Eleştirel düşünce hıyanet midir?

    0
    Sibel Eraslan
    Star

    Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere, ‘eleştirel düşünme’ dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu, bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur.”

    Özgürlüğe Kaçışım, Zindan’dan Notlar” adlı kitabında böyle der Aliya İzzetbegoviç…

    Tam da içeride en zor dönemeçleri aşarken hatırlanacak bir temenni midir bu diyenleriniz olacak. Haksız da değiller zor dönem vurgusunda. Güney hattımızda güya müttefiklerimiz tarafından bize karşı ağır silahlarla techiz edilmiş terör bloku, YPG, PKK’sı ile tüm katliam harfleri… İçeride işi işgal girişimine kadar götürmüş FETÖ ve aynı anda DEAŞ’ın insafsız katliamlarıyla mücadele derken, içeride ve dışarıda en sunturlu mikserlerin içinden geçiyoruz. Sıkı durmak zorundayız. Ama bu sıkı durmak zorunluluğumuz, eleştirel düşünce kabiliyetimizi tıkamamalı, öldürmemeli.

    Özeleştiri veya muhalefet gibi iddialı, debdebeli ifadelerden geçelim, birbirimize soru sorabiliyor muyuz, birbirimizi mecburen onaylamanın dışında birbirimize hız katacak, yol açacak, tuğlanın üstüne tuğla koyacak bir katkımız var mı?

    Bu meseleyi, sadece medya veya siyaset arenası için zikretmiyorum. Özellikle toplumsal mesuliyet isteyen eğitim veya gençlik esaslı yahut gönüllülüğe dayalı sivil çalışmalarda öz eleştiriye açıklık çok önemli. Eleştirel düşünce derken… Yıkıcı tarzda veya kişiselleşmiş hıncın eleştiri ambalajıyla sunulması şeklinde ya da profesyonel medya tetikçileri aracılığıyla saçaklandırılması da değil kastettiğim şey.

    Biz birbirimizi işitemiyoruz. Kalbimizi işitmeye kapatmışız. Birbirimizle olan ilişkimiz, korkudan, güvensizlikten ibaret hale gelmiş. Korkuyu gayet insani bulurum, hatta insan oluşun temelindeki kaygılardandır korku… Ama korku, süreklilik arz edemez, rutini ve devamlılığı varsa, korku artık patolojik bir durum almış demektir. Sistem sorunudur bu.

    George Orwell’ın “1984″ romanını hatırlarsınız. Gerçi edebiyattır, sanattır neticede Orwell’inkisi. Ama gerçekliğin aynası olarak edebiyat, hayata dair ibretli izlenimleri içerir. Edebiyatçı sezgisi yüksek kişidir. “1984“e dönecek olursak: Korku, politik bir metottur ve en ufak bir soru bile vatana ihanet olarak algılanmaktadır. Sadece zavallı insan teklerinin ezildiği bir süreç değildir bu, sistem, korku aracılığıyla temerküz ettiği güç sayesinde, adeta karanlık bir uzaya dönüşmüştür. Toplumsal tahkim oluş arzu edilirken, tam tersine toplumsal çözülmeye gidiştir bu. Korkutarak kuşattığımız kişi, artık ferdiyetini yitirmiştir, ya çok silik ya da nihilist manada bağsız, kopuk bir kişidir. Değerlerin yitirilişi anlamındadır bu…

    Yazının devamı için