‘Baskıcı iktidar – komplocu muhalefet’ sarmalını kırmak

    0
    M. Şükrü Hanioğlu
    Sabah

    “Baskıcı iktidar-komplocu muhalefet” kısır döngüsü siyasetimizin önde gelen “tavuk-yumurta” sorunsallarından birisidir. Kim olduklarından bağımsız olarak “iktidar“ın “muhalefet“in komploculuğu, “muhalefet“in ise iktidar“ın baskıcılığından kaynaklandığınısavunduğu bu kısır döngü, imparatorluktan günümüze uzanan süreçte kırmaya muvaffak olamadığımız bir sarmala dönüşmüştür.
    Bu olgunun farklı lider ve örgütlenmeler altında, kesintisiz denilebilecek bir süreçte yeniden üretilerek günümüze taşınmış olması, onun yapısal bir sorun olarak tahlilini gerekli kılmaktadır.
    Diğer bir ifadeyle Tanzimat’ın ilk evrelerinde ıslahatçılar ile muhafazakâr bürokratlar, sonrasında Âlî ve Fuad Paşaların liderliğindeki ricâl ile Yeni Osmanlılar, II. Abdülhamid ile Jön Türkler, İttihad ve Terakki Cemiyeti ile muhalifleri, Tek Parti ile muarızları, Demokrat Parti ile CHParasında yaşanan bu ilişki biçimi güncel siyasetimizde de gözlemlenebilmektedir.
    Kutuplaştırıcı, çatışmacı ve son tahlilde otoriter siyasetin nedeni ve neticesi olan bu olgunun bir diğer özelliği ise iç aktörlerle sınırlı olmayan bir ilişkiye evrilmiş olmasıdır. Tanzimat sonrasında dış aktörlerin oluşum ve yeniden üretilmesinde önemli rol oynadıkları bu sarmal, yaşanan küreselleşme sonrasında daha da karmaşık bir ilişkinin şekillenmesine yol açmıştır.
    Dolayısıyla siyasetimiz “baskıcı iktidarkomplocu muhalefet” ve bu ilişkiye taraf olarak katılan dış aktörlerden oluşan bir üçgen içinde yapılmaya başlanmıştır. Bunun ise demokratikleşme ve dış siyaset geliştirilmesi alanında ciddî sorunlara neden olduğu âşikârdır.
    Modern tarihimiz süresince kırmaya muvaffak olamamamıza karşılık kişilikler üzerinden açıklamayı tercih ettiğimiz söz konusu ilişkinin siyasetin kavramsallaştırılma biçiminden başlayarak, onun kimlik vurgusu taşımasına ulaşan bir yelpazeye yayılan değişik nedenleri bulunmaktadır. Bunların başlıcaları arasında ise siyasetin “alanını sahiplenememesi” ve bu alanın “paylaşım biçimi“nin zikredilmesi anlamlı olur.

    Siyaset ve alanı
    Türkiye’de “iktidar ve muhalefet aidiyeti üzerinde ve “kimlik savunusu yapmanınötesinde, “kendi alanının bilincinde, onu “kurum olarak” sahiplenen bir “siyaset sınıfı“ndan bahsedilmesi mümkün olamamaktadır.
    Partilerin 1908 sonrasında ortaya çıkmasına karşılık siyasal örgütlenmelerin on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında gösterdiği yaygınlık da uzun bir süreçte böylesi bir “sınıf“ın oluşamamasının ve söz konusu “bilinç“in yaratılamamasının yapısal nedenleri olduğunu ortaya koymaktadır.
    İktidar mücadelesinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e “ortak paydası güçlü” bir “siyaset sınıfı” yaratamaması, siyasetçilerin milletvekili özlük hakları düzenlemeleri dışında “iktidarmuhalefet” farklılığının ötesine geçen bir “alan“ı paylaştıklarını düşünememeleri, “siyaset“in “kazanan hepsini alır” kuralı ile işleyen bir “mega paylaşım mücadelesi” olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır.
    Dolayısıyla siyasetin kutupları, ortak bir alanı sahiplenmek bir yana, “karşıtlarına yâr etmeme kaygısıyla” haricî unsurların o sahayı işgaline dahi yardımcı olabilmektedir.
    1960 sonrasında rakiplerini hedef aldığı müddetçe askerî müdahaleleri onaylayan siyasetçiler, geçtiğimiz yıl katılımcı siyaseti askıya almayı hedefleyen bir darbe girişimi karşısında dahi alanlarını sahiplenme “bilinci“ni sergileyememişlerdir.

    Siyasal alan paylaşımı 

    Yazının devamı için