Entelektüel karşıtlığı ve maliyeti

    0
    M. Şükrü Hanioğlu
    Sabah

    Türkiye’deki yaygın “entelektüel karşıtlığı”nın siyaset kutupları tarafından benimsenmesi ağır bir maliyeti beraberinde getirmektedir
    Entelektüel karşıtlığı şüphesiz sadece Türkiye’de revaç bulan bir yaklaşım değildir. Richard Hofstadter günümüzde klasik eser haline gelen Amerikan Yaşamında Anti- Entelektüalizm çalışmasında Atlantik’in karşı kıyılarındaki derin ve yaygın entelektüel düşmanlığının nedenlerini tahlil etmeye çalışmıştır.
    En uç vurgusunu General José Millán- Astray’in “Yaşasın Ölüm! Kahrolsun Entelektüeller!” ifadesinde bulan bu düşmanlık, günümüzde yeniden küresel ölçekte yükselişe geçen popülist ideolojinin de dayanak noktalarından birisini teşkil etmiştir. Amerikan halk dilinde “yumurta kafalılar (eggheads)” deyimiyle aşağılanan “entelektüeller”in “toplumun genelinindeğerlerine yabancılaşmış asalaklar” olduğu kanaati pek çok toplumda yaygın kabul görmektedir.
    Ancak Türkiye’nin “entelektüel karşıtlığı”nın küresel liderlerinden birisi olduğu tartışma götürmez. Bu özgün örnekte, siyasetin iki temel kutbu tarafından da değişik nedenlerle savunulan entelektüel karşıtlığı, “rejim tezlerini içselleştirmemiş ya da değerlereyabancılaşmış entelektüellerin dışlandığı toplum” talebi çerçevesinde meşrulaştırılmaktadır.
    Diğer bir ifadeyle modern Türk antientelektüalizmi “devrimi sahiplenmeyen entelektüelleri” dışlayarak ve “kitleyi aşağılayan, onu dönüştürmeyi hedefleyen bürokratik diktatörlük” eleştirisinden yola çıkarak “entelektüelleri marjinalleştirilmiş, seçkinsiz toplum” idealini içselleştirmiştir.
    Bunun, zikrettiğimiz gibi, popülist söylem düzeyinde kalmayarak siyasetin iki temel kutbu tarafından da benimsenmesi, her konuyu en basit düzeyde tartışan, sorunlarına derinlikli yaklaşımlar geliştiremeyen, sığ zeminlerde yapılan polemiklerin “analiz” statüsü kazandığı, “hamaset”in ise “söylem” haline geldiği bir toplumun şekillenmesine neden olmaktadır.
    Yapılması gereken, siyasetin “kitleye yukarıdan bakan, onun değerlerini aşağılayan toplumun taleplerini göz ardı eden toplumsal tabakalar tarafından” şekillendirilmesinin engellenmesi, buna karşılık, siyasetin de dâhil olduğu alanlarda entelektüel yaklaşım ve”seçkinler” kalitesinin yükseltilmesidir.

    Bürokrasi ve entelektüeller
    Resmî ideolojisinin on dokuzuncu asır sonu yaklaşımlarından mülhem “halk için ama halka rağmen” yaklaşımını ön plana çıkarttığı Türkiye’de Tek Parti iktidarı sonrasında yaygın bir “seçkincilik temelli siyaset” eleştirisinin gündeme getirilmesi şaşırtıcı değildir.
    Dönemin bilimciliği (scientism), Sosyal Darwinizmi, Narodnik eğilimleri ve Gustave Le Bon benzeri düşünürleri tarafından dile getirilen sosyolojik tahlillerinden etkilenen ve bunları monarşi karşıtlığı ile harmanlayan Erken Cumhuriyet elitizmi, “kitle”nin farkına varamayacağı çıkarlarının, ona önderlik edecek “siyasal seçkinler kadrosu” tarafından savunulacağını varsayıyordu. Bu yaklaşım siyasete aktarıldığında ise “dönüştürücü, ilerlemeci ve çoğulculuğutehdit olarak gören” bir otoriterlik şekilleniyordu.
    Ancak buradan hareketle Türkiye’deki Tek Parti rejiminin J. S. Mill’in kavramsallaştırdığı türde bir “entelektüel aristokrasi”yi hedeflediğini, “entelektüeller”e kapsamlı kredi açtığını düşünmek yanıltıcıdır. Erken Cumhuriyet “entelektüalizm”i yüceltmek, özgür entelektüel tartışmaya izin vermek bir yana “entelektüeller”i “devrime yönelik tehdit” olarak görmüştür.
    Rejim, Darülfünûn “Reformu” ve değişik tasfiyelerin de ortaya koyduğu gibi, “siyaseten doğru yerde durmadığını” düşündüğü, örneğin Türk Tarih Tezi anlamsızlığındaki kuramları eleştiren entelektüellere, günümüz “sol Kemalistler”inin kullandığı “entel” ifadesinin çağrıştırdığı biçimde yaklaşmış, aşağıladığı bu bireyleri marjinalleştirmiştir. Bunun neticesinde entelektüel söylem, 1912 ve 1932 yılları dergilerine hızla göz atarak dahi görülmesi mümkün, irtifa kaybına uğramıştır.
    Erken Cumhuriyet seçkinciliği entelektüalizm karşıtı “bürokratik elit egemenliği”ni meşrulaştırırken, diğer otokratik düzenlerde olduğu gibi “rejim destekleyiciliği”ni “elit”e dahil olma, resmen “aydın” sınıflamasına sokulmanın gerek şartı haline getirmiştir. Siyasetin “devletçi modernleşme” kutbunun tevârüs ettiği bu yaklaşım, günümüzde, “entelektüellik” ile alâkası olmayan bir “devrim muhafızları” grubunu “toplumu yönlendirmesi uygun aydınlar” sıfatıyla ön plana çıkarırken, bürokratik vesayet mensuplarını ise “seçkin” statüsüne yükseltmektedir.

    Millî irade ve entelektüel

    Yazının devamı için