Erdoğan paradoksu

    0

    Erdoğan 2002 kasımından bu yana katıldığı tüm seçimleri kazandı ve bunu oy oranını görece artırarak başardı. Ancak başarı açısından bu çizginin Erdoğan’ın politikaları ve imajıyla her zaman paralel seyrettiği söylenemez. AKP lideri iktidarının ilk 10 yılında reformcu politikalarla anıldı. Son beş yıl ise Erdoğan ile otoriterlik arasında her geçen gün kuvvetlenen bir bağın oluşmasına tanıklık etti.

    Son yıllarda sorulan temel soru kaçınılmaz olarak hep şu oldu: Nasıl oluyor da Erdoğan otoriterlikle itham edilirken ve bu denli anti-demokratik bir imaja sahipken kamuoyu desteği konusunda tökezlemiyor? Seçimlerden hep başarılı çıkıyor?

    Türkiye’de otoriter politikaların tavan yaptığı an, şüphe yok ki, başarısız 15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrasıdır. Son dört aydır yaşananlar ortada. Darbecilerin dışında ve yanında Kürt siyasetçiler ile liberal muhalefetin tasfiyesi, özgürlüklerin askıya alınması, devlet üzerinde kurulan siyasi hegemonya ve yargıda keyfilik had safhaya ulaştı. Bunlara asayişçi bir Kürt siyasetiyle, askeri müdahaleleri içeren sert bölge politikasını ve her geçen gün kırılgan hale gelen ekonomik göstergeleri de eklemek gerekir. Acaba, bu kez, bu gelişmeler Erdoğan’ın kamuoyu desteğini olumsuz etkilemiş olabilir mi?

    Son yapılan kamuoyu araştırmaları, Erdoğan’ın bırakın destek kaybetmeyi, gücünü ve popülaritesini daha da artırdığını gösteriyor. Önemli bir araştırma şirketi olan Metropoll’ün son saha çalışmasına göre AKP’nin seçmen desteği yüzde 53’e ulaşmış durumda. Bu siyasi partinin kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 49.5 oranında oy aldığı dikkate alınırsa, son bir yılda 3.5 puanlık bir artış sağladığı görülüyor. Bu tabloyu teyit eden başka çalışmalar da var. Saygın bir başka araştırma kuruluşu, A&G’ye göre AK Parti’nin seçmen desteği bugün itibarıyla yüzde 55. Erdoğan’a yönelik şahsi destek tablosunda da durum çok farklı değil. Metropoll’ün araştırmasına göre, Cumhurbaşkanı için destek 15 Temmuz öncesine göre 10 puan yüksek. Erdoğan’ın görev yapma biçimini destekleyenler son dört aydır yüzde 50’nin üzerinde seyrediyor.

    Bir yanda otoriter iklim, öte yanda artan destek… Bu paradoks nasıl açıklanır?

    Erdoğan’ın arkasındaki desteğin iki ayrı kökeni bulunduğu söylenebilir. İlki, hiç tartışmasız temsil ettiği tarihsel işlev ve sınıfsal dönüşümle ilgilidir. Erdoğan, Kemalist cumhuriyet modelini ters yüz etme becerisini gösteren tek muhafazakâr siyasetçidir. Kurucu cumhuriyet modelinin dışladığı dindar sosyal grupları ve değerleri sistemin merkezine taşımış, muhafazakâr kesimlerin seküler gruplarla kültürel hak, ekonomik güç ve siyasi temsil açıdan eşit hale gelmesini sağlamıştır. Bu durum, yüzyıllık bir “eşitlenme” beklentisinin karşılığıdır ve bu açıdan muhafazakârların demokrasi algısının tam merkezine oturmuştur.

    Eklemek gerekir ki, Erdoğan bu tabloyu bir orta sınıf inşasıyla pekiştirme becerisini de gösterdi. Olumlu ekonomik konjonktürden istifade ederek, Türkiye’de toplam nüfustaki orta sınıf oranını 2002’den 2011’e yüzde 21’den yüzde 41’e yükseltti ve temsil ettiği kesimin iki kez çıta atlamasına vesile oldu. Bu durum Erdoğan’ın siyasi tılsımını oluşturdu, etkisi hala devam ediyor.

    Kaldı ki bu politikaların ülke geneli için olumlu sonuçları da reddedilemez. Türk mevzuatı Kopenhag Kriterleri etrafında demokratikleşti. Özgürlükler alanı genişledi. Muhafazakârlar 2003-2011 arası yerleşik modernist siyasi düzene karşı mücadele verirken, kimliklerinin bir yönünü oluşturan “sivil” talepler öne çıktı, bunlar zamanın ruhuna uygun olarak özgürlükçü ilkelerle birleşti. Özellikle dindarlar evrensel değerlerle, piyasa ekonomisi kurallarıyla temas ederek, onları kısmen benimseyerek bir değişim sürecinden geçtiler.

    Erdoğan arkasındaki bu desteğin ikinci nedenine gelince… Bu neden, sıcak siyasi gelişmeler vesilesiyle son dönemlerde güçlenen milliyetçi ve içe dönük toplumsal dalgayla ilgilidir. Gerçekten de 2013’ten başlamak üzere Türk muhafazakârlarında liberal dalga yerini adım adım anti-liberal bir eğilime bırakmaya başladı. Bir yanda Arap Baharı İslami hareketler aleyhine başarısızlığa uğradı. İslam-Batı karşılaşması sertleşti. Türkiye’de Batı’ya ve Batı değerlerine yönelik kaygılar alevlendi. Diğer yanda, Türkiye ciddi şiddet eylemleriyle karşı karşıya kaldı. Sadece son bir yılda 17 saldırıda 300’e yakın sivil hayatını kaybetti. Kürt meselesinde çözüm sürecinin çökmesiyle siyasete inanç azaldı. Suriye savaşı, PYD ve IŞİD üzerinden Türkiye’ye artan oranda bir iç siyaset unsuru olarak yansımaya başladı.

    Bu gelişmelerin ilk sonucu, demokratik siyaset ortamının yerini güvenlikçi duygulara ve güç kabarmasına bırakması oldu. Böylece Türk sağının başka bir yönü, derinlerde yatan güç, itaat ve düzen anlayışı öne çıkmaya, baskın unsur olmaya başladı.

    Son yapılan kamuoyu araştırmaları bu konuda kanıtlar sunuyor. İç siyaset ve güvenlikçi ruh hali açısından bakıldığında, A&G araştırması insan hakları ihlalleri, Kürt milletvekillerinin tutuklanması gibi yasakçı adımlar içermesine rağmen terörle mücadele politikasının yüzde 91 oranında desteklendiğini gösteriyor. Aynı araştırma toplumun, 100 bin üzerindeki kişinin açığa alınmasıyla devam eden, 30 bin üzerinde tutuklu üreten, kimi haksızlıklara ve sistemde keyfileşmeye yol açan Gülen operasyonlarını yüzde 64 oranında başarılı bulduğunu ortaya koyuyor.

    Dış politika ve milliyetçi dalga ele alındığında ise Metropoll’ün araştırması oldukça dikkat çekici. “Türkiye’nin Musul üzerinde hakkı var mı?” sorusuna verilen “evet” yanıtının oranı yüzde 54. Bu oran, “Suriye’de Türkiye’nin askeri operasyonunu destekliyor musunuz?” sorusunda yüzde 55. “Irak’ta Başika’da Türk askeri birliği yerinde kalsın mı?” sorusunda ise yüzde 55.

    Türkiye’de sadece siyaset değil, toplumsal ruh hali de gergin ve sıkıntılı. Bir dönem dünyadaki liberal rüzgârlar Türkiye’de sınıfsal dönüşümü mümkün kılan demokratikleşmeyi beslemişti. Bugün Polonya, Macaristan, Brexit, Trump ile gelen anti liberal siyasal ve toplumsal bir dalgadan Türkiye yine nasibini alıyor ve bu dalgaya kendi çapında katkıda bulunuyor.

    Siyasetçinin hegemonya arzusuyla, toplumun istikrar beklentisi hızla ataerkil bir düzen istikametinde ilerliyor. Erdoğan bu yüzden önlenemez bir yükseliş yaşıyor. Bu, sadece Erdoğan’ın değil Türkiye’nin de paradoksu.

    Kaynak: Al-Monitor