in dediği gibi Müslümanlardan kaçarak İslam’a sığınmak gerekir. Yine İkbal, bu tarz kişiler için olsa gerek şöyle söylemektedir: “Senin Allah’a erişmen mümkün değildir. Zira henüz beşer (insan olma) makamı dahi senin için örtülüdür.”
Bazı kişi ve çevrelerin kendilerini dinin sahibi ya da sözcüsü olarak görerek insanları tehdit etmeye kalkmaları kabul edilebilecek bir şey değildir. Hiç kimsenin, hiçbir kurumun din adına otorite ya da temsilci olması söz konusu değildir.
Bazı Müslümanların kendilerini dinin temsilcisi sayarak başkalarının günahı ya da sevabı ile uğraşmaları son derece yanlıştır. Haram olduğu için domuz eti yemeyen herkes haksızlık, adaletsizlik, yalan, iftira, saldırganlık ve hakaretin de haram olduğunu bilmelidir.
Yine kimi zaman farklı düşündüğü ya da inanan bir insan olmadığı için birine saldırmak, ona zarar vermek veya düşüncelerini özgür bir şekilde ifade etmesine karşı olmak da bir Müslümana yakışmaz. Düşünceleri sebebiyle bir insana saldırmak, insanlıktan nasibi olmayanların harcıdır. Din için yapıldığı sanılan, çifte kavrulmuşudur.
Müslüman, düşünceden korkmaz. İslam’a ters olan düşüncelere yine düşünce ve kanıtlar ile karşı çıkar. Düşünce, bilgi, bilim, sanat ve değer üretir. Söyleyecek sözü ya da ortaya koyacak düşüncesi olmayan kişiler ise kaba kuvvete ve saldırganlığa yönelir.
İslam: Vahiy merkezli bir dindir
VD: Peygamberimiz hakkında konu açılmışken bazı çevrelerin size ve sizin gibi düşünen bazı kişilere isnat ettikleri gibi siz peygamberi devre dışı mı bırakıyorsunuz?

ED: Asla böyle bir iddiayı kabul etmek mümkün değil. Bizim için cemaat, tarikat yapılanmaları içindeki çarpıklıkları ya da şeyh-mürit ilişkilerini eleştiriyorlar diyemedikleri için peygamberimiz üzerinden bize iftira etme yoluna gidiyorlar.

Bakın şunu çok açık ve net şekilde ifade etmem gerekiyor: İslam dini peygamber merkezli bir din değil vahiy merkezli bir dindir ama peygambersiz bir din de değildir. Şunu söylemeye çalışıyorum; İslam dininin tek sahibi yani hüküm koyucusu vardır, o da Allah’tır. Dolayısıyla dinin tartışmasız tek kaynağı vardır, o da Kuran’dır. Peygamberler Allah’ın ortağı ya da Allah’ın yanında ilahi güçlere sahip varlıklar değildirler. İnananlar için güzel bir örneklik ve vahyin ışığında yol alan önderlerdirler. Hiçbir peygamber dine ekleme yapamayacağı gibi dinde olan bir şeyi de ortadan kaldıramaz. Hüküm koyma, helal ve haram belirleme yetkisi sadece Allah’ındır. Zaten peygamberimiz de kesinlikle böyle bir şey yapmamıştır.

Bizim peygamberimizi devre dışı bırakmak gibi bir derdimiz yok. Peygamberine inanmayan ya da onu yok sayan biri Müslüman kalamaz. Biz, peygamberimizi doğru anlayalım ki doğru örnek alalım istiyoruz. Çünkü onu doğru anlamadan doğru örnek almanın mümkün olmadığı açıktır.

Biz, peygamberimizden sonra onun adına uydurulan ve Kuran’a, akla ve yaratılışa uygun olmayan bir takım söz ve davranışların din adına kabul edilemeyecek olduklarını ortaya koymaya çalışıyoruz. Bu, peygamberimizi değil peygamberimiz üzerinden uydurulan şeyleri reddetmektir. Bu, bizim ürettiğimiz bir yöntem de değildir. Kuran’ın bize öğrettiği ve İmamı Azam Ebu Hanife gibi birçok âlimin de gözettiği yöntemdir. Hesap günü bundan en fazla memnun olacak kişi de emin olun peygamberimiz olacaktır.

VD: Dinde reform arayışı içinde değilsiniz o halde. Doğru mu anlıyorum? 

ED: Bilindiği gibi reform; yeniden biçimlendirme, bir şeye yeniden şekil verme ve düzeltme gibi anlamlara gelir. Ancak İslam’da reforma ihtiyaç duymak için İslam’ın yeniden şekil almaya ihtiyaç duyacak biçimde bozulmuş olması gerekir. Oysa bozulan İslam değil Müslümanlardır; sahip oldukları din anlayışlarıdır. Dolayısıyla dinin kendisinde değil, Müslümanların din anlayışında reform yapmak gerekir. Din konusunda yapılacak şey her türlü insani yorum ve anlayışlardan sıyırarak dini özüne döndürmektir. Bunun için de Kuran’ı ölçü almak gerekir. Dolayısıyla buna kendi içinde öze dönüş mücadelesi denilebilir.

VD: Peki, bu durumda hadis rivayetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Hadisler olmadan din eksik kalmaz mı sizce?

ED: Sizin de bildiğiniz gibi birçok hadis rivayeti ve aynı şekilde birçok hadis kitabı var. Sayıları az olsa da bu kitaplar içinde peygamberimize ait olabilecek sözler olması mümkündür. Ancak büyük çoğunluğunun peygamberimizden sonra çeşitli sebeplerle insanlar tarafından üretildiğini görmek gerek. Bunun tespit edilebilmesi için herkesin üzerinde ittifak ettiği tartışmasız bir ölçüye ihtiyacımız var. Bu ölçü Kuran’dır. Kuran’a, akla ve yaratılışa uygun olan bir sözün peygamberimiz tarafından söylenmiş olabileceğini kabul etmekte bir sorun yok. Ancak bundan kesin olarak emin olmamızın mümkün olmadığını da ifade etmem gerekir. Ama Kuran’a uygun olmayan bir sözün peygamberimiz tarafından söylenmeyeceğinden kesin olarak emin olabiliriz. Çünkü peygamberimizin dilinden insanlığa ilan edilen ilahi kelam Kuran ayetlerinin Allah’tan geldikleri ve peygamberimiz tarafından en güzel şekilde tebliğ edildikleri noktasında bir kuşku yok. En azından inanan ve Kuran üzerine bilgi sahibi olan insanlar açısından böyle.

Kuran’a uygun olmayan bir hadis rivayetini reddetmek peygamberimizi ya da onun Kuran ayetlerinden hareketle söylemiş olduğu hikmetli sözlerini reddetmek değildir. Bakın İmamı Azam Ebu Hanife’nin peygamberimizin hadisi olduğu nakledilen ancak Kuran’a uygun olmayan bir rivayetle ilgili tavrı son derece açık ve nettir: Ebu Hanife: “Ben buna inanmam. Benim bu sözlere inanmamam ve bu sözleri reddetmem, Nebi’yi tekzip etmek (yalanlamak) değildir. Nebi’yi tekzip etmek ancak ‘Ben Nebi’nin sözüne inanmıyorum’ demekle olur. Eğer bir kimse: “Ben Nebi’nin her söylediğine inanıyorum, ancak Nebi haksız yere konuşmaz ve Kuran’a muhalefet etmez’ derse bu, onun Nebi’yi tasdik ettiğini ve Nebi’yi Kuran’a muhalefetten tenzih ettiğini gösterir. Şayet Nebi Kuran’a muhalefet etse ve yüce Allah’a karşı haktan başka bir şey söyleseydi, yüce Allah: “Eğer Muhammed, bize karşı ona (Kuran’a) bazı sözler katmış olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra da onun şah damarını koparırdık, hiçbiriniz de onu koruyamazdınız!” (Hakka 44-47) kavline uygun olarak, onu kuvvetle yakalar ve şah damarını koparırdı.
Allah’ın Nebisi, Allah’ın Kitabı’na muhalefet etmez. Allah’ın Kitabı’na muhalefet eden kimse de Allah’ın Nebisi olamaz! Rivayet edilen bu haber Kuran’a muhaliftir. O halde Kuran’a aykırı Nebi’den hadis nakleden herhangi birini reddetmek Nebiyi reddetmek veya Nebiyi tekzip etmek değildir. Bilakis Nebi adına batıl bir şey rivayet eden kimseyi reddetmek demektir. İtham Nebiye değil, sözü nakleden kimseye yöneliktir.”

Gördüğünüz gibi bizim bu konudaki tavrımız Ebu Hanife’nin tavrı ile aynıdır. Dolayısıyla bu anlayış, bizim sonradan icat ettiğimiz bir şey değildir. Ebu Hanife’nin de kendi döneminin bazı avam hadisçileri tarafından hadis düşmanı ilan edildiğini ve gerek kendi döneminde gerekse sonradan gelen bazı hadisçiler tarafından türlü hakaretlere uğradığını hatırlamak gerekir. Bugün Hanefi mezhebinden olduklarını iddia edenlerin en azından Ebu Hanife’nin bu açıklamalarına bakarak bu hatalı tutumlarından vaz geçmeleri ve biraz insafa gelmeleri gerekir.

Hadis rivayetleri olmadan dinin eksik kalacağını düşünmek, Allah tarafından gönderilmiş olan dinin eksik olduğunu iddia etmektir. Oysa Kuran ayetlerinde açıkça bunun mümkün olmadığı ifade edilmektedir: Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim ve size olan nimetimi tamamladım; sizin için din olarak İslam’ı/Allah’a teslimiyet yolunu benimsedim. (Maide 3)

Allah’ın tüm işleri hikmetlidir ve Allah hiçbir işini eksik ya da yarım bırakmaz ki bir başkası gelip o işi tamamlasın. Hadisler tarihsel sürecin ve dönemin daha iyi anlaşılmasında kullanılabilir; ancak inanç ve hüküm konularında Kuran ayetleri dışında herhangi bir şeyin kaynak olarak alınması mümkün değildir. Kuran bizzat Allah tarafından açıklanmış ve detaylandırılmış bir kitaptır: (Bu) Ayetleri muhkem kılınmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından ‘birer birer (bölüm bölüm) açıklanmış’ (fussilet) bir Kitap’tır. (Hud 1)

Yine din adına gerekli olan her şey dinin sahibi olan Allah tarafından, başkalarının tamamlanmasına ya da düzenlemesine gerek duyulmayacak şekilde eksiksiz bir biçimde tamamlanmıştır: Rabbinin sözü hem doğruluk, hem adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur. (En’am 115)

Hadis alanında çalışma yapan bazı kişiler hadis kitaplarını Kuran’ın yanına ikinci bir otorite olarak koyuyor ve hadisler olmadan dinin anlaşılmayacağı ve eksik kalacağını iddia ediyorlar. Bu hem Allah’a hem Kuran’a hem de peygamberimize yönelik büyük bir iftiradır. Sizce peygamberimiz insanlara Kuran’ı tebliğ ederken “Bunlar Allah’ın ayetleri ama siz bunları anlamazsınız, bunların ne olduğunu size ben açıklayacağım ve sonradan gelen insanlar da Allah’ın ayetlerini benim söz ve açıklamalarım üzerinden anlayacaklar” gibi bir şey demiş olabilir mi? Şüphesiz asla böyle bir şey demiş olamaz. Peygamberler Allah’ın ortağı değil elçisidirler. Elçilik görevlerini de en güzel şekilde yerine getirerek inananlara güzel örnek olmuşlardır. Bakın din Allah’tan yani Allah’ın vahyinden öğrenilir. Bu yüzden Kuran ayetleri açıkça: Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? (Hucurat Suresi 16) diye sormaktadır.

Sorun deizm değil, İslam’ın yanlış bilinmesidir

VD: Özellikle gençlerin deizme yöneldikleri görülüyor. Deizm İslam açısından bir tehdit midir?

ED: Ülkemizde çoğunluk Müslüman olduğunu ifade etse de Allah’a ve dine inanan ancak Allah’ı ve dini hayatında belirleyici kılmayan ve sayıları azımsanmayacak kadar çok olan bir kesim var. Yapılan anketler bu gerçeği çok net bir biçimde ortaya koymakta. Pasif deistler olarak isimlendirilebilecek bu kişilerin sayısı her geçen gün artmakta. Dolayısıyla bu noktadaki sorun sadece kendisini deist olarak ifade eden kişiler ile sınırlı değil.

Müslümanlar için tehdit olabilecek şey deizmin kendisi ya da felsefesi değildir. İslam’ın yanlış bilinip uygulanmasıdır. İslam’ı doğru anlayan ve yaşamaya gayret eden biri için deizmin geleneksel dinlere yönelik itirazlarının kayda değer bir geçerliliği yoktur. Ancak İslam’ın yanlış anlaşılması ve uygulanmasının özellikle gençleri sürükleyeceği şey ya ciddi bir umursamazlık ya ateizm ya da deizmdir. Bu konuda gençlere kızmamak, onları anlamak ve onları doğru bir din anlayışı ile buluşturmak gerekir. Dinin doğru anlaşılması sorunları kendiliğinden çözecektir.

Birçok araştırmacının da ifade ettiği gibi deizmin gerçekte ne olduğu ya da hangi sebeplerden dolayı ortaya çıktığı ile ilgili net bir tarif yapmak kolay değildir. Yapılacak tarifler, deizme bakış açısına göre değişiklik gösterecektir.

Günümüzde deizm denildiğinde en yaygın şekilde anlaşılan şey, felsefi açıdan evreni yaratan ama evrene ve yarattıklarına müdahil olmayan bir Tanrı inancı, popüler açıdansa herhangi bir dini inancın reddedilmesidir.

Deizm, kökeni itibariyle Hıristiyanlık içindeki bir tartışma ve ayrılmadır. Batı düşüncesindeki deizm Hıristiyanlığın temel inançlarındaki sapmalara ve Kilisenin dünya işlerine yönelik hırs ve politikalarına dayanır. Bir günde çıkmış bir tepki değildir. Tarihsel arka planı vardır.

Ateizm ve deizmin özellikle gençler arasında popüler hale geldiği görülüyor. Birçok nedeni olmakla birlikte belki de en önemlisi İslam insanlara doğru bir şekilde anlatılmıyor ve örnek bir şekilde yaşanmıyor. Din adına uydurulanlar, gençleri deizm ya da ateizme sürüklüyor.

Kurumsal Hıristiyanlık, Hz. İsa’ya verilen saf ve doğal dinin doğasını bozarak onu tanınmaz hale soktu. Bazı insanlar, Allah ve din adına uydurulan şeyleri Hz. İsa’nın getirdiği din sanarak zamanla o dinden uzaklaşıp ateist ya da deist oldular. Bizde de benzer bir süreç yaşanmakta. İnsanlar din adına uydurulan kimi şeyleri peygamberimiz Hz. Muhammed’in getirdiği din sanmakta, dinden uzaklaşmakta ve kendisini deist ya da ateist olarak tanımlamakta. Oysa Batı’daki deizm ve ateizm Hıristiyanlığın bilinmesinden, bizde ise İslam’ın bilinmemesinden kaynaklanır. Ateizm de deizm de insanlık için bir çözüm ya da çıkış yolu değildir. Bu yüzden dinin insanlara en güzel ve en doğru şekilde anlatılması ve anlatılanlarla uyumlu güzel örneklerin çoğalması gerekir.

Gençler din adına baskı görmekten hoşlanmıyorlar. Kimi zaman öyle dini anlatımlar ile karşılaşıyorlar ki böylesi bir dinin kendilerine nefes aldırmayacağını düşünüyor ve buna tepki olarak Allah ve din ile aralarına mesafe koyabiliyorlar. Baskı, insan tabiatına uygun bir şey değil. Öte taraftan İslam, yaşanılması zor bir din de değil. Yeter ki biz İslam’ı doğru anlayalım ve insanlara doğru anlatalım. Bir de şu var tabii: Yetişkinler dini ne kadar doğru anlayıp ne oranda güzel yaşıyorlar ki, gençlerin dine ilgi göstermemesinden şikâyet ediyorlar? Önce kendimize bakmamız gerekir.
İslam, özgürlükler dinidir. İnsanı gerçek anlamda özgürleştirmek için gelmiştir. Özgür olmak, bazı kişilerin anladığı gibi dilediğini yapmak değildir. Müslüman dilediği her şeyi yapmayarak özgürleşir. Allah, kendisine ve dine inanıp inanmama noktasında dahi bizi özgür bırakmıştır.
Bakın Kuran ayetleri açıkça bu gerçeğe dikkat çekmektedir: Ve de ki: Gerçek Rabbinizden gelmiştir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. (Kehf 29). Allah tarafından insana bu şekilde bir serbestlik tanınmıştır. Çünkü Allah rahmeti gereği kullarını uyarmakta ama seçimi onlara bırakmaktadır: Hayır; çünkü o (Kuran), bir öğüttür. Artık dileyen, onu düşünüp öğüt alsın. (Abese 11-12). Dolayısıyla İslam’da insanlar üzerinde baskı kurmak ya da insanları inanmaya zorlamak mümkün değildir. Kuran’da bu gerçeğe şu şekilde dikkat çekilir: Dinde baskı, zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. (Bakara 256). Çünkü anlamlı ve değerli olan insanın özgür iradesi ile Allah’a teslim olması ve yine özgür iradesi ile dini gerekleri içten gelen bir istek ile en güzel şekilde yerine getirmesidir. Kullarına sadece Allah hesap sorabilir. İnanıp inanmamak noktasında özgür bırakılan insan, seçimlerinin ahlaki sonuçlarını üstleneceği hesap günü Allah tarafından hesaba çekilecektir. Kısacası hesap bizim işimiz değildir.
Sorunun çözümüne gelirsek…
VD: Peki dini ve felsefi konular üzerinde araştırmalar yapan bir akademisyen olarak ne gibi çözüm önerileri sunuyorsunuz?

ED: Müslümanlar olarak acilen içinde bulunduğumuz sorunlar ile yüzleşmek ve sorunların nedenlerine inmek durumundayız. Karamsar olmaya gerek yok. Bizim eşsiz bir dinimiz ve o dini en güzel şekilde yaşayarak bize örnek olmuş muazzez bir peygamberimiz var. Kuran’ın kılavuzluğunu esas alarak, Kuran’daki tüm peygamberlerin güzel örnekliğini kendimize örnek edinerek ve yaratılışımıza uygun hareket ederek hayırlı ve güzel işlerde aktif rol üstlendiğimizde sorunların da zamanla çözülebildiği görülecektir.

Din dilinin acilen normalleştirilmesi ve güzelleştirmesi gerekiyor. Gerek medyada gerekse sosyal medyada dini konularda konuşan birçok kişi birbirine saldırıp yakışıksız şekilde karalamalar yapma yoluna gidiyor. Böylece kendilerini destekleyen taraftarlarını coşturuyor ve bir nevi holiganların amigoluğuna soyunur gibi hareket ediyorlar. Çok sert ve Müslümanım diyen birine yakışmayacak üslupta yazmak ya da konuşmak dine çok büyük zarar veriyor. Sözüm ona peygamberimizin sünnetlerini şiddetle savunanların önemli bir kısmı, onun insanlara karşı saygın, seviyeli ve nezaketli duruşundan çok uzak bir görüntü sergiliyorlar.

Toplumsal birlik ve adaleti sağlamak son derece önemli. İnsanların hem devlete hem de toplumun diğer bireylerine güven duyacağı, hakkının ve hukukunun en güzel şekilde gözetileceği konusunda kuşku duymayacağı, düşüncesini, inancını ya da inançsızlığını özgür bir şekilde ifade edebileceği bir ortam oluşturmak gerekir. Üniversitelerin, eğitim kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve medyanın gelişmesi, kalitesinin artması ve özgür olması da önemli.

Kimin neyi olduğuna ya da neye inanıp neye inanmadığına bakılmaksızın işin ehline verilmesi, ehliyet ve liyakatin ön plana çıkartılması gerek bireysel gerekse toplumsal kararlarda bilenlere danışma kültürünün yaygınlaştırılması gerekir. Böylece hem haksızlıkların önüne geçilmiş hem de toplumsal huzur ve güven ortamı sağlanmış olur.

Nitelikli ve kaliteli bir eğitim çok önemli. Her şeyden önce insan olmayı öğrenmek ve öğretmek gerek. Ezbere dayalı ve kişiyi konunun içine dahil etmeyen bir eğitim sisteminin insanları ve yeteneklerini körelttiğini görmek gerek. Okuyan, araştıran, sorgulayan, eleştiren ve gerçeği bulmayı hedefleyen, farklı düşüncelere karşı saygılı olan bir nesil inşa etmek gerek.

Bilim ve teknolojinin önemini de fark etmek ve bu konulardaki gelişmeleri yakından takip etmek, hatta takip etmekle de kalmayarak gelişmelere dahil olmak gerek. Bilimin ve bilginin gücünü görmezden gelen toplumların hali ortada.

Öte taraftan sanatın ve sporun da insanlar üzerinde yadsınamaz bir etkisi olduğu tartışılmaz bir gerçek. Müslümanlar özellikle sanatsal faaliyetlerde çok gerideler. Sanatın gücünü ve etkisini iyi değerlendirmek gerekir.

Felsefe eğitimi de son derece önemlidir. Hangi alanda eğitim verilirse verilsin insanlara mutlaka felsefi bir alt yapı kazandırmak gerekir. Allah’a ve dine karşı bazı felsefi iddiaların olması bizim felsefeye düşmanlık etmemizi gerekli kılmaz. Söz konusu iddiaların çürütülmesi için de pekâlâ felsefe kullanılabilir.

Söylenecek çok şey var ama daha fazla uzatmamak adına son olarak kadınların toplum içindeki rolünün son derece önemli olduğunu vurgulamak isterim. Kadınların her alanda aktif görev almaları ve her türlü üretime dahil olmaları gerekir. Kadını pasifleştirmek demek toplumun yarısını ya da başka bir ifade ile ümmetin yarısını pasif kılmak demektir. Bazı kişi ve çevrelerin iddia ettiği gibi kadının yeri evi ile sınırlı değildir. Hayatın her alanında kadınların zekâ ve becerilerini ortaya koymaları ve insanlığa artı değer katmaları için çalışmak ve toplumdaki önyargıları kırmak gerekir.

Emre Dorman’ın telif ettiği kitaplar..

1 YORUM

  1. Dinlerin özellikle İslam’ın gelip saplandığı açmaza şaşıranlara şaşırmamak elde değil…
    Tarihselcilerin yapmak istedikleri değerli açılım çabası da bence bir işe yaramayacak…
    Çünkü İslam ait olduğu toplumun prangasıdır…
    Özellikle Arapların ve nedensizce de Arap kültürüne neredeyse tamamen yabancı ve ters olan bizlerin…

    Allah dediğimiz ulûhiyet bile Kâbe’deki en üstün putun adı iken, Allah ile Tanrı’yı özdeşleştirmek ancak İslam dininin demir kafesine girmekle mümkün olabilir…
    Tanrı imgesi mutlak bir özgürlüktür oysa…

    Tanrı’yı insani bir dünyevileşmenin içine celp etmek, insanın kendine tapınmasına karşılık gelebilir ancak…
    İnsan sadece ve ancak kendine tapınır…
    İnsan din yoluyla Tanrı’yı ele geçirerek onu evcilleştirir…
    İnsan Tanrı’nın mutlak özgürlüğünü dahi kendine yamayıp onu kendisine bağımlı kılarak esir eder…
    Bu yüzden asıl mesele Tanrı’yı insandan kurtararak özgürleştirmektir.

    Dinin vazettiği insanın kulluğu gizli bir mitostur…
    Bu nedenle din kutsaldan çok, sosyolojik bir gerçekliğe içkindir…
    Ve bu yüzden din tamamen seküler bir anlam ifade edebilir…

CEVAP VER