Erdoğan’ın dünü İmamoğlu’nun bugünü

    0
    Gürkan Zengin
    serbestiyet.com

    Siyasette önünüzde ikbal kapılarının açılmasını mı istiyorsunuz? Öyleyse ‘mağdur’ olacaksınız, daha doğrusu mağdur edileceksiniz ve millet de uğradığınız bu mağduriyeti görecek, bilecek. Türk siyasi tarihi, haksızlığa uğrayıp mağdur edilmiş siyasetçilerin çok geçmeden siyaset sahnesinin kalıcı aktörlerine dönüşmesinin örnekleriyle dolu. Fakat mağduriyet dediğiniz şey bir devlet kuşudur ki öyle her isteyenin başına konmaz. Kader, kısmet, talih işidir…

    Eğer genç sayılabilecek bir yaşta iseniz, işinizi iyi yapıyorsanız, insanlar bunun farkındaysa, dahası o insanlar sizde ilerisi için bir ışık da görüyorsa, artık ihtiyacınız olan şey, şöyle okkalı bir mağduriyettir. Sıradan bir mağduriyet siyasette işinizi görmez. Mağduriyetin ‘okkalı’ olanı bu memlekette ancak ‘devletlû’ bir kudret eliyle yaratılır.

    Böyle bir mağduriyete mazhar olup da önünde açılan ikbal kapıları açılan, bu suretle son 20 yıldır merkezî siyasetin en önemli aktörüne dönüşen isim Tayyip Erdoğan’dır. Erdoğan’ı Mart 1999’da Pınarhisar cezaevine gönderen ‘Yüksek hâkimler’ onu cezalandırdıklarını zannediyorlardı, oysa asıl yaptıkları onu siyasetin zirvelerine taşıyacak yolun taşlarını döşemekti.

    Yeni mağdur İmamoğlu

    Bugünlerde başında ‘mağduriyet’ isimli devlet kuşuyla dolaşan genç siyasetçi Ekrem İmamoğlu’dur. Yüksek Seçim Kurulu’ndaki o yedi hâkim, elinden mazbatasını almaya çalışırken, aslında İmamoğlu’nun başına bir devlet kuşu kondurmakta olduklarının farkında mıydılar acaba? Tabii, bu soruyu belki de Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan için de – belki asıl onun için- sormak gerek.

    Ekrem İmamoğlu’nun önündeki ikbal kapıları, kaderin bir cilvesi olarak bizzat Tayyip Erdoğan’ın eliyle mi açılıyor acaba? Bu sorunun cevabı pekçoklarının kafasında nettir, zira bizim memlekette 367 örneğinde olduğu gibi büyük kararları ‘alanlar’ ve bunları ‘aldıranlar’ vardır – ama biz yine de ‘rivâyet muhtelif’ deyip geçelim.

    ‘Göklerden gelen kararla’

    Siyasette kader, alın yazısı önemlidir dedik.

    Alın yazınızda varsa eğer;  gözden ırak, kıyıda köşede kalmış bir ilçede, adı sanı duyulmamış bir belediye başkanı da olsanız, bir el ‘göklerden gelen bir kararla’ gelip sizi bulur; İstanbul’a çökmek/çöreklenmek için iştahları çoktandır kabarmış parti kodamanlarını bir kenara iter ve sizi sahnenin en önüne yerleştiriverir. (Bu vak’ada bunu yapan kişi Kemal Kılıçdaroğlu’dur)

    Eğer kaderinizde yazılıysa, bu hâdise öyle mânidar bir zamanda cereyan eder ki, normalde sizi havada karada, her şartta altedebilecek, kamuoyunun yakından tanıdığı, dahası İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını gayet maharetle yürütebileceğinden pek az kişinin şüphe duyduğu bir isim; sizin gibi birkaç hafta öncesine kadar İstanbulluların bile pek azının ismini işittiği bir aday karşısında tuş olur, çaresiz kalır, dahası mahcup olacağı durumlara bile düşer. (Bu kişi Binali Yıldırım’dır.)

    Fakat, İmamoğlu’nun başına talih kuşunun konduğu, mağduriyete mazhar olduğu an, o an değildir henüz. Kazandığı bir zaferdir, hem de büyük bir zaferdir, ama bu nihayet bir belediye başkanlığıdır.

    Muhalefetin İmamoğlu’nun şahsında kazandığı bu zafer İstanbul’u 25 yıldır yöneten kadrolar için öyle kolay kolay sindirebilecek bir ‘şok’ değildir. Bu durum, vaktiyle Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’u, Melih Gökçek’in de Ankara’yı kazanması gibi, müesses nizamın sahiplerini dehşete düşüren, onlara olamaz dedirten, hazmı zor, hatta neredeyse imkansız bir ‘şok’tur. Zira buralar o müesses nizamın sahipleri için  ‘kutsal şehirler’dir ve o şehirlerin ‘milletin emaneti’ olarak ellerinde bulunduğunu çoktan unutmuşlar, ‘mâlikü’l mülk’ olarak kendilerini görmeye başlamışlardır.  Zihniyet bu hale dönüşünce, artık ‘adalet mülkün temeli’ymiş değilmiş, önemli değil zaten.

    İşte, Ekrem Bey’in ‘mağduriyete mazhariyeti’ de o ‘an’da vukû bulmaya başladı, başına konan talih kuşu kanatlarını asıl o aşamada çırpmaya başladı.

    Ne oldu?

    ‘İstanbul’u kaybedemeyiz’, ‘ne pahasına olursa olsun kaybedemeyiz’ diye düşünen rakipleri ona ‘mağduriyet yolu’nu açtılar.

    Burada filmi 20 yıl kadar geriye sarıp yeniden Tayyip Bey’in hikâyesine dönelim.

    Erdoğan o sırada genç bir adamdı, başarılı bir başkandı, halk onu seviyordu. Dahası o zamanki partisi de partinin lideri de Türkiye’ye birşey vaad etmiyordu, ama onda bir umut ışığı apaçık görülüyordu. Ankara’daki devletlû kadro’ tehlikenin farkındaydı. İstanbul’da yuvarlanmaya başlayan kar topunun giderek bir çığa dönüşüp, Ankara’yı da önüne katabileceğini görmüşlerdi. ‘Bin yıl sürecek’ dedikleri 28 Şubat sürecinin beş yıl bile süremeyebileceğini görebilmişlerdi.

    Tayyip Erdoğan’ın önü bir şekilde kesilmeliydi, bulabildikleri çare ‘bir bahaneyle’ onu hapse attırmak oldu. Mağduriyet imkânına kavuşurken ödediği bedel dört aylığına da olsa özgürlüğünü kaybetmekti. Ekrem Bey aynı imkâna sadece mazbatasını kaybederek sahip olduğu için herhalde şanslı sayılmalı.

    Pınarhisar ve Beylikdüzü geceleri

    Tayyip Bey’in Pınarhisar’da cezaevine girdiği geceyi, o gece yaptığı konuşmayı hatırlar mısınız?  O geceyle, Ekrem Bey’in, yine ‘bir bahaneyle’ mazbatasının elinden alındığı geceyi bir karşılaştırın. O iki gece de her ikisinin de yaptığı konuşmalara bakanlar ortak mesajı göreceklerdir: “Bu şarkı burada bitmez.”

    Yazının devamı için