12 Eylül ve Ülkücüler

    0
    Yavuz Selim Demirağ
    Yeniçağ

    1968 yılında bütün dünyada sosyalist rüzgârlar eserken Türkiye’ye gelen ünlü bir solcu, bizim memleketin devrimcileri ile uzun görüşmeler yapar. Öğrenci hareketinin işçiye, köylüye, geniş halk yığınlarına ulaşması için metotlar anlatır. Bu arada “Türkiye’deki sosyalist karşıtlarını” sorar. “Ülkücüler” cevabını alınca ne anlama geldiğini merak eder. Katılımcılardan biri Batı dillerinde “idealizm”in karşılığı olduğunu belirtince, “Desenize siz baştan kaybetmişsiniz. İdealistlik sosyalistlikten daha evrenseldir” tespitini dile getirmiş. Yıllar önce bir sosyoloji panelinde dinlediğim bu anekdotu unutamadım. Türkiye’deki sol, sosyalist, devrimci grupların yıllarca ve ısrarla “faşist” yaftası ile suçladığı Ülkücülerin siyasi olarak iktidara gelemeyişinin binlerce gerekçesi var. İlkini seslendirsem “Ülkücüyüm” diyenler itiraz edecek. Evet Ülkücülerin önemli bir bölümü ülkülerini yitirdiler. İdeallerini kaybettiler. Bunun en önemli sebebi 12 Eylül Darbesi’nin yaşattığı ağır travmadır. Ne zaman ki ülkücülük MHP ile özdeş hale gelmeye başladı orada ideolojik kabızlık meydana çıktı. Bu da beraberinde fikir alanında fukaralığı getirdi. Soğuk Savaş dönemi metotlarında ısrar, sadakat ve biat kültürü ile yoğurulunca Ülkücülerin ülküsü tartışmaya açılırken erozyon kaçınılmaz oldu.

    Halen sosyolojik sorgulaması yapılamayan “Türkeş dönemi”nin bitişi ile adeta fetret dönemine giren ülkücü hareket “başkan” ve “abi”lik müessesesi yüzünden mesafe alamadığı gibi gerileme sürecine sürüklenmiştir. Dostlarım kırılmasın, 12 Eylül’ün hesabının sorulması adına AKP’nin hazırladığı yeni anayasa tuzağına “yetmez ama evet” zihniyeti ile düşenler sonuçta AKP’nin yedek lastiği konumuna girmişlerdir. “Fetret olmadan fetih olmaz” ideali ile çabalarından vazgeçmeyen Ülkücüler, dükkana çöreklenen çapsızlarca “fitneci” ilan edildiği müddetçe ne fetret sona erecek ne de fetih için yol  açılacaktır. Ülkücülüğün, siyasi parti olan MHP ile anılır hale dönüştüğü 1997 olaylı kurultaylarında tarihe not düşme adına sarf ettiğim “Ülkücü hareket ile ilgili endişelerim bu kongreler sürecinde depreşiyor. Korkum İttihat ve Terakki gibi bir gecede tarihin karanlığına gömülmek” düşüncem neredeyse gerçekleşmek üzere. Belki bir gecede olmadı. 20 yıldır hiç bir şey üretmeden patinaj yapan bir hareketten daha fazlasını beklemek iyimserlik ötesi saf dillikti. Kültür ve sanat damarları kuruyan bir siyasal yapının uzun süre hayatta kalması eşyanın tabiatına aykırıydı zaten. Bir kaç amatör girişim dışında tiyatrosu, sineması olmayan, romanı, hikayesi yazılmayan, yüzyıl sonrasında okunacak şiiri, şarkısı, türküsü yakılmamış, bestelenmemiş bir mücadelenin tarihini kimler nasıl yazabilir ki.. İdealden haberdar olmayan ecmain taifesi her fırsatta, “Ülkücülük sadece MHP’de yapılır” gibi absürt laflar ile peynir gemisi yürütüyor. Her şeyden önce embesiller şunu bilsin. Ülkücülük yapılmaz, yaşanır. Ülkücülük dar alana sığdırılamayacak kadar büyüktür. Bu arada Ülkücülüğün patentini, markasını siyasi parti dükkanına sığdırmaya devam edecek olanlara bu sütundan seslenmek istiyorum. “Öyle ise alın atınızı verin tımarımızı…” Kendi adıma “ideallerimi gasp edemezsiniz” çıkışı ile  yıllardır kenarından bile geçmediğim müflis dükkanınıza el sallarım olur biter. İdealizm siyasi bir parti, örgüt, teşkilat, dernek, vakıf gibi sınırlandırılmış alanlarda yapılacak diye bir kaide yok. Yanlış anlaşılmasın bu bir veda mektubu değildir. Üzerinden 37 yıl geçmiş olan 12 Eylül Darbesi ile hesaplaşmanın bilançosu da değil. Kırgınlık ifadesi olarak algılanabilir. Belki de isyanlı sükutun sona erişi…

    Yazının devamı için