Bir karar verelim artık

    0
    Mustafa Karaalioğlu
    Karar

    Neredeyse bütün cihan sathında giderek derinleşen problemlerimiz olduğu muhakkaktır. Kabaca iki bölüme ayıralım.

    Birincisi ülkenin menfaatlerini temsil eden dış politika problemleridir. PKK, IŞİD, FETÖ içerikli terör sorunundan bölgemizdeki gelişmelere, ABD, Almanya gibi ikili problemlerden NATO ve AB ittifaklarıyla yaşadığımız derin krizlere kadar bir dizi dosya… Eklenen her yeni mesele zaten yönetilmesi, sevk ve idaresi zor olan dosyalardaki mesaimizi zorlaştırıyor.

    ***

    İkincisi de ABD’de görülmekte olan Rıza Sarraf davası ve ilaveten eklenen koruma meselesi. Almanya ile krizdeki polemiğin ortaya çıkardığı antipatiden de bu gruba bir pay düşüyor.

    İki grubu toplarsak bir ülke için bu kadar dış politika problemi taşıyabileceğinden fazladır. Problemi yönetmenin en sağlıklı ve mantıklı yolu da ortaya çıkmasına mani olmaktır. Biz bu aşamayı geçirdik, fırsatı yitirdik. Elimizde nenedeyse hepsi birbiriyle bağlantılı bir sorunlar dizisi bulunuyor. Daha vahim olanı ise, ikinci gruptaki sorunların birinci grupta bulunan ana sorunları gölgelemesi ve pazarlık gücümüzü düşürmesidir. Bunu da görelim ve adımlarımızı ona göre atalım.

    Çözüm? Elbette çözüm vardır ama bunun için en baştan arkasında duracağımız bir karar vermek zorundayız. Mesela, şu sıralarda kabul gören “Ne yaparlarsa yapsınlar, bildiğimizi yaparız” demek de bir yöntemdir ama içinde bulunduğumuz şartlarda tavsiye edilemez. Nitekim, Cumhurbaşkanı Erdoğan da bunun farkında olmalı ki hem ABD’deki iki aktüel konuyla (Sarraf ve korumalar) yakından ilgileniyor hem de son demeçlerinden anlaşıldığı üzere Almanya ile ilişkilerde köprüleri atmamaya bir ihtiyat payı bırakıyor.

    Çıkarlarımızı koruyan çözüm, bütüncül düşünerek; yani ekonomiyi, güvenliği ve kalıcı ittifakları hesaba katarak dünyanın dilini konuşmaktan geçiyor. Bu yol bizi aynı zamanda görevce avantajlı olduğumuzu varsaydığımız Arap ve İslam dünyası nezdinde de değerli kılmaktadır. Portföyünde ABD ve Avrupa ile iyi ilişkiler bulunan bir Türkiye, İslam dünyası için değerlidir. Aksi değil…

    Dolayısıyla, sorunumuz ABD ile olduğunda diplomasinin kurallarına riayet etmek kaçınılmazdır ve sözgelimi “Obama bize düşmandı, hatta FETÖ’cüydü. Neyse ki Trump geldi de rahatladık” kafasından kurtulmamız lazımdır. Nitekim Trump geldi ve YPG, bütün itirazlarımıza rağmen Obama döneminde hayal bile edemediği desteği görmeye başladı. Sarraf davasının savcısı değişmesine rağmen yeni savcı davayı daha da genişletti. Üstüne bir de korumalara karşı dava eklendi. Obama döneminde iyi kötü hiç olmazsa Gülen’in iadesi konuşuluyordu, şimdi bahsi bile açılmıyor.

    Sorun ya da konu ne Obama ne de Trump. Beğenmesek de ABD’nin bir hukuk sistemi var ve bu sistem başkanın denetiminden değil kendi yasalarından ve geleneklerinden güç alıyor. Obama ya da Trump arayışlarımız ise neticede bizi o hukuk sistemi karşısında dezavantajlı duruma düşürmekten başka sonuç doğurmuyor.

    Erdoğan’ın, Sarraf davası için “pis kokular geliyor” diyerek bu girişimin Türk siyasetini hedef alan yönlerini ima etmesi doğrudur. İlaveten, Sarraf davasının çekirdeğini FETÖ’cü polis ve savcıların bilgilerinin oluşturduğu da gerçektir. Ne var ki bununla mücadele etmenin yolu ne bazılarının önerdiği gibi köprüleri atmaktan geçiyor ne de “Ortada derin bir oyun var, ABD yönetimi FETÖ’nün kumpasına alet oluyor” deyip bu örgüte paye vermekten… Nitekim bu yaklaşım ABD ve Avrupa’dan tek bir FETÖ’cünün iadesini sağlamadığı gibi, 15 Temmuz’daki yerden göğe haklı pozisyonumuzun idrak edilmesini de mümkün kılmadı. Hal böyleyken ısrara hacet yok…

    Yazının devamı için