Veysi Dündar Saadet’ten Adıyaman BB adayı Ahmet Faruk Ünsal’la konuştu: “İnsanları korku ikliminden çıkarmak için mücadeleyi sürdüreceğiz”

0

“Dava partisiyiz diye yola çıkan Akparti artık ibretlik bir serüven olmaya aday.”

Bu sözler Saadet Partisi Adıyaman BB adayı Ahmet Faruk Ünsal’a ait. Yakın zamanda söyleşi yaptığımız KHK’lı akademisyen Fatma Bostan Ünsal’ın eşi aynı zamanda. Haramın dahi iktidar süzgecinden geçerek teşhis edildiği günlerdeyiz. AKP’nin sosyal yardım ağı ile tahkim ettiği oy tavanının altında zamanında Ahmet Faruk Ünsal’ın da emanet ettiği bir taban var. Bu tabanın olan bitene ve AKP’nin MHP ile kurduğu ittifakın gölgesinde yine Ünsal’ın ifadesi ile “toplumda kutuplaştırmayı her geçen gün derinleştiren” bir yaklaşıma itirazı dillendiren bir sözcüsü Ünsal. Kendisi ile güncelin karamsarlığını aşmanın yollarını konuştuk.

Ahmet Faruk Ünsal kimdir

Diyarbakır’da doğdu. Sakarya Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Türk Havacılık Sanayi’nde (TAİ) makine mühendisi olarak çalıştı. 2002 yılında yapılan Türkiye genel seçimlerinde AK Parti’den 22. dönem Adıyaman milletvekili seçildi. 28 Ocak 1991 tarihinde kurulan İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği’nin (Mazlumder) eski genel başkanıdır.

Ahmet Faruk Ünsal, KHK’lı akademisyen Fatma Bostan Ünsal ile evlidir.

Veysi Dündar (VD): Bu karikatür size ne anlatıyor ?

Ahmet Faruk Ünsal (AFÜ): Karikatür insanoğlunun doğa ile giriştiği mücadelenin hazin öyküsüne dair çarpıcı mesajlar veriyor. Doğaya müdahale ve plansız kentleşmenin ortaya çıkardığı felaketler bizi her geçen gün daha fazla teslim alıyor. Modern çağın toplum hafızası üzerinde kurduğu tahakküm, yaşadıklarımızdan ders çıkarmamızı imkansız hale getiriyor. Depremler, seller, tsunami, hortum ve bir çok doğa olayında yaşanan zarar ve kayıpların insanoğlunun yaşam alanlarına müdahalesinden bağımsız olduğu öne sürülemez. Karikatürde, beton imparatorluğu tarafından hayatımızı terke zorlanan doğanın son ana kadar direnip kendisine en ufak yaşam alanı kalmadığını görünce şehirlerimizi terk etmeye zorlandığını görüyoruz. Doğa giderken bavulunda bizim için olmazsa olmaz her şeyi götürüyor. Beton bloklar içerisinde olan bitene anlam vermeye çalışan toplumun görmezden geldiği her anın, gelecekte ödemek zorunda kalacağımız beşeri maliyetlere yol açacağını unutmamak lazım. Ülkemizde imar, kentleşme ve doğaya dair hoyratlığımızın alışkanlık haline gelmesi de kurumsallaşması da bu felakete bizi daha da hızla yaklaştırıyor. Betonların üstüne yeşil peyzajı yaparak vicdan rahatlatmaya çalışıyoruz.
Bir yol ayrımındayız, ya özeleştiri yaparak aynı hatalardan uzaklaşarak doğayla barışacağız ya da betonlaşma ve rant uğruna yok ettiğimiz doğanın intikam almasına mani olamayacacağız. Üçüncü bir yol yok…

12 Eylül 1980’den bugüne…

VD: 1963 doğumlusunuz. 1980’de 17 yaşında idiniz. Türkiye bugünlere 12 Eylül’ün yarattığı dengesizlikler nedeniyle geldi diyebilir miyiz? 12 Eylül hiç bitmemiş gibi geliyor mu?

AFÜ: 12 Eylül anlayışı halen yaşıyor. Bunu inkar etmek için 12 Eylül uygulamalarının ortadan kalktığına dair yaygın bir inanç olması gerekiyor. Ak Parti kurulduğu dönem ve sonrasında belli bir demokrasi iddiası taşıyordu. Tahakküm ve vesayete karşı mücadele eden, parti kapatma davasıyla karşılaşan bir parti, şu anda devletin merkezine oturmuş durumda. Sadece devletleşmesi değil aynı zamanda ittifak kurduğu ortağı MHP ile birlikte toplumdaki kutuplaştırmayı her geçen gün derinleştiren bir anlayışa sahipler. Yargı kararları, yargı-iktidar ilişkileri, ihraçlar ve güçlüye dayanan resmi söylemin dışında konuşmanın zorlaşması gibi durumlara bakınca Kenan Evren’in ruhunun şad olmadığını söylemek için hiçbir sebep yok. Tahkim edilmiş bir 12 Eylül anlayışı mevcut iktidar ile kendisini yeniden üretti.

VD: Eşiniz kendisiyle yaptığımız söyleşide AKP’nin 2015 sonrası için şu cümleleri kullandı: “2015 sonrasında AK Parti gittikçe artan oranda kendi tabanına dayanma pratiği geliştirdi ve camia da kendisinden beklenenleri yapanların çeşitli şekillerde ödüllendirildikleri, bağımsız ve eleştirel tutum takınanların ise bırakın ödüllendirilmeyi çeşitli şekillerde cezalandırıldığını gördü.” 

Siz buna katılıyor musunuz ?

AFÜ: Önceki soruya cevabımda değindiğim üzere tabanın hassasiyetlerinden ziyade devletin merkezine oturmanın ve bu imtiyazı sonsuza kadar sürdürme gayretinin verdiği bir anksiyete var. Demokrasi, özgürlük, hak, adalet kavramları iktidarın ve onun hoparlörü konumundaki ana akım medyanın “beka, devlet’’ sesleri altında eziliyor. Ak Parti kendisini siyasi zirveye taşıyan vatandaşların gündeminden koparak kör bir devletçi-milliyetçi söyleme doğru savruldu ve kararlılıkla bu yolda ilerleyişini sürdürüyor. Ak Parti demek artık kusursuz biat demektir. Erdoğan’ı tek kelimeyle eleştirenin o çatı altında kalmasına asla müsaade edilmez. Alışılagelmişin dışında bir lider kültü kuruldu. Zaman zaman Ak Partililerin demeçlerinde ‘’Ul-ül Emir, Allah’ın bütün vasıflarını kendisinde toplamış bir lider’’ ifadelerini duyuyorsunuz. Dolayısıyla böyle bir zihnin eleştirellik ve istişare ile kendisini onarmasını, yenilemesini beklemek ham hayaldir. Eleştirenler mukaddesata dayalı kötü sıfatlar ile nitelendirilerek itibarsızlaştırılıyor. Erdoğan’ın yanlışına yanlış diyebilen herkes artık onun çok uzağında. Bu süreçte bu açıkçası bence bir ödüldür.

VD: 2015 sonrasında AK Parti’nin MHP ile ortaklık yaparak geldiği süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

AFÜ: 7 Haziran seçimleri Türkiye siyasi tarihinin önemli kırılma noktalarından biridir. 13 Yıl ülkeyi tek başına yöneten iktidara halk sarı kart gösterdi. Tek başına iktidar kurma imkanını elinden aldı. İktidar mevcut sıkışmışlıktan kurtulabilmek için istikrarsızlık algısını kitle iletişimi ile yaygınlaştırarak olası bir koalisyonun kaos simülasyonunu topluma gösterdi. Oysa o dönem kurulacak bir koalisyon toplumun nefes almasına imkan sağlayabilirdi. Bunun yerine kapalı kapı diplomasisi ve algıyla bir süreç yürütüldü. Ak Parti’yi MHP ile tam anlamıyla buluşturan süreç bir yandan Rojava’daki gelişmeler iken diğer yandan Suruç ve Gar patlamalarının ve hendek barikat çatışmalarının yaşandığı süreçteki dehşet duygusudur. 15 Temmuz darbe girişimi ise son bir kaç yılını yoğun güvenlik kaygısı ile geçirmiş bir toplumda MHP’nin ideolojik söyleminin temeli olan güçlü devlet ve güçlü lider söylemi ortaklığında iki tabanı buluşturan bir imkana dönüştü.

Saadet Partisi’nin misyonu

VD: Ben Saadet Partisi’ni AKP’nin tabanını altından çekme misyonu ile görevli olarak düşünüyorum. Türkiye’de dindarlığın AKP’ye emanet ettiği mirasın ciddi bir erozyona tabi olmasını bunu daha iyi kimse anlatamaz kanısındayım…

AFÜ – Belki de dindarlığın birilerine emanet edilmesi sorunun özünü oluşturuyordur. Ak Parti baskıların ortadan kaldırılması, insanların fikirlerini özgürce ifade etmesi ve farklılıklarıyla yaşama kültürünü hedefleyerek yola çıkmıştı, bu serüvende dini argümanları ve dindarlığı da kitleyi konsolide etmek için sıklıkla ön plana çıkardı. Ancak mutlak iktidar anlayışı herşeyi çürüttüğü gibi kullanılan “dindarlık ve dini değerler’’ argümanlarını da erozyona uğrattı. Konuya daha farklı bir bakış açısı katarsak, yöneticinin adil olmasını değil Müslüman olmasını arzulayan bir kitle söz konusu; haliyle yönetici kendisini Müslüman olarak tanımladığında da adalete ve ahlaka dair somut bir iddia taşımasına gerek kalmayabiliyor. Ak Parti bunun en canlı pratiğidir.

VD: Bu Adıyaman’da ciddi bir seçim alternatifi İstanbul’da ise daha çok mevziyi genişletmek anlamına gelir mi?

AFÜ: Adıyaman’da Türkiye siyasi hayatının hiç alışık olmadığı bir etkileşimden bahsedebiliriz. Partiler demokratikleşmeye dair iddialarını ortaya koyarken, tabandan merkeze yükselen bir halk gücü kurmayı arzuluyoruz derler, ancak her seferinde merkez tabana galebe çalar. İşte ilk kez parti tabanları aidiyetlerini terk etmeden ortaklaşmaya dair yerelden bir ağ örmüş oldular. Adaylığımız parti merkezlerinin bir araya gelerek değil, Adıyaman’daki halkın kendisini temsil noktasında ortaklaşma arayışının sonucudur. Bu girişimin Adıyaman’da halkımızı yönetime taşıyacağından şüphem yok. Bu öngörümüz gerçekleştiğinde Türkiye ve hatta Ortadoğu’da yeni bir model olacağımızı düşünüyorum. “İstanbul’u kazanmak, Türkiye’yi kazanmaktır” sloganı zihinlere yerleşmiş bir ezberdir. Bu sefer sloganı “Adıyaman’ı kazanmak, Türkiye’yi kazanmaktır” şeklinde değiştireceğiz. Her ne kadar 16 Nisan referandumunda Ankara ve İstanbul’u kaybeden iktidar tartışmalı bir evet sonucuna ulaşsa da yerel seçimlerin daha farklı bir ruha sahip olduğunu düşünüyorum. İstanbul’da da CHP ve Sayın İmamoğlu’nun seçimi kazanması iktidarın kamu gücü çıkarıldığında toplumda rağbet görmediği gerçeğini gözler önüne serecektir. İstanbul seçiminin bu anlamda sembolik bir değeri olduğu kuşkusuz.

VD: Erdoğan partinizi hem küçümsüyor hem de rahatsızlık duyuyor. Önceki soru ile birlikte bakacak olursak bunun sonu nereye varacak?

AFÜ: Küçümseme kibirin uzantısıdır. İktidar toplum ile bağını ve hakikat kaygısını yitireli çok oldu. Saadet Partisi geneldeki siyasi tarzıyla kutuplaşmaya karşı mutedil bir dil kullanıyor ve bu durum toplumda kabul görüyor. Kutuplaştırmaktan başka siyasi sermayesi kalmayan bir yapının partimizi hedef alması elbette şaşırtıcı değil. Ak Parti’nin ülkeyi yönetim krizine soktuğunu düşünen önemli bir kitle partimize yönelmeye başladı. Sanırım anketlerde bu net bir şekilde görülüyor. Erdoğan’ın öfkesini ve kibirini, bu bağlamda okumak mümkün.

VD: AKP Saadetten aldığı arsayı imara açıp rezidans, avm, plazayı kondurup kenarına sığıştırdığı cami ile oy devşirme lüksünü ne zamana kadar devam ettirebilecek?

AFÜ: İstanbul ve tüm metropoller artık insanların nefes alamadığı beton bloklara dönüştürüldü. Akp’nin ihya ettiği inşaat sektörü ile yeşil alanlar ranta tek tek teslim edildi. Ak Parti iktidarı ve belediyeleri dikey mimari ile kentlerin silüetini de bozdular. Gözlerini beton bürümüş. Her mitinge gittikleri yerlerde gözleri boş arazi ve kendilerine yandaş olanlara bir şekilde inşaat yeri arıyor. Toplum sandıkta buna dur demezse, iktidarın kendiliğinden bunu durduracağını beklemek aşırı iyimserlik olur.

Adıyaman-Menzil hattı

VD: AKP’nin herşeye karşın dindar kesimle bağı azami düzeyde ama oy almak için ülkede sürdürülebilir yoksulluğa ihtiyacı var. Bu tuhaf ve çelişkili hali örneğin Saadetin’in uzun dönemli vizyonu açısından nasıl değerlendirirsiniz? AKP’nin yürüdüğü yolu ve aynı hataları yapmadan iktidarı temellük edebilecek bir projeksiyonun bileşenleri ne olmalı?

AFÜ: Sürdürülebilir yoksulluk ile Ak Parti’nin dar gelirli kesimden aldığı desteği birlikte okumak durumundayız. İktidar yapacakları üzerinden değil kendisi giderse yok olacağını iddia ettiği nimetler üzerinden propaganda yapıyor. Esasında bu siyasi bir şantajdır. Günübirlik her sözü veren, kamu maliyesini uzun dönemli planlamayan, neredeyse tüm mali idari denetim kurumlarını felç eden ve her kötü gidişte “aynı gemideyiz” metaforuna sığınan gerçekliğin adıdır Ak Parti. Yani her türlü harcamayı bizden aldığı siyasi yetkiyle yapıyor, kendisini denetlememize izin vermiyor. Sayıştay raporları ardından ya raporlar sumen altı ediliyor, ya raportörlere yer değiştiriliyor, durum çok kötüleşirse bir anda tek bir koro halinde ‘’Aynı gemideyiz’’ sloganları yükseliyor, harcamaları soranlar veya durumu eleştirenler ‘’hain’’ yaftasıyla karşılaşıyor. Bu kısırdöngü ve gürültüyü seçimde oylarla bastırmak dışında çok etkili araçlarımız ne yazık ki yok. Bu iktidardan sonra kim gelirse gelsin aynı alışkanlıkları sürdürmesi mümkün değil. Saadet Partisi adil bölüşümü önceleyen ancak daha öncesinde adaletin ekmek kadar su kadar önemli olduğunu belirten bir siyasi dile sahip. Şeffaflık, denetim ve hesap verebilirlik temel ilke olursa bugün karşılaştığımız absürtlükler ile neden karşılaşalım? Değişimin böyle bir hikmeti var.

VD: Adıyaman deyince akla Menzil geliyor. Bu konuda tarikat-siyaset ilişkisi ve cemaatlerin konumu açısından Türkiye’ye dair nasıl bir vizyonunuz var?

AFÜ: Türkiye’de cemaatler ve tarikatler ne yazık ki iktidar-devlet ile sık etkileşime giren topluluklar halini aldı. İktidarın karşısında durmadan ilkesel olarak eleştiri yapanların bile cepheden durumu malumunuz. Tek seslilik toplumun tüm yapılarını tek tek ele geçirdiğinde cemaat-tarikatlerin bundan azade olması beklenemez. İşin daha vahim boyutu bunu yaparken atfedilen dini argümanların oluşturduğu tahribattır. Bu iktidar pratiği ve tarikatlerin tutumunu iç içe koyup incelediğimizde şüphesiz çıkaracağımız çok ders var. Özellikle tarikat-cemaatler ortaya çıkış dönemindeki tarihi/özgün yapısını korumalıdır. Yani bu kurumlar, fani dünyanın nimetlerine tamah etmeyen, güç ve servet biriktirmeyi değil sultanlar dahil herkes için bir lokma bir hırka düsturunu büyüten, sarayların değil yoksulların hukukunu koruyan irfan ve nefis terbiyesi okullarına dönüşmeyi başaramazlarsa çıkar ve siyasi rant kurumları olarak anılmaktan rahatsızlık duymamalıdırlar. Kamusal alanda iktidar ile birlikte hareket etmemeli, bilakis yoksullar lehine iktidarı denetlemeli, iktidarlar da ikbal ve oy uğruna bu yapılar üzerinde tahakküm kurmaya çalışmamalıdır. Saadet Partisi’nin bu deneyimlerden yararlanmadan hareket etmeyeceğini düşünüyorum.

Çözüm süreci, özgürlükler, KHK gerçeği

VD: Çözüm sürecinde kendisinden yararlanılan Sırrı Süreyya Önder şimdi hapiste. Siz kendisine selam göndererek ülkeye dair umudunuzu ifade etmiştiniz. HDP’yi kriminalize eden iktidarın bu tavırdan beslendiğini görüyoruz. Siz bunu aşmak için yapılması gerekenlerin neler olduğunu düşünüyorsunuz?

AFÜ: Dün alkış tuttuğunu bugün kriminalize etmek iktidarın en karakteristik özelliği halini aldı. Çözüm süreci üzerine çok yönlü değerlendirme yapmak, tartışma yürütmek mümkün, ancak o süreçte sizin onayınızla faaliyetler yürüten kişinin o faaliyetlerinden ötürü suçlu ilan edilmesi, öncelikle sizin devlet mefhumuna duyduğunuz saygısızlığı ifade eder. Bir fiilin konjoktüre göre suç fiili olarak kabul edilmesi hukuka ve adalete dair öngörülebilirliği ortadan kaldırdı. Şu an ana akım medyayı yabancı bir kişi açıp izlediğinde Türkiye’de HDP diye bir partinin olduğunu ancak onun adına HDP’li olmayan kişilerin konuştuğunu görür. Bu yok sayma traji komik bir durumdur, kabul edilemezdir. HDP beğensek de beğenmesek de 6 milyon yurttaşın siyasal iradesini temsil ediyor. Bu dil, bu anlayış ve yoksayma eğilimiyle toplumda kutuplaşma ve düşmanlaştırma artıyor. Toplumda kutuplaşmanın artmasının kime ne faydası olabilir? Soruna dair teşhisi doğru koymayıp buna rağmen çözüm bulmayı beklemek iyimserliğin ötesinde bir hayale uzanıyor. Bu anlayışın değişmesi gerekiyor.

VD: Eşinizin KHK mağduru olduğunu biliyoruz. Bu konu nasıl çözüme ulaşacak? İktidarın örneğin sizi şahsen sırf bu gerekçe ile cezalandırabileceğini ama kendi uygulamalarında tam da tersini yaptığını biliyoruz. Bu konu nasıl çözüme kavuşacak, mağduriyetler nasıl aşılacak?

AFÜ: Eşim barış akademisyenleri bildirisine imza attığı için üniversitedeki görevinden ihraç edildi, bir çok başka akademisyen ve kamu görevlisi gibi. İktidar 15 Temmuz’u kamudaki tüm muhalifleri tasfiye etmek için yasa dışı olarak istismar etmiştir. Oysa OHAL kararnameleri, anayasada açıkça belirtildiği gibi, OHAL’e neden olan koşullarla baş edebilmek için iktidara verilmiş bir olağanüstü idari güçtür ve darbe teşebbüsünde yer alan veya o teşebbüsle şu veya bu şekilde irtibatlı olanları kamudan ihraç etmek için kullanılmalıyken, bu süreçte tüm muhalifleri kamudan tasfiye için kullanıldı. Ayrıca Ak Partililerin kendileri yaptığında suç sayılmayan ama başkaları yapınca suça dönüşen ve yapıldığı tarihte de yasalara aykırı olmayan bir çok fiil kanunların geriye işlemezliği evrensel kuralı yerle bir edilerek sonradan suç sayılır oldu. Yani kendilerine suç bulaşmayan ve asla sorumluluk kabul etmeyen Ak Parti’lilerin hukukun tüm nimetlerinden özgürce yararlanma hakkı saklıyken, benzer fiilleri işleyenler mahkemelerde, cezaevlerinde meramlarını dahi anlatamadan merhametsizce eziliyorlar. Hukuk iktidarın sopasına dönüştürüldü derken tam olarak bunu kast ediyoruz. İktidara yakın bir sokak kabadayısı şiddet ve kan üzerine açık çağrı yaparken ifade özgürlüğünden yararlanıyor ama, barışçıl gösteri yapanlar veya görüşlerini açıklayanlar sabah gün ağarmadan evlerinden bir bir toplanıyor. Çözüm basit ama bir yandan da zor. Tarafsız ve bağımsız bir yargımız olsaydı bu sorunlar ile karşılaşmayacaktık. Şimdi elimizde tek bir seçenek var. İktidarı sandıkta uyararak bağımsız ve tarafsız yargının önünü açmak.

VD: Eşinizin akademik kariyerini yarıda bıraktıran onu pasaporttan mahrum eden kendi kurduğu partinin iktidarı ile seçim yarışına giriyorsunuz. Bu çok da normal bir durum değil aslında. Dünyada örneği çok görülecek haller değil. Siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Böyle bir siyasi tabloyu sağlıklı buluyor musunuz? AKP ile en azından bir dönem yan yana durduğunuzu düşündüğümüzde kendinize özeleştiri yapar mısınız?

AFÜ: Bir siyasetçi her fiilinin ardından özeleştiri yapmalıdır. Geçmişe dönüp baktığımda Ak Parti iktidarını kuran felsefenin en yoğun uygulandığı dönemde vekildim. O dönemde lider açıkça eleştirilebiliyordu, ortak akıl ve istişari süreçler iyi kötü işliyordu. Aktif siyasetten ayrıldığım 2007 yılı ile içinde bulunduğumuz 2019 yılı arasında çok şey değişti. İktidarın bu dönüşümü üzerine çok şey söylemek mümkün, ancak Türkiye’de normal kavramı normal olma halini günden güne yitiriyor. Mahkeme kararları, iktidar uygulamaları, anayasa ihlallerini yan yana koyunca iktidar bloku ve ötekilerin yarışacağı bir seçim süreci kaçınılmaz hale geliyor. Elbette içinde bulunduğumuz yarış bize eşitlik sunmuyor. Medyada yer alamıyoruz, kamusal imkanları kullanamıyoruz… İktidar bunların hepsine sahip ve etik kaygı taşımadan hepsini fazlasıyla kullanıyor. Kazanırsak, ki buna inanıyorum, Türkiye’de her yönden yeni bir sayfa açılacak. İnsanlar bize umut besliyor, bunu boşa çıkarmamak için çabalayacağız.

VD: Siyaseti çok iyi bildiğinize kuşkum yok. AKP’nin içinden bilgi alıyor musunuz? Lider siyasetinin gölgesini kenara koyduğunuzda AKP’nin bünyesinden nasıl sesler geliyor. Size yansıma oluyor mu? AKP şu anda tam olarak size ve topluma ne ifade ediyor?

AFÜ: Ak Parti korkuyu besleyen ve korkudan beslenen bir mekanizma haline dönüştü. İnsanlar korkuyor, konuşmaya korkuyor, tartışmaya korkuyor, yazmaya korkuyor… Rahatsızlık sesleri fısıltı halinde de olsa da artık içeriden dışarıya doğru sızmaya başladı. Bu rahatsızlığın yarattığı fısıltının izdüşümünü hem parti yöneticileri hem de halk düzleminde yakalamak mümkün. Parantez açarsak, iktidara mensup vekiller içlerine sinmeyen başkanlık rejimi için anayasa oylaması sırasında Meclis genel kurul salonunda başlarına dikilen milletvekili komiserlere kırmızı ve yeşil pulları teslim ediyorlardı. “Dava partisiyiz” iddiasındaki Ak Parti artık ibretlik bir siyasi serüvenin adı olmaya aday. Eşit koşullarda, medya gücünün adil kullanıldığı bir seçimde herşeyin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bu mümkün olmasa da insanları bu korku ikliminden çıkarmak için mücadele etmeyi sürdüreceğiz.

VD: Son olarak Adıyaman için belediye başkanlığı vizyonunuzu şekillendiren ana faktörler neler? Adıyaman olsun herhangi bir Türkiye şehri olsun önemli bir kimlik kaybı ile sıradanlaşma, kapitalizme yenik düşme ile malul. Buna nasıl bir çözüm öneriniz var?

AFÜ: Bizi aday yapan halk iradesinin, yönetimde de herkesi kucaklayacak şekilde hakim olacağını açıkça söyleyebilirim. Belediyeciliğimizi 4 boyutta şekillendireceğiz: Sosyal Belediyecilik, Üretken Belediyecilik, Kültürel Belediyecilik, Altyapı Belediyeciliği…
Kentin kaybolmaya yüz tutan kimliğini ortaya çıkarırken vatandaşlarımızın huzurlu ve mutluluk içinde yaşayacağı bir Adıyaman hayalimiz var. İyi bir fizibilite yaptık. Sorunları biliyoruz, bu konuda çalışmalarımız da başladı. Kentin tarihi dokusu ve kültürel yüzünü açığa çıkarırken, sosyal yönü güçlü, paylaşan, üreten bir karakteri de kente yayacağız. Şeffaflık, hesap verebilirlik, adalet ve hizmette mahrum bırakılmışları öncelemek gibi temel ilkelerimiz insanlardan güzel tepkiler alıyor. Adıyaman’da yaşamına dokunmadığımız tek hane bırakmayacağız. Halkımız seçeneksiz değil. Biz gerçek ve gerçekçi tek seçeneğiz, çözümün tek adresiyiz. Adıyaman’da rantiyenin değil yalın ayaklıların iktidarını kurmaya geliyoruz.

“Çevreci ve yeşili önemseyen bir dikkat ile belediyecilik yapacağız”

CEVAP VER