Veysi Dündar yazar Can Ataklı ile görüştü: “Türkiye’nin aklı, zekâsı, bilgi birikimi, görgüsü, deneyimi çok yüksek, değişim hızlı olacaktır”

0

Memleketin halini Nazım Hikmet yıllar önce resmetmiş:
Hava Kurşun gibi ağır
Bağır bağır bağırıyorum
Koşun kurşun eritmeye çağırıyorum
Kurşunu eritip mavi göğe ulaşma telaşındayız. İktidar bunca eleştiriyi haksız çıkarmadı. İlk kaybettiğinde, kendisini kurtaracak bir kısa ve kolay çözüm bulamayınca hemen oyunun kurallarını yeniden yazmaya, oyun oynanıp bittikten sonra kuralları tanzim etmeye kalktı.
İşin acı yanı çok. Ama en acısı kendine basın tanımlaması yapan ülkenin Takvim-i Vekayi’den beri süren geleneğinin emanetçisi olanların bu sürece dair göstermedikleri reaksiyon idi. Can Ataklı ile bu araf halinde söyleşmek en azından ufak da olsa bir hava kanalından bu ağır kurşuni gökyüzüne bir mavilik eklemek istedim.
Can Ataklı’yı bir portre olarak resmettiğimde şunları söylemiştim: “Can Ataklı’nın vicdan bilançosunun özsermayesi gayet güçlü ve giderek birikimini artırmakta.
Bu özsermaye kredibilitesini hep yüksek tutuyor. Geçmiş bilançolarının iflası ile sürekli yeni şirket kurmak zorunda kalanların anlamakta zorlanacağı şeyler bunlar.
Sadece mesleği değil yaşam biçimi de gazetecilik olan birisi için demokrasi opsiyon değil, standart pakettir. Can’ın modelinde bu donanım hep sabit.”
Can Ataklı hakkında o gün yazdıklarımın her satırı bugün ayniyle vaki oldu. Söyleşiyi sizlere sunarken özellikle söylediği şu cümleye dikkatinizi çekmek istiyorum :
“Türkiye’nin en büyük hatası, içinde bulunduğu NATO’da kalabilmek, bunu kalkınmada bir araç olarak kullanabilmek için hukuk demokrasi ve özgürlükler konusunda korkak davranmasıdır.
Devleti yönetenler bir taraftan komünizm gelecek diye özgürlükleri kısarken bir taraftan da ülke bölünecek diye ciddi sayıda TC vatandaşına baskı uyguladı.”
Türkiye’nin soğuk savaşın en ağır mağlubu olduğunu dolaysız vurgulayan bu cümleleri bu ülkenin bütün okur yazarlarının, hangi görüşte olursa olsunlar, çok iyi anlamaları gerekiyor.
İşin özü tam da burada.
Can Ataklı ya da benim Can Abimin gündemi için sizi söyleşinin tamamını okumaya davet ediyorum.

Seçimi ve sonuçlarını değerlendirirsek…

Veysi Dündar (VD): 2002 yılından beri ülkeyi öyle, böyle ya da şöyle bir şekliyle yönetiyorlar. 31 Mart sandıkların açılmasından yaklaşık 1-1,5 saat sonra zafer naraları atılmaya başlandı. Yetmedi, Binali Yıldırım çıktı “seçimi kazandıklarını ve neticenin İstanbul’a hayırlı olmasını” temenni etti. Oysa 1-1,5 saatte bütün sandıkların sayılıp zafer ilan edilirken, 2 haftadır oyların hala sayılamamış olmasını neye bağlıyorsunuz?

Can Ataklı (CA): Buna tek kelime ile cevap verebilirim: Korku.
Erdoğan İstanbul’u kaybetmesi halinde iktidarının ve tek adamlığının tehlikeye düşeceğini görüyor.
Bu durumda elindeki bütün gücü kullanarak İstanbul’u kazanmaya çalışıyor.
Bu uğurda hukuka uyulup uyulmaması, ahlaki ve vicdani kuralların geçerli olup olmaması hiç önemli değil.
Seçimlerden önce ısrarla söylediği “beka sorununun” aslında kendi bekası olduğu gerçeğinin de bir sonucudur bu korku.

VD: “Cumhuriyetin kurulduğu tarihten bu güne, Türkiye böylesine şaibeli bir seçim görmedi” cümlesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

CA: Bunu kimin söylediğine bağlı.
Erdoğan ve yandaşları İstanbul yenilgisine bir kılıf bulmak için çabalarken olabilecek en absürd gerekçeyi bularak CHP’nin hile yaptığını söylediler.
Yani iktidar açısından bakıldığında durum böyle.
Çünkü bu yolla kamuoyunun zihninde bir hile algısı yaratmak istiyorlar.
Muhalefet açısından bakarsak bu cümle yine çok doğru.
Çünkü gerçekten böyle bir seçim görmedi Türkiye.
Aslına bakarsanız böyle seçimleri 2007’den beri yaşıyoruz ama iktidar ilk kez yakalandı.
Şimdi kurtulma çabalarını izliyoruz.

VD: Ak Parti’yi iktidara taşıyan yerelde yaptığı çalışmalardı. Belediyeciliği ile ön plana çıkması. Erdoğan, her konuşmasında iddialı bir biçimde CHP’li belediyelerin çöpleri toplayamadığından hep şikayet etti. Temcit pilavı gibi İnönü’ye kadar geçmişi devamlı bu halkın önüne koymasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

CA: Aslına bakarsanız o yöntem pek tutmadı.
Zaten Erdoğan da bunu gördü ve seçimlere yakın zamanda bir yandan belediye hizmetlerini anlatırken diğer yandan da terörle mücadele, Suriye sorunu ve Türkiye’nin bekası kavramlarını ortaya attı.
Bunlar elbette AKP tabanının tam anlayamadığı ama söylenilen parlak laflar milliyetçi duyguları coşturan bir ortam yarattı.
Sonuçta halkın önemli bir bölümü seçime sanki yerel değil de genel seçim havasında girdi.

VD: “İddia ettiğiniz her neyse önünde sonunda sizi gelir bulur ve imtihanınız olur.” 50 yıl evvelinin belediyeciliğini eleştirerek bugüne taşıyan Erdoğan’ın, örnek alınması gereken Avrupa belediyeciliğini anlatması ve Ak Partinin bu sıralamada ne olduğunu söylemesi gerekmez mi? Bu halkı sürekli geçmiş abası altında sopayla korkutması doğru mu?

CA: Erdoğan ne kendi belediye başkanlığı döneminde ne de sonrasında gerçek anlamda çağdaş bir belediyecilik hizmeti sunmadı hiç.
Yaptığı aslında ilkel bir popülizmden öte değildi.
Elbette İstanbul’a pek çok hizmet sunuldu.
Ancak bunların hepsi zaten kim olsa yapması gereken hizmetlerdi.
Oy potansiyelini diri tutmak için de çok ciddi bir “yardım destek” hizmeti sunuldu. Onbinlerce kişi belediyelerden gelen yardımlarla geçiniyor ve bunun kendileri için lütuf olduğuna inanıyor.
Erdoğan geçmişi kötülerken daha varlıklı kesimleri “bu hizmetleri yapamazlar, beceremezler” diye etkilemeye çalışıyordu.
Ancak asıl oy tabanı eskinin kötülenmesini başka açıdan değerlendirdi.
Bu kesim geçmişle ilgili olumsuzsuzları duydukça, AKP dışındaki bir yönetimin kendilerine yapılan bütün yardımları keseceği endişesine kapıldı.
Bu durumda tek çarenin AKP’yi iktidarda tutmak olduğuna inandırıldı.

VD: Ak Parti sloganlarında hep gönülden dem vuruyor. AKP’li yöneticiler, AKP’ye oy veren seçmene, kampanyalarındaYunus Emre’nin; “Gönül çalabın tahtı, çalap gönüle baktı. İki cihan bedbahtı, kim bir gönül yıkar ise” mısralarını anımsıyor.
Gönlü bu kadar önemseyen bir yapının, bu şekilde davranmasının sosyolojik ve psikolojik sebepleri nelerdir?

CA: AKP’nin gönülle hiçbir ilişkisi yok. Erdoğan’ın sözünü ettiği şey aslında popülizm. Bütün amaç iktidarda kalabilmek için halkın aklının çelinmesi olunca yapılan hiçbir şey bana tuhaf gelmiyor.

VD: Toplumsal ahlakı nasıl oluşturabiliriz? Herkes konuya kendi zaviyesinden bakıyor. Ortak akıl, ortak sağduyu, ortak vicdan nasıl mümkün olur?

CA: Toplumsal ahlak ve vicdan din istismarı yapan iktidarlar döneminde hasar gördü hep.
Topluma hasar verilmesi Özal döneminde başladı.
Ama şaha kalkması Erdoğan iktidarında oldu.
Erdoğan zihniyeti ahlaki erozyonun toplumun bütün kesimlerinde yaygınlaşmasını sağlayan bir iklim yarattı.
Toplum yüzyıllardır sürdürdüğü temel ahlaki ve vicdani değerlerini yitirdi. Bir tarafta sanki İslam felsefesi gelişiyormuş gibi görünürken aslında muazzam bir erozyon yaşadı toplum.
Bu açıdan bakınca sadece bu iktidarın gitmesiyle bile toplum kendine gelebilecek bir ortamı bulacaktır.
Benim bir endişem yok, çünkü kaybedilen değerler aslında bu toplumun genlerinde var.
Yani bu iktidarın baskısının kalkmasıyla birlikte toplum ahlaki ve vicdani değerlerine hızla kavuşacaktır.

CHP, HDP ve Kürt seçmen

VD: Muhalefete karşılıksız destek veren Kürt seçmene yönelik muhalefetin özellikle mazbatası teslim edilmeyen belediyelere yönelik bir sözü olmalı mı? Bir de YSK’nın KHK’lı başkanlarla ilgili görüşünü nasıl yorumlarsınız?

CA: Erdoğan seçimleri kazanabilmek için muhalefete karşı “terör ve darbe” kartlarını oynadı.
Tabii yarattığı ve kontrol altında tuttuğu medya sayesinde yapabildi bunu.
Muhalefet ağır medya baskısı altında bu propagandadan hayli etkilendi.
Kürt kökenli seçmenlerin, HDP’ye oy vermiş olanların kendisine oy verme eğiliminde olduğunu bildiği halde açıktan işbirliği yapmaya ve bunu açıklamaya korktu.
Oysa bu korkunun hiçbir anlamı yoktu.
Çünkü Erdoğan açık bir işbirliği olsa da olmasa da zaten muhalefeti toptan “teröristlerle ve darbecilerle işbirliği halinde olmakla” suçlayacaktı, nitekim aynen öyle yaptı.
Muhalefet aynı korkuyu pek çok yerde Kürt kökenli yurttaşların verdiği destekle kazandığı seçimden sonra bile yaşıyor ve hala açıktan bir teşekkür edebilmiş değil.
Bu hem siyasi ahlak hem de demokrasi açısından ne yazık ki çok üzücü bir durum.
Seçilen ama KHK ile kamu görevinden uzaklaştırılmış oldukları için mazbataları verilmeyenlerle ilgili yaşananlar ise tam bir rezalettir.
AKP’nin hiçbir konuda ahlaka, namusa uymadığının tescilidir.
Devlet kendi vatandaşına tuzak kurmaz, kuramaz.
Oysa KHK ile görevlerine son verilmiş isimler yasalara uyarak adaylıklarını açıklamışlar ve YSK’ya başvurmuşlardır.
Her adayın yeterlilik durumunu incelemekle görevli YSK üyeleri KHK’lı bu kişilere hiç bir itirazda bulunmamış ve seçimi beklemiştir.
Oysa bu kişilerin KHK ile kamudan atıldıkları ilk başvuruları sırasında biliniyordu.
Erdoğan’ın “hepsini biliyoruz seçimden sonra göreceksiniz” açıklaması aslında yapılacak ahlak dışı operasyonun habercisiydi.
Bu tuzağın hukuken durdurulma olanağı var mı; bir hukukçu olmadığım için bilemem elbette ama bunun Türkiye’nin itibarını çok düşürdüğünü söyleyebilirim.

VD: Baskı, darbe vb gibi olağanüstü devirlerde, düşünce adamları, yazarlar, şairler kendi imzalarıyla söyleyemedikleri şeyleri çoğunlukla müstear isimlerle ifade etmişlerdir. Siz bu dönemde bu kadar dobra dobra konuşmayı nasıl yorumluyorsunuz?

CA: Valla açık söyleyeyim bunu hiç düşünmüyorum.
Zaten düşünürsem herhalde bu kadar rahat konuşamam.
Ama ben söylediklerimi inanarak söylüyorum, biri için, birinin talimatıyla, birine yarasın diye söylemiyorum.
O zaman çok rahatım. Başıma bir şey geleceğini hiç düşünmüyorum.
Bu konu aklıma sadece ve haklı olarak “kendine dikkat et” diyenlerin uyarıları sırasında geliyor, ama sohbet bitince kendiliğinden yok oluyor.

VD: Türkiye’nin uzun yıllar boyunca biriktirdiği medya geleneği yerle yeksan oldu. Her biri birer ticari değer olan gazete markaları havuzun içinde eridi. En büyük markalar bile bu sıcağa dayanmadı.
Buradan sonra ne olacak?

CA: Herşey bu iktidarın ömrüne bağlı.
Bu iktidar devam ettikçe medyanın derlenip toparlanması, yeniden nitelikli hale gelmesi, doğru düzgün ve namuslu gazetecilerin ön plana çıkması pek mümkün değil.
Ama bu iktidar gidince de şu anda yaratılan bütün garabet ortadan kalkacak.
Kimse kimseyi işten falan atmayacak.
Gazeteci olmayan ya da ruhunu satarak kabuk değiştirenler kendiliklerinden tasfiye olacaklar.
Özellikle bu medyanın maddi kaynağı da kendiliğinden yok olacağı için bol paraya alışmış bu güruh eriyip gidecek.
Eskiden kalan ve Erdoğan döneminde değişime uğrayan bazıları direnmeye çalışsa ve hatta “hata yaptım” dese bile dikiş tutmayacaktır.

Paradigma iflası ve sivil anayasa ihtiyacı

VD: Türkiyede politik, sosyolojik, ekonomik ve hukuki düzlemde bir eksen kayması, bir paradigma iflası var. Sizce bu durum nasıl ve nereye evrilir? Olumlu bir çıkışın yakalanması mümkün mü? Bunun için ne yapılması lazım? Erdoğan Atatürk’ten bile daha uzun süredir iktidar sizce; bu ne anlama geliyor? Dönüşüm nasıl olacak?

CA: Bu iktidarın gidişi değişimi hızlandıracaktır.
Türkiye’nin aklı, zekâsı ve bilgi birikimi, görgüsü deneyimi çok yüksek.
Niteliksizliğin yükselen değer haline getirildiği AKP dönemi bittiğinde değişim de çok hızlı olacaktır.
Benim bu konuda endişem yok.
Erdoğan’ın Atatürk’ten bile daha uzun süre ülkenin başında kalmasının hiç bir önemi yok.
Ülkeye Atatürk’ün kattıklarının yüzde birini bile katmamış bir zihniyetin bu kadar önemsenmesinden de rahatsız oluyorum

VD: Türkiye’de dinsel siyasetin, cemaat bazlı örgütlenmenin dinsel tefekkür alanı dışına taşmasının bir daha olmaması için ne yapmak gerekir? Neden Hristiyan Demokratlar var da Müslüman Demokratlar olamıyor?

CA: Bu tabii tartışılması çok uzun bir konu.
Ama şunu söyleyebilirim.
Hıristiyanlık bir siyasal sistem, bir yönetim biçimi değil.
Bu nedenle batıda “Hırıstiyan demokrat” tanımı “Devlet yönetimine dindarların da talip olması” anlamında kullanılıyor.
Oysa İslam dini aynı zamanda devlet yönetimini de kapsıyor.
Böyle olunca “Müslüman demokrat” olması zaten mümkün değil bana göre.
İslam’ın getirdiği devleti yönetme kurallarını değiştiremeyeceğinize göre demokratlıktan söz etmenin bir anlamı olamaz zaten.

VD: Temel sorunumuzun sivil anayasa eksikliği olduğu aşikar. Şu zamanlarla bu militarist anayasanın da uygulanmadığına tanığız.
Sizce bu ülkede Jean Jacques Rousseau’nun bahsettiği Toplum Sözleşmesi’ni yapabilecek miyiz?

CA: Bu sivil anayasadan ne anladığımıza bağlıdır.
Şu anki anayasa sanki 12 Eylül askeri rejiminin anayasası ama üçte ikisi değişti bugüne kadar. Bunların çoğu da AKP iktidarı döneminde oldu. Bu açıdan bakınca zaten AKP’lilerin anayasadan şikâyet etmeleri yanlış olur.
Özellikle 2010’da çok kapsamlı bir değişiklik yapıldı. O sırada çok güçlüydüler ve her maddeyi değiştirebilirlerdi.
Buna rağmen yapmadılar.
Bence hem işlerine gelmedi hem de tüm iktidarları boyunca uyguladıkları mağdur edebiyatını sürdürebilecekleri etmenlere ihtiyaçları vardı.

VD: Uzun süredir Türkiye’de sözü dinlenen birisiniz. Sizce Türkiye’nin en büyük hatası ne oldu? Tarihte tabii ki geriye gitmek mümkün değil. Ama MHP lideri “NATO bize ne fayda sağladı” diyecek kadar tarihi bükerken, sizin gibi bir duayenin bu konuda söylecek sözü olmalı. 1923’ten 1950’ye, 1950’den bugüne sizce en büyük kırılmalar nelerdi?

CA: Türkiye’nin en büyük hatası, içinde bulunduğu NATO’da kalabilmek, bunu kalkınmada bir araç olarak kullanabilmek için hukuk, demokrasi ve özgürlükler konusunda korkak davranmasıdır.
Devleti yönetenler bir taraftan komünizm gelecek diye özgürlükleri kısarken bir taraftan da ülke bölünecek diye ciddi sayıda TC vatandaşına baskı uyguladı.
Siyasal İslamcılar aynı gerekçe ile dindarlara da baskı uygulandığını söylerler hep ve ne yazık ki sırf kendilerini haklı gösterebilmek için sol aydınlar da bu kervana katıldılar ama bana göre bu yanlış.
Belki size tuhaf gelecek ama, bana göre siyasal İslamcılar çok uzun yıllar hiçbir baskı ile karşılaşmadılar ve sessizce devletin kılcal damarlarına kadar girdiler.
Sıra iktidarı devralmaya gelince de daha önce solcuların ve etnik kimliklerini korumaya çalışanların argümanlarını kullanarak mağduriyet edebiyatına sarıldılar.
İşin özeti şudur: Bugün iktidarda olan dinci zihniyet aslında Atatürk’ten sonra Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi ideolojisinin bir parçasıydı.
Sadece sanki ciddiye alınmıyor ya da itilip kakılıyor gibi gösteriliyordu.

VD: Bu karikatür size ne anlatıyor?

CA: İktidardaki zavallılık…

CEVAP VER