AP kararı Türkiye için sonun başlangıcı mı?

    0
    Ali Bayramoğlu
    Al-Monitor, Lübnan

    Avrupa Parlamentosu (AP) 24 Kasım 2016 tarihli oturumunda Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki üyelik müzakerelerinin geçici olarak dondurulması çağrısı yapan bir karar taslağını kabul etti. AP kararını Türkiye’deki şu gelişmelere dayandırdı:

    • OHAL çerçevesinde Türk hükümeti baskıcı ve orantısız tedbirler alıyor.
    • Temel hak ve özgürlükler ihlal ediliyor.
    • İfade ve basın özgürlüğü aşırı şekilde kısıtlanıyor.
    • 10 Kürt milletvekili ve 150 gazeteci bu koşullarda tutuklanmış bulunuyor.
    • Erdoğan idam cezasını yeniden uygulama arayışı içinde.
    • Siyasi iktidar çağdaş Türkiye’nin sınırlarını belirleyen, bölgede barış ve istikrarın korunmasına katkıda bulunan Lozan Antlaşması’nı tartışmaya açmış durumda.

    Tespitlerin gerçekçi olduğuna şüphe yok. Şimdi soru şu: Bu karar AB-Türkiye ilişkilerine nasıl yansıyacak? Ne tür sonuçlar verecek?

    AP’nin kararlarının bağlayıcılığı yok. Karar, AB liderlerine bir tavsiye niteliği taşıyor. Müzakereleri askıya alma yetkisi ise 15-16 Aralık’ta Brüksel’deki zirvede bir araya gelecek AB liderlerine ait. Zirveden müzakereleri durdurma kararı çıkması beklenmiyor. Bununla birlikte AP’nin son kararından sonra dengelerin nasıl oluşacağı da tam olarak belli değil. Nitekim Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker bir röportajında, Türkiye’nin bu kararı hafife almaması gerektiğini vurguluyor ve “etkisi hissedilecektir” diyor.

    Ankara’nın ise bırakın kararı ciddiye almayı, karşısına alarak bir iç siyaset aracı haline getirdiği söylenebilir. İlk tepki olarak AB Bakanı Ömer Çelik, kararın “yok hükmünde” olduğunu söylerken, Başbakan Binali Yıldırım kararın Türkiye için “hiçbir önemi olmadığını” açıkladı. Ardından devreye giren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise AB’ye yönelik “Daha ileri giderseniz sınır kapıları açılır” sözleriyle meseleyi Suriyeli mülteciler bazında bir tehdit ve pazarlık zeminine çekti.

    Avrupa ülkelerinin Suriyeli mülteci akınını önlemek için Türkiye’ye duydukları ihtiyaçtan hareketle bu zeminin karşılıksız olmadığı söylenebilir. Ne var ki AB ilkeleri ve dengeleri dikkate alındığında, çıkar pazarlığı ancak bir süre için ve belirli koşullar altında mümkün olacaktır.

    AP’nin bu tür kararlarının önemi Avrupa’daki hâkim siyasi eğilimi resmetmesinden, hatta siyasi gidişatı öngörmesinden kaynaklanır. Kararın bu çerçevede AB’nin ilkeleri, değerleri ve Türkiye ilişkileri açısından simgesel bir önem taşıdığına şüphe yok. Türk yetkililer görmezden gelmeye çalışsa da aynı önem Türkiye için de söz konusu. Öyle ki, Türk demokrasisi açısından bakıldığında bu sembolik önem yerini fiili bir öneme, hatta alarma bırakıyor. Nasıl?

    2004’ten 2016’ya 12 yıl geçti. AP 2004’te Türkiye için toplandığında bugünün tam tersi bir iklimde ve kanaatle, hatta siyasi bir hararetle hareket etmişti. Avrupa Parlamentosu AB’nin Ankara ile tam üyelik müzakerelerini vakit kaybetmeden başlatmasını tavsiye eden karar tasarısını 407 oyla kabul etmişti. Türkiye bu 12 yılın önemli bir kısmında kendisini reformlara hasretti. Ülkenin en azından 2010-2011 dönemine kadar süren demokratik, ekonomik ve siyasi performansında AB’nin oynadığı rol son derece önemliydi.

    Demokratik açıdan, yasal ve anayasal kimi değişimler, görece bir demilitarizasyon süreci, temel hak ve dini, kültürel, siyasal özgürlükler alanlarının genişlemesi, laiklikte demokratikleşme eğilimi, Kürt sorununda siyasi çözüm yollarının aranması gibi gelişmeler, Avrupa Birliği’nden gelen destek rüzgarlarıyla yol alabildi. Büyük demokratikleşme süreci Kopenhag Kriterleri’nin benimsenmesi ve uygulanmasıyla paralel bir seyir izledi.

    Ekonomik açıdan, üyelik müzakereleri Türkiye ekonomisi için ciddi bir istikrar unsuru ve büyüme etkeni oldu. Ekonomist Seyfettin Gürsel’in tespitiyle, “Doğrudan yabancı sermaye yatırımları (AB’yle müzakerelerin başlamasından) 2005’ten itibaren beş-altı kat artarak 15 milyar doları aştı. (…) Yabancı yatırımların yüzde 75’inin Avrupa’dan geldiğini de not edelim. Büyük bir tasarruf açığı dolayısıyla dış açığı olan bir ekonomi için bu büyük bir nimet. Çünkü dış borcu artırmadan dış açığın finansmanına katkı yapıyor, yatırımları destekliyor ve teknoloji transferi sağlıyor. Dahası müzakereler ilerledikçe Avrupa hukuk normları Türkiye hukuk sistemi tarafından benimsendikçe, süreç demokratik sistemin ve işleyen bir piyasa ekonomisinin garantisi olarak görülüyor(du). Bugüne dek yerli bankaların ve firmaların uluslararası piyasadan kolayca borçlanabilmeleri de bu garanti sayesinde gerçekleşti.”

    Siyasi açıdan, AB, Türkiye’deki İslami geleneğin kendi içinde büyük bir siyasi kopuş yaşamasına da aracılık yaptı. Erdoğan, AKP öncesi Batı’ya mesafeli bakan, AB’yi bir “Hristiyan kulübü” olarak tarif eden dil ve politikadan uzaklaştı. Kimliksel varoluş ihtiyaçlarından kaynaklansa da bu güzergâh dini, milli, yerli değerler ile evrensel değerler arasında bir evlilik arayışını devreye soktu. Bir süre için Türkiye’ye İslam ve demokrasinin birlikte yaşayabildiği “model ülke” sıfatını kazandırdı. Radikal dini hareketlerin önünü kesen bu gelişme, Türkiye ötesinde de gerek Avrupa gerek İslam dünyası için ayrı bir anlam taşıyordu. AB-Türkiye ilişkisi üzerinden Batı-Doğu, Hristiyan ve Müslüman medeniyetleri, özellikle Türkiye’nin komşuları, Orta Doğu bölgesindeki ülkeler arasında köprü kurma beklentisi, ihtimali ya da hayalini üretiyordu.

    Bu hayalin yıkılmasının, küçük de olsa tek umut köprüsünün ağır biçimde tahrip olmasının tek nedeni elbet Erdoğan’ın bir süredir otoriterleşen politikaları değil. Şiddet rüzgarlarının, güvenlikçi politikaların, içe kapanma eğiliminin Batı’dan Doğu’ya pek çok farklı kaynağı var. Ancak Türkiye’nin hissesine düşen ciddi bir sorumluluk da bulunuyor. Bu sorumluluk, Türkiye’nin AB normlarından ve AB’den, Batı ile Doğu değerleri arasındaki sentez arayışından uzaklaşmasıdır.

    Açık, Türkiye belli bir tarihten itibaren AB’ye referansla elde ettiği tüm kazanımlardan geri dönüşler yaşamaya başladı. Demokratik, ekonomik, siyasi alanlardaki bu kazanımlar, Türkiye’nin geri dönüşle birlikte kaybettiklerinin, kaybetmekte olduklarının ve kaybedeceklerinin bilançosunu da oluşturuyor.

    Yazının devamı için