Veysi Dündar yazar Mehmet Ali Güller ile konuştu: “Ekonomi ile dünya siyasetinin merkezi Asya Pasifik’e kayıyor. Türkiye de bu iklime göre konumlanmalıdır”

0

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı iç politikada oy peşinde koşarken Avrupa Parlamentosu AB üyelik görüşmelerini askıya almayı tavsiye ediyor. Dış politikamızın emanet edildiği son yılların ağır hamaset altında kaldığı belli. Bu ortam içinde kendini geliştirmiş bir mühendisin dış politikaya dair teorik çalışmaları yürütme gayreti takdire şayan. Mehmet Ali Güller’in vardığı tüm sonuçlarla hemfikir olmayabilirsiniz. Ancak Mehmet Ali Güller söyleşisi dış güçler söylemlerine dair aşağıdaki analizle dahi altı çizilmeyi hak ediyor:

Dış güçler her zaman vardır ve dışarıdan içeriyi etkilemek isterler. Ancak bunu içeride bir zemin varsa yapabilirler. Dolayısıyla topu hep dışarıya atan iktidarlar, aslında kendi yarattıkları sorunlu zemini perdeliyorlardır.
Somut anlatalım: Eğer siz ABD’nin dev tarım şirketleriyle anlaşır ve kendi tarımınızı bitirirseniz, eğer siz hayvancılığınızı bitirdiyseniz ve dışarıdan et alacak duruma geldiyseniz, medyanıza “et lobisine baskın” haberleri servis etmek zorunda kalırsınız!
Ve özetle, eğer siz kamuya ait kurumları, hem de stratejik kurumları yabancılara satarsanız; ülkenizde dış güçlerin etkili olmasına uygun zemin yaratmış olursunuz.

Dolayısıyla Türk milleti kabahati dış güçlerde aramadan önce, o dış güçlere zemin yaratanı, iktidar olmak için o dış güçlerle işbirliği yapanları sorgulamalı önce.

Veysi Dündar (VD): Yukarıdaki karikatür size ne anlatıyor?

MAG: Haritalar kanla çizilir. Kalemle çizilen haritalar çabuk silinir.

“Yeni bir dünya kuruluyor”

 VD: “Bütün tarih boyunca ABD’den daha terörist bir devlet görülmemiştir. Yankee İmparatorluğu çökecektir ve bu çöküş bu yüzyıl içinde olacaktır” demişti Hugo Chavez 2009 yılında. Siz de ‘Amerikan Hegemonyasının Sonu’ kitabınızın ilk sayfasını bu söze ayırmışsınız. Bu çöküşün emareleri belirdi mi sizce?

 

 

MAG: Evet, bu çöküşün emareleri belirdi. Uzun bir süredir ABD’de de pek çok isim ABD’nin hegemonik gücünde düşüş olduğunu tespit ediyor zaten. Dahası ABD’deki egemen sınıfların temsilcileri bu inişe, çöküş olmadan bir çözüm bulmaya çalışıyor…
En önemli emare ekonomiyle ilgili emarelerdir. ABD artık ürettiğinden çok tüketen bir ülke… Üstelik artık dünyanın en çok üreten ülkesi de değil. ABD’nin ikinci dünya savaşıyla birlikte bir “süper devlet”e dönüştüğü şartlar, ABD’nin dünya üretiminin neredeyse yarısına yakınını ürettiği dönemdi. Oysa şimdi bu oran yüzde 20’nin altında. Ve satınalma gücü paritesine göre Çin 2014’ten beri ABD’yi geçmiş durumda.
Kabaca şöyle bir genelleme yapabiliriz: ABD’nin dünya üretimindeki payı yüzde 30’lar, hatta yüzde 25’ler seviyesindeyken ve SSCB dağılmışken, üstelik ABD’den sonraki ülkelerin payı yüzde 10’ların altındayken, haliyle dünya tek kutupluydu. Şimdi ABD’yi geçen bir Çin var. Almanya-Fransa merkezli Avrupa ekonomisi var. Hızla büyümekte olan Hindistan var. Dolayısıyla tabloya salt ekonomi penceresinden baktığımda, tek kutupluluğun yerini çok kutupluluğun, daha doğru bir ifadeyle çok merkezli bir dünyanın aldığını söyleyebiliriz.
Öte yandan siyaset tablosunda da emareler var. Örneğin 20 yıl önce ABD yanında hiçbir müttefiki olmadan da istediği ülkeyi işgal edebiliyordu. Artık müttefiksiz hareket etmekten kaçınıyor. Hatta Libya’da olduğu gibi, müttefiki Fransa’nın arkasından sürüklenebiliyor.
Bir diğer emare de şudur: ABD artık barış masasını kuramıyor! Süper devletlerin en önemli özelliğidir; savaşı çıkarır ve şartları olgunlaştırdığında barış masasını kurar. Ama ABD artık kuramıyor. Örneğin Suriye’de barış masasını kuramıyor. Masayı Rusya kuruyor.

VD: İsmet İnönü, Johnson’ın yazdığı tehditvari mektuba cevaben; “ Yeni bir dünya kurulur, biz de orada yerimizi alırız” demişti. Bu sözden hareketle siz de yeni bir dünyanın kurulduğunu yazıyorsunuz. Nedir bu yeni dünya? Ve Türkiye orada yerini alabilecek mi? Ya da ne yapmalı?

MAG: Evet, yeni bir dünya kuruluyor. ABD’nin hükmettiği tek kutuplu bir dünya yerine, ABD’nin de merkezlerden biri olduğu, çok merkezli bir dünya kuruluyor. Bu merkezlerin başında Çin geliyor. Rusya hem Çin’le ittifak halinde, hem de Batı Asya’daki güçlerle birlikte hareket ederek bir merkeze dönüşüyor. Avrupa Birliği bir merkez gibi hareket etme eğilimine girdi. Kendi ordusunu kurmayı planlıyor. ABD’yle en temel konularda, örneğin İran konusunda karşı karşıya gelmekten çekinmiyor. Ya da ABD’nin itirazlarına rağmen Almanya Rusya ile enerji anlaşmaları yapıyor. Öte yandan bugün değilse bile Hindistan dev potansiyeliyle ve büyüme eğilimiyle bir başka merkez olmaya aday.
Diğer yandan sistemlerin üzerinde yükseldiği sütunlardaki değişimler ve alternatif sütunların ortaya çıkması bakımından da yeni bir dünya kuruluyor. ABD’nin sistemi Dünya Bankası, IMF ve Dolar saltanatı sütunları üzerinde yükselmişti. Ancak Çin IMF ve Dünya Bankası içindeki payını artırarak hem kendi etkinliğini yükseltiyor hem de ABD’nin etkinliğini azaltmış oluyor. Ve daha önemlisi, Çin ayrıca IMF ve Dünya Bankası’nın karşısına, onlara seçenek olarak BRICS Yeni Kalkınma Bankası ve Asya Altyapı Yatırım Bankası kuruyor. Öte yandan pek çok ülkeler arasında adım adım dolar yerine kendi milli paralarıyla ticaret yapma eğilimi ortaya çıkıyor. Dolara alternatif sepet para seçenekleri konuşuluyor. Ticarette ABD’nin sistemine alternatif bankacılık sistemleri ortaya çıkmaya başlıyor.
Türkiye bu yeni dünyada yerini alacak mı? Elbette alacak. Sancılı bir süreç de yaşasa, önü sonu yeni dünyada yerini alacak. Burada önemli olan, dış politikada bağımsız davranabilmenin araçlarını yaratmak. Nedir o araçlar? En önemlisi güçlü ve bağımsız ekonomidir. Ekonomisi bağımsız olmayan bir devletin dış politikada bağımsız hareket edebilmesi çok zordur. Kamuya ait tüm kurumlarını, kaynaklarını satan bir ülkenin dış politikada bağımsız hareket edebilmesi zordur. Türkiye bugün bunun sancılarını yaşıyor.

VD: Yeni Dünya çok kutuplu çok merkezli olacak diyorsunuz. Belli başlı kutuplar ya da süper güçler kimdir bu yeni dünyada?

MAG: En büyük merkez, en büyük askeri gücü olması nedeniyle hâlâ ABD’dir. Karşısındaki merkez ise Çin’dir. ABD ve Çin, iki kutuplu dünyanın kutuplarıdır. AB, Rusya ve Hindistan ise hem bu iki kutupla birlikte hareket eden ama hem de bu iki kutuptan bağımsız merkez olmak isteyen büyük güçlerdir.

Suriye ve Türkiye’nin Suriye politikası

VD: Suriye’de yaşanan çok kutuplu bir yeni dünyanın sancısı değil midir? Tek kutuplu hegemonyanın mı çok kutuplu yeni dünyanın mı yaşam kaygısı daha kuvvetli?

MAG: Kuşkusuz Suriye’de yaşanmakta olan yeni bir dünyanın sancısıdır. Eski dünya olsaydı, ABD Suriye’yi işgal eder, Esad’ı devirir, Suriye ekonomisini denetimine alır, Suriye’nin kuzeyinde özerk bir devlet kurar ve bölgeyi de bu gerçeğe mecbur ederdi. Ama yapamadı. Suriye’yi Irak gibi işgal edemedi, Esad’ı yıkamadı, Suriye’nin kuzeyinde yeni bir Barzanistan kuramadı.
Suriye uluslararası arenada Çin ve Rusya’nın desteğiyle direndi, sıranın kendisine geleceğini gören İran’ın sahada desteğiyle direndi, Suriye’nin iyi direnmesi nedeniyle Rusya da sahaya indi ve ABD’yi adım adım çekilmeye zorlayan koşullar ortaya çıktı.
İşte Venezuela da aynı durumda. Eski dünyada, yani ABD’nin süper devlet olduğu dünyada, biz olduktan sonra duyardık ve ABD darbeyle Maduro’yu indirip yerine Guadio’yu getirmiş olurdu. Yeni bir dünya kurulurken bunu yapamıyor. Tehdit ediyor, kışkırtmalarda bulunuyor, yaptırım uyguluyor ama öyle bir gecede darbe yapıp iktidar değiştiremiyor.
Ve işte Ukrayna… ABD Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kışkırtıp, Rusya’nın burnunun dibinde bir atlama tahtası oluşturmaya çalışırken, Ukrayna Rusya’ya Kırım’ı kaybetti.

VD: Türkiye, Suriye’nin müttefikleri Rusya ve İran’la Suriye’de işbirliği yaptığı halde neden Suriye’nin kendisiyle doğrudan işbirliği yapmıyor? Erdoğan yönetimi Astana sürecine rağmen neden hâlâ Esad karşıtı?

MAG: Çünkü Türkiye’nin, daha doğrusu AKP hükümetinin Suriye’de başka bir ajandası var. Yola Esad’ı yıkmak ve Şam’da bir İhvan rejimi kurmak hedefiyle çıkmıştı. Bunun olamayacağını görünce hedef küçülttü. Irak’ta Barzani ile kurduğu türden bir ilişkiyi Suriye’de PYD ile kuracağını düşünerek, içeride de Kürt Açılımı yapıyor olmanın avantajıyla, nüfuzunun olduğu bir özerklik düşündü. “Türkiye’yi Irak ve Suriye’de Kürtlerle genişleteceğiz” diyorlardı özetle…
Fakat işler istedikleri gibi gitmedi. ABD’nin IŞİD’le mücadele stratejisi sahada pek çok değişiklik oluşturdu. ABD-PYD ittifakı karşısında AKP kendisine alan açmak için Rusya ve İran’la hareket etmeye başladı. Fakat Rusya ve İran’ın müttefiki Suriye’yi düşman görmeye devam ederek!
Çünkü AKP bu kez de önüne üçüncü bir aşama olarak, Suriye’nin kuzeyinde, ağırlıkla Fırat’ın batısında, İhvancı kuvvetlerin denetiminde bir özerk alan hedefi koydu… ABD-PYD’nin Fırat’ın doğusunda, AKP-ÖSO’nun Fırat’ın batısında olacağı bir tablo öngördü. Bu tabloya ABD’yi razı edebileceğini düşündü.
Rusya, Türkiye’yi ABD’nin yanında değil de bölge kuvvetlerinin yanında mevzilendirebilmek için AKP’ye kredi açtı. Esad’a düşmanlığını da, çeşitli cihatçı örgütlerle ilişkisini de zamanla tersine etkileyeceğini hesap etti. İyi de etti. Türkiye’yi ABD’yle komşusuna karşı mücadele eden kuvvetten, daha bölgeci bir çizgiye soktu…
Önü sonu Türkiye, Suriye’de “82. il Halep” türünden bir hayalinin gerçekleşmeyeceğini görerek Esad’la barışacaktır. Bu AKP ile olmayacaksa, olacak bir iktidar ortaya çıkacaktır. Zira Esad’ın devrilemeyeceğini artık ABD de, AB de görmektedir.

VD: Erdoğan’ın New York Times’a yazdığı “Türkiye Suriye’de işi halleder” başlıklı makalesi Ocak ayında yayımlandı. Erdoğan “Suriye planı”nı açık açık anlattığı o makalesinde; AKP, ABD vekâletine talip oldu.

MAG: Erdoğan, ABD’nin en etkili iki gazetesinden biri olan New York Times’a yazdığı makaleyle ABD’nin vekâletine talip oldu. Bu Türkiye açısından kabul edilemez bir durumdur!
Erdoğan’ın New York Times mesajları, BOP eşbaşkanlığı günlerini aratmayacak ölçüdeydi maalesef. Şu dört vahim mesajı verdi Erdoğan:
“ABD’nin Türkiye’ye bırakacağı görevi yerine getirme gücü ve kararlılığında olduklarını” ilan etti öncelikle.
İkincisi “Suriye’de tüm kesimlerden savaşçıları kapsayan bir istikrar gücü kurarız” diyerek ikinci bir orduya işaret etti. Oysa açık ki, ikinci bir ordu, ikinci bir devletti, Suriye’yi bölme hedefiydi.
Üçüncüsü Erdoğan “seçenekleri olmadığı için Suriyelilerin PYD saflarına katıldığını” söyleyerek, PYD’ye bakışındaki katılığı yumuşatmaya hazır olduğu mesajını verdi ABD’ye.
Ve dördüncüsü, uluslararası hukuka aykırı olarak, Erdoğan Suriye topraklarında yerel meclisler kuracaklarını ilan etti. Açık ki, yerel meclisler, yerel özerklikler demekti, Suriye’nin üniterliğini ortadan kaldırma niyetiydi.

VD: ABD bırakın bu talebe sıcak bakmayı bugün yaptırımları daha ağırlaştırdı. Bu işin sonu nereye varacak?

MAG: Trump ve Erdoğan aslında bir çerçevede uzlaştı. Ancak PYD konusu Türkiye’nin itirazları nedeniyle ABD’nin istediği noktaya gelmedi. Washington ekonomik baskıyla ve 31 Mart’ın sonucuna göre, Erdoğan’ı istediği noktaya getirebileceğini düşünüyor. Erdoğan ise S-400 alımı ve Rusya’yla iyi ilişkilerini masaya getirerek, elinin kuvvetli olduğunu Trump’a gösteriyor.
Yani özetle pazarlık sürüyor. Zaten varılan uzlaşmayla yapılan çerçeve anlaşmaya uygun olarak Türk ve Amerikalı yetkililer arasında çalışma grupları kuruldu ve periyodik olarak toplanıyorlar.
Tüm bu pazarlıklı süreci ve düğümü Türkiye lehine çözüme kavuşturacak adım ise aslında çok basit: Esad’la anlaşmak!

‘Dış güçler’ takıntısı

VD: Bildim bileli sürekli bir “dış güçler” vurgusuna maruz kalıyoruz siyasetçiler tarafından. Siyaset; ekonomi, tarım, hayvancılık, sanayi, teknoloji, sağlık, eğitim, toplumun yozlaşması daha bir çok konuda bizi bu hale getiren, her şeyin sorumlusu cidden “dış güçler” mi?

MAG: Dış güçler her zaman vardır ve dışarıdan içeriyi etkilemek isterler. Ancak bunu içeride bir zemin varsa yapabilirler. Dolayısıyla topu hep dışarıya atan iktidarlar, aslında kendi yarattıkları sorunlu zemini perdeliyorlardır.
Somut anlatalım: Eğer siz ABD’nin dev tarım şirketleriyle anlaşır ve kendi tarımınızı bitirirseniz, zor durumda kaldığınızda “soğan lobisi, patates lobisi” diyerek, tarım politikanıza perde ararsınız! Eğer siz hayvancılığınızı bitirdiyseniz ve dışarıdan et alacak duruma geldiyseniz, medyanıza “et lobisine baskın” haberleri servis etmek zorunda kalırsınız!
Ve özetle, eğer siz kamuya ait kurumları, hem de stratejik kurumları yabancılara satarsanız; ülkenizde dış güçlerin etkili olmasına uygun zemin yaratmış olursunuz.
Tarlasını ABD’ye, fabrikasını Avrupa’ya, telefonunu Lübnan’a, askeri aracını Katar’a satan bir ülke, elbette dış güçlere açık hale gelir. Sorun dış güçlerden önce, dış güçlere ülkesinin değerlerini satanlardadır.
Dolayısıyla Türk milleti kabahati dış güçlerde aramadan önce, o dış güçlere zemin yaratanı, iktidar olmak için o dış güçlerle işbirliği yapanları sorgulamalı.

VD: 3. Dünya Savaşının eşiğine gelindiği ve bu kıvılcımın Ortadoğu’da başlayacağı yönünde bazı uzmanlar tarafından yorumlar yapılıyor. Yakın gelecekte böyle bir durum gerçekleşir mi?

MAG: Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına benzer bir savaşı iki nedenle yakın gelecekte öngörmüyorum. Birincisi silahların çapı nedeniyle o çapta bir savaş dünyanın sonu demektir, kazananı olmaz. Bugün pek çok ülkenin elinde nükleer bomba var. İkincisi savaşların çok yüksek maliyeti nedeniyle dünya vekâlet savaşlarına yönelmiş durumda.
Büyük güçler vekilleri aracılığıyla, konvansiyonel kuvvetler yerine yönlendirdikleri örgütler aracılığıyla savaşıyorlar. İşte 8 yıldır Suriye’de yaşanan büyük oranda budur.
Aslında böyle bakarsak, bir süredir üçüncü dünya savaşının da içinde olduğunu söyleyebiliriz zaten.
Benim öngörüm, “özel savaşın” daha da gelişeceği ve kurumsallaşacağı şeklinde. Önümüzdeki yıllar, büyük güçler arasında “özel savaş” birimleri ile yapılan büyük çaplı sabotajlara sahne olacak…

‘Zamanın ruhu’ yerine ‘siyasal iklim’

VD: “Zamanın Ruhu” hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Zamanın Ruhu ülke olarak nerede bulunmamızı gerektirir?

MAG: Ben “zamanın ruhu” yerine “siyasal iklim” lafını daha çok tercih ederim. Meseleyi daha güçlü niteler bana göre bu kavram.
Zamanın ruhuna ya da siyasal iklime göre bulunmamız gereken yer, bölgemizdir, Batı Asya’dır. Türkiye Batı Asya’da, Asya kuvvetleriyle birlikte dayanışma içinde olmalıdır. Devrimci Cumhuriyetin katılaşmasıyla birlikte başlayan ve Mendereslerle içine girilen Atlantik süreci, artık zamanın ruhuna, siyasal iklime uymamaktadır.
Ekonominin merkezi Atlantik’ten Asya Pasifik’e kaydı; siyasetin merkezi de adım adım Asya Pasifik’e kayıyor. Türkiye de bu siyasal iklime göre konumlanmalıdır.
Bazıları Türkiye’nin yönünü Batı’dan Doğu’ya dönmesini Atatürk ilkelerine aykırı sayıyor. Atatürk Batıcı değildi, çağdaşlaşmacıydı, aydınlanmacıydı… 20. yüzyılın başında, aydınlanmaya ve çağdaşlaşmaya liderlik eden dünya Batı’ydı; Atatürk o nedenle Batı’yı işaret etti. Ancak bugün çağdaşlaşmaya Doğu liderlik etmeye başladı.
Ki böyledir hep. Geride kalan sıçrayarak önündekini geçer ve çağdaşlaşmada liderliği alır. Bizim coğrafyamız, örneğin Mezopotamya, Sümer, Mısır, sonra İran uygarlıkları 5 bin yıl önce çağdaşlığın lideriydi. Sonra Helen ve ardından Roma, dünya uygarlığında liderliği ele geçirdi. Daha yakın tarihlere gelirsek, örneğin Çin 18. yüzyıla kadar dünyanın en büyük üretici gücüydü. Fakat kapitalizm orada değil, Avrupa’da ortaya çıktı. Avrupa yeni bir üretim tekniği, tarzı ve ilişkisiyle daha çok üretti; sıçradı ve Çin’i geçti.
Şimdi yeniden uygarlıkta liderlik değişiyor. Serbest piyasa sosyalizmi, serbest piyasa kapitalizmine baskın gelmeye başladı. Asya Atlantik’e göre daha çok üretiyor. Dikkat ederseniz, teknolojide de Asya hızla makası kapatıyor ve hatta pek çok teknoloji alanında, Batı’yı geçiyor.

CEVAP VER