Fatih Camii’nin servilerinde kimler ağlıyor

    0
    Sibel Eraslan
    Star

    Kuranı Kerim Hocamız Fatıma Kutluoğlu‘nun annesi Hace Aişe Kutluoğlu hanımefendi, Cuma günü Hakka yürüdü, Rabbimiz rahmeti mağfiretiyle muamele etsin. Biz kendisine “Hocanne” derdik. Sanki Yedim Caminin efsanevi imamı merhum Mehmet Emin Kutluoğlu‘nun eşiydi. Kur’an hadimi çok güzel evlatlar yetiştirmiştir, inşallah amel defteri amin satırlarıyla dolu olacaktır.

    1700’lerde inşa edilmiş Sanki Yedim Camii. 1900’deki büyük Fatih yangınından sonra 1960’a kadar metruk kalmış sahası, daha sonra mahalle koşullarında ve apartımanlar arasında bir küçük mescit halinde tekrardan inşa edilmiş. Kırbacı sokaktaki bu küçük mescitin mimari değerinden çok ihya menzili olmasıyla kaim bereketli bir başka anlamı vardır.

    Mehmet Emin Hocamız gibi sosyal muhiti geniş ve kimseyi küstürmeden, tebessümle, infakla, iyilikle, dert dinleyip gönül almayla gayet emek, sabır isteyen ve halka halka genişleyen irşat yöntemi de bir mimari üsluptur aslında. Yani Sadece Mimar Sinanlar kurmazlar medeni üslubu. O taşa, tuğlaya, harca, dahiyane mühendisliğe, ruhunu ve şuurunu taşıyacak ilim ve davet metodunu da mimari üslup içinde saymamız icap ediyor. Gönül mimarisidir bu…

    Hocanne Fatih Camii’nden kalkacaktı ebedi yurduna. Onu ilkin gariplerin tekkesi, mahzunların dergahı gibi etrafına ışık saçmış Sanki Yedim Camiine uğrattılar, mahalleli helallik verdi. Ardından Fatih Camii’ne getirdiler. Selayı beklerken Fatih Sultan Mehmet Han’ın son bekçisi Sertürbedar Tırnovalı Ahmet Amiş Efendi’yi (1807/1920) ziyaret ettim. Parçalanma ve dağılma sürecindeki İmparatorluğun girdiği tüm savaş, sürgün, işgal, muharebe, mütareke günlerine şahit olmuş son nöbetçi, işte burada yatıyor. Başucuna vardım, Yasin okurken asude bir baharın içinden geçtim. Nasıl dayandı bu büyük şeyhin yüreği, bunca büyük izmihlallere…

    Oradan Fatih Külliyesi’nin pirinç tokmaklı, meşhur ve ulu ahşap kapısına vardım. 1453 sonrasında kurulan Sahn-ı Seman (sekiz cennetler) ismini taşıyan ilk üniversitemizin önünde, beş yüz yıllık talebe hikayelerinin arasına karıştım… Şu köşeyi dönen Ali Kuşçu muydu, hangi yıldızları anlatmıştı son dersinde… Kamus’u koltuğunu altında Tahirül Mevlevi şu yoldan mı geçmişti.. Şehit Metin Yüksel şu kapıdan mı bakıyordu son fotoğraflarında.. Teksir kağıdıyla çoğalttığımız el ilanlarını şu avluda mı dağıtıyorduk.. Tefsir dersine giderken Süreyya (Yüksel) Abla’ya kartopu atmıştık şu merdivenlerde, Ebulula Mardin‘in ders notlarını şimdi yerinde yeller esen çınarın altında teslim etmiştim Emel’e, o da bana Süheyl Ünver‘in çizdiği bir lale resmi vermişti.. Macide (Göç)Abla Sakarya‘yı şu minarenin altında mı okumuştu.. Cahit Zarifoğluiçimiz hoşçakal ülkesi” mısraını şu musallada mı söylemişti.. Üstad Necip Fazıl açık denize bu haremden mi çıkmıştı.. Akif Emre vefatından sadece dört gün evvel Fatih Camii’nden kesilen ağaçlar için derin bir kederle “o ağaçlar benim şahidimdi” demişti. Biz o ağaçların altından geçirmiştik gençliğimizi. O ağaçların altından uğurlamıştık nice arkadaşımızı.

    Cennet telmihi olarak şadırvanın etrafına ve cami haremine dikilmiş o ağaçlar şimdi neredeler... Şair Nazım’ın dediği gibi; “Bir inilti duydum serviliklerde/ Dedim: burada da ağlayan var mı?” Arkadaşlarımız gitti… Ağaçlarımız kesildi… Cennetimiz kaçtı... Nasıl ağlamayalım.

    Scarella(1686), Lorichs (1559), Gurlitt (1907), Ünsal (1959) resimli belgelerde, cennet telmihi ağaçların, Fatih Cami mimarisinin ayrılmaz bir parçası olduğu gayet açık. Gülru Necipoğlu da Karamani tercümesine atıfla ağaçlardan söz ediyor. İbrahim Hakkı Konyalı’nın makalelerinde de var. İnşaat Mühendisleri Odasının çınar ağaçlarının köklerinin toprak altındaki suyu emerek mimari dayanıklılığı artırdığına dair yazıları da var. Peki öyleyse niçin kesildi cennet nefesli o ağaçlar…

    Yazının devamı için