Hasan Mesut Önder Türkiye raporu üzerine Kati Piri ile görüştü: “AB Türkiye’deki darbe girişimini başlangıçta hafife aldı”

0

Kati Piri kimdir

Kati Piri (8 Nisan 1979, Celldömölk) Macar asıllı Hollandalı siyasetçi. Temmuz 2014’ten bu yana Hollanda’yı temsilen İşçi Partisi’nin Avrupa Parlamentosu üyesidir.

Piri, 8 Nisan 1979 tarihinde Macaristan’ın Celldömölk şehrinde doğdu. 1991 ve 1997 yılları arasında Utreecht’teki Hıristiyan Gymnasium’una gitti. 1998 ve 2000 yılları arasında Grönüngen Üniversitesi’nde pedagoji okudu ve daha sonra 2007 yılında mezun olduğu uluslararası ilişkiler bölümüne geçti.

2006 ve 2008 yılları arasında Avrupa Parlamentosu İşçi Partisi heyetinin siyasi danışmanı olarak çalıştı. Son bir yıl içinde İşçi Partisi Avrupa Parlamentosu grubu Sosyalistler ve Demokratlar İlerici İttifakı dış politikası siyasi danışmanı oldu. Daha sonra Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan ile ilişkiler üzerinde çalışan heyetin danışmanı olarak çalıştı. 2011 yılında, Wiardi Beckman Stinchting’de çalıştı. Daha sonra Hollanda Çok Partili Demokrasi Enstitüsü’nde Güney-Kafkasya ve Moldova’nın program yöneticisi oldu.

Piri, Paul Tang ve Agnes Jongerius’tan sonra 2014 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde İşçi Partisi’nden aday oldu ve Mayıs 2014’te Avrupa Parlamentosu’na seçildi.

Piri, Avrupa Parlamentosu’nda, Euronest Parlamenterler Meclisi Dışişleri Komitesi üyesi ve AB-Ukrayna Parlamento İşbirliği Komitesi Delegasyonu üyesidir. Ukrayna’nın 2014 parlamento seçimlerini gözlemleyen parlamentonun bir üyesiydi.

Piri, 2016 yılında, Türkiye’nin tepki gösterdiği AB üyeliği ile ilgili Avrupa Komisyonu’nun Parlamentoya gönderdiği yıllık ilerleme raporunu hazırladı.

Yazarımız Hasan Mesut Önder ülkemizde ciddi eleştirilere muhatap edilen Avrupalı parlamenter Kati Piri ile Avrupa Birliği, Avrupa Parlamentosu ve Türkiye ilişkileri üzerine konuştu. İki taraf arasındaki sorunlu konulara ışık tutucu bir röportaj oldu.

Hasan Mesut Önder.. Ocakmedya yazarı..

Hasan Mesut Önder (HMÖ): Türkiye ile ilgili raporunuzu yazarken kimlerle görüştünüz ve hangi kaynaklardan bilgiler aldınız, aldığınız bilgilerin objektif olup olmadığına yönelik bir kuşkunuz oldu mu? Çünkü Türk basınında, Türkiye’de sadece muhalif partiler ve gruplarla görüştüğünüz şeklinde haberler yer aldı. Eğer bu haberler doğru ise muhalif siyasi partiler ve gruplar üzerinden Türk siyasetinin bütününü okumak ne kadar doğru?

 

 

Kati Piri (KP): Raporu hazırlamadan önce bir yıl boyunca Türk toplumunun her kesiminden temsilcilerle toplantılar yaptım. Türkiye’nin Avrupa büyükelçiliği ile sıkı temas halindeydim. Ayrıca tüm siyasi partilerin temsilcileri, sivil toplum kuruluşları, sendikalar, akademisyenler, avukatlar, insan hakları aktivistleri, gazeteciler ve kanaat önderleri ile de görüştüm. Taslak raporumu tamamlamadan önce Türkiye’ye iş ziyareti yaptım. Geçtiğimiz ekim ayında, TBMM’de temsil edilen dört siyasi partinin yetkilileri ve birkaç bakanla toplantı yapmak istemiştim. Türk hükümeti ve AK Parti tüm toplantı taleplerimi reddetti. Bazı grupların bana verdiği bilgiler hakkında şüphelerim varsa bunları taslak raporuma koymuyorum. Nihai rapor meslektaşım olan milletvekilleri tarafından sunulan değişiklikleri de yansıtmaktadır – bir konu hakkında çoğunlukla görüş birliği sağlanırsa rapora dâhil edilir.

HMÖ: Türkiye’nin yaşadığı darbe girişimi ve sürekli karşı karşıya kaldığı terör saldırıları nedeni ile özgürlük–güvenlik dengesinin güvenlik lehine değiştiğini söyleyen analistler var. Siz, Türkiye’deki gündemi yakından izliyorsunuz. Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı terör tehdidi (PKK/PYD, IŞİD ve FETÖ) ve 2016 yılında yaşadığı darbe girişimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

KP: 2016 yılında yaşanan darbe girişimi, Türkiye’nin demokrasisine karşı yapılan bariz ve kabul edilmez bir saldırıydı. AB’nin başlangıçta darbe girişimini ve bu girişimin Türk toplumunda bıraktığı travmayı hafife aldığını düşünüyorum. Avrupa Parlamentosu, darbe girişiminin faillerinin adalete teslim edilmesini tamamen destekliyor. Darbe girişiminin ardından yapılan geniş çaplı temizlik konusunda ise ciddi endişelerimiz var. Darbeye katıldıkları gerekçesi ile birçok insan kendini savunamadan işlerinden kovuldu ve hapse atıldı.

Son yıllarda şahit olduğumuz gibi terörizmin Türkiye için ciddi bir risk oluşturduğu açıktır. Suriye’deki savaşın, Türkiye’nin güvenliğine de ciddi etkileri var. Bununla birlikte, hükümete ve politikalarına karşı meşru eleştiriler yapan muhaliflerin, sıklıkla “terörist olarak” veya “terörü desteklemekle” suçlandığını görüyoruz. Hükümet temsilcilerinin kendi görüşlerini paylaşmayan herkesi terör yandaşı olarak göstermesi bana göre kabul edilemez ve ayrıca bu söylem Türkiye’yi daha güvenli hale getirmiyor. 

HMÖ: Türkiye’ye yönelik terör faaliyeti yürüten terör örgütlerinin Avrupa’da rahatça faaliyetler yürüttüğüne yönelik değerlendirmeler var. Örneğin; iş adamı Özdemir Sabancı’yı öldüren aşırı sol örgüt militanı Fehriye Erdal bir türlü Türkiye’ye iade edilmedi. Ayrıca basına yansıyan bilgilere göre PKK/PYD terör örgütünün Avrupa’da rahatça faaliyet yürüttüğü; hatta AB parlamentosunda etkinlikler düzenlediği şeklinde bilgiler var. Avrupa’da yükselen sol popülist örgütler ve PKK/PYD hakkında ne düşünüyorsunuz?

KP: Hukukun üstünlüğüne saygı duyulan bir ülkede, kimin terörist olduğuna veya kimin terörist olmadığına karar vermek, politikacıların değil, mahkemelerin ve hakimlerin işidir. Biri mahkûm edilmişse, cezasına katlanmak zorundadır. AB ülkeleri, bir ülkede ciddi bir kötü muamele veya işkence riski varsa, kişilerin o ülkeye iade edilmemesi ilkesini izlemesi gerektiği için suçluların Türkiye’ye iadesi daha zor hale gelmiştir. Yargıçlar bu değerlendirmeyi her dava için ayrı ayrı yapmalıdırlar. AB’nin terör listesinde bulunan örgütler Avrupa’da faaliyetler düzenleyememelidir.

HMÖ: Raporunuzda, Gülen terör örgütüne ve muhaliflere baskı uygulamak için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Türk istihbarat kurumunun kullanılmasının büyük endişeye sebep olduğunu ifade ediyorsunuz. Diyanet ve Türk istihbaratı, Gülen terör örgütü üyelerine ve muhaliflere yönelik ne tür bir faaliyet içinde ki, AB’nin egemenlik haklarını ihlal ediyor? 

KP: Bu, Avrupa Muhafazakârlar ve Reformcular Grubundan bir milletvekili tarafından rapora konulan madde idi. Bu maddeye karşı oy kullandım; ancak Avrupa Parlamentosu’nun çoğunluğu lehte oy verdi, bu yüzden nihai rapora dahil edildi.

HMÖ: AB Parlamentosunda yaptığınız konuşmada, Gezi eylemlerinin mimarı olmakla suçlanan Osman Kavala ile ilgili suçlamaların temelsiz olduğunu söylediniz. Türk basınında Osman Kavala ile ilgili oldukça ilginç bilgiler var:

  1. Gezi eylemleri sırasında Kavala’nın başta gaz maskesi olmak üzere yiyecek-içecek temini için banka hesabı açtığı ve eylemin lojistik ihtiyaçlarını finanse ettiği,
  2. 31 Mayıs 2013 günü Kavala ile ABD Büyükelçiliği’nde Siyasi İşler Konsolosu olarak görev yapan Yuri Kim arasındaki görüşmede Bayan Kim’in, Dışişleri Sözcüsü Jen Pisaki’nin olağan basın toplantısında Gezi Parkı olaylarına dair Türkiye’yi eleştiren sözler sarf etmesi amacıyla sipariş soru sorması için Osman Kavala’ya telkinde bulunduğu şeklinde iddialar var.

Bu veriler ışığında Gezi olayları değerlendirildiğinde, Türkiye’nin Gezi Parkı eylemlerinin Mısır’da Mursi’nin devrilmesi ile sonuçlanan karşı darbenin Türkiye versiyonu şeklinde algılanması normal değil mi, neler söylersiniz?

KP: Hayır, Gezi protestolarının hükümete karşı meşru bir muhalefet protestosu olmadığı, dışarıdan yönlendirilen bir darbe girişimi olduğu iddiasıyla ilgili bir kanıt göremiyorum. Ayrıca 600 sayfadan fazla olan iddianamede buna yönelik bir kanıt bulamadım. Bana göre iddialar, Türkiye’nin yakın tarihini yeniden yazma girişimidir. Osman Kavala, Türkiye’de tanınmış bir sivil toplum lideridir. Türkiye’de bulunan yabancı elçiliklerle buluşması garip değil. Elçilikler yalnızca devlet yetkilileriyle iletişim içine girmiyor, ayrıca bir ülkede neler olup bittiğini tam olarak anlamak için toplumun farklı kesimleriyle de iletişim kuruyor.

Gezi eylemleri sırasında, Türk hükümetinin protestolarla mücadele biçimini eleştiren birçok AB hükümeti ve insan hakları örgütü vardı. Ve kesinlikle bu hoşnutsuzluk, Türk toplumunun büyük bir bölümünde de mevcuttu. Bununla birlikte, Gezi protestolarını düzenlemek hükümeti devirme teşebbüsünde bulunmaya kanıt değildir. Osman Kavala, 500 günden fazla bir süredir hapiste bulunuyor. Bir yıldan fazla bir süre iddianame düzenlenmeden tutuklu kaldı. Bir Türk vatandaşı olarak, gerçeklere dayanan ve bağımsız bir mahkemede, adil bir yargılanmayı hak ediyor. Osman Kavala’nın bu şartlar altında, Türk hukuku kapsamında bir suç işlememesi nedeniyle serbest bırakılacağına kaniyim.

HMÖ: Raporunuzun Parlamento’da kabul edilmesinden sonra Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, raporu; “Avrupa siyasetinde yaşanan vizyon daralmasının endişe verici tezahürlerinden biri” olarak nitelendirdi ve yok hükmünde olduğunu söyledi. Ayrıca bazı analistler, AB’de yükselen İslamofobia’nın, popülist aşırı sağ ve aşırı siyasetin AB’nin küresel bir aktör olma vizyonunu olumsuz etkilediğini ve kendi kıtasına hapsolduğunu söylüyor. Bu eleştiriler ile ilgili siz neler söylersiniz?

KP: Son beş yıldır, Türk hükümetinin AB raporlarına tepkisi her zaman aynı olmuştur. 2015’te katılım bölümlerinin açılması çağrısında bulunduğumuzda bile, Türk hükümetinin tepkisi, raporun “boş ve geçersiz” olduğu yönünde oldu.Bunun çok yapıcı ya da politik olarak akıllı bir strateji olmadığını söyleyebilirim. Çünkü Avrupa Parlamentosu 500 milyon Avrupa vatandaşını temsil eden tek demokratik AB organıdır. Ayrıca, Avrupa Parlamentosu, AB’nin Türkiye’ye tahsis edilen fonların bütçesi dahil olmak üzere, vizesiz seyahat, gümrük birliğinin modernizasyonu ve katılım süreci konusunda ortak karar alma yetkisine sahiptir. Dolayısıyla, Avrupa Parlamentosu ile diyaloğu reddetmek, Türk hükümetinin çıkarına değildir.

Avrupa Birliği içindeki popülizmin ve İslamofobi’nin yükselişi ciddi bir sorundur. Bu benim için de büyük bir endişedir ve bu olguyla savaşmak için hukuk sınırları içinde yapılması gereken çok şey var. AB’nin Müslüman vatandaşlarının kendilerini güvende hissetmemesi kabul edilemez. AB’de, kim olduğunuz, nereli olduğunuz veya dininizin ne olduğu önemli olmamalıdır, herkes kendi davranışlarına göre değerlendirilmelidir. Türk Cumhurbaşkanının siyasal söylemleri aslında aşırılık yanlılarının görüşlerini körüklüyor. Bir örnek olarak, geçen ay televizyonda verdiği bir röportajında, ​​benim, Federica Mogherini ve Johannes Hahn gibi siyasetçilerin “İslam düşmanı” olduğunu söyledi. Erdoğan’ın ifadeleri, AB politikacılarını İslamofobik olarak sunmaktır. Bu, AB’deki bazı aşırı sağ parti liderlerinin kullandığı dil gibi, aynı tür, aşırı uç ve kutuplaştırıcı söylemlerdir.

AB’nin küresel bir güç olmak için daha fazlasını yapması gerektiğine katılıyorum. Biz ekonomik olarak küresel gücüz ama dış politikada bir cüceyiz. Bütün bunlar, oybirliği temelinde olan Avrupa Konseyi’ndeki karar alma süreci ile bağlantılı… AB’nin stratejik açıdan küresel bir oyuncu olmasını sağlamak için dış politikadaki oybirliği anlayışından kopmanın zamanının geldiğine inanıyorum.

HMÖ: Türkiye’deki Kürt sorununun çözümü ile ilgili neler söylersiniz? Terör örgütü PKK ile bağını tam kesememiş ve bağımsız bir aktör olarak hareket edemediği iddialarına muhatap bir HDP var. Silahların gölgesinde siyaset yapan bir siyasi partinin Kürt sorununun çözümünde yapıcı bir rol oynayabileceğini düşünüyor musunuz?

KP: Kürt meselesinin ancak demokratik, politik bir çözümü olabilir. Şiddet hiçbir şeyi çözmeyecek. HDP, Türkiye’de 6 milyon seçmeni temsil ediyor. Demokratik bir karar alma sürecinde seçmenlerini temsil etmek üzere yasal olarak TBMM’ye ve yerel yönetimlere seçildiler. Türkiye’deki Kürt nüfusunun ağırlıklı olarak temsil edildiği sadece iki popüler parti var: HDP ve AKP. Kürt sorununa barışçıl bir çözüm bulmak için ikisine de ihtiyaç var.

≈≈≈≈

Mülakatın İngilizce metni için:

CEVAP VER