İslam toplumları demokrasi fırsatını kaçırıyor

    0
    Mehmet Ocaktan
    Karar

    Hepimizin bildiği gibi Hz. Ömer döneminde kurulan Şura Meclisi, kendisinden sonra seçilecek halifeyi belirlemek üzere oluşturulmuştu. Bu meclis her ne kadar sadece Muhacirlerden oluşmuş ve Ensar’ı dışarıda bırakmışsa da, genelde bütün Ashabın ittifak ettiği bir meclis olmuştur.

    Şura Meclisi o günün şartlarında anayasal anlamda ileri bir adımdır, ancak sadece halife seçimiyle sınırlı kaldığı için neredeyse bütün İslam tarihi boyunca İslam toplumları yönetimi denetleyici anayasal bir kuruma kavuşamamışlardır.

    Bu konuda Iraklı bir entelektüel olan  Ahmet El-Hatip ‘Demokratik Hilafete Doğru’ adlı eserinde önemli tespitlerde bulunuyor. Ahmet El-Katip aslında Şii atmosferinde yetişmiş ve hayatı boyunca ‘Velayeti fakih’ anlayışının düşünü kurmuştur. Ancak yaptığı araştırmalar sonucunda ‘beklenen imam’ teorisinin kelamcıların ürünü olduğu sonucuna varmıştır. İşte bu Iraklı entelektüel Şura konusunda şu dikkat çekici tespiti yapıyor: “Şura Meclis’i, sadece muhacir sıfatı taşıyan Kureyş’in ana boylarının bir bölümünü temsil ediyor olsa da, sahabenin geneli ve Müslümanların saygısını kazanmıştı. Eğer bu Şura Meclisi devam etmiş olsaydı, İslam devletinin varlığını, birlik ve güvenliğini koruyan ilk anayasal (demokratik) yasama kurumu olabilirdi.”

    ***

    Maalesef yönetimleri denetleyen, sorgulayan, gerektiğinde görevden alan bir Şura kurumu, bir başka deyişle anayasal kurumlaşma sağlanamadığı için, Hz. Osman’la başlayan çözülme, sonraki dönemlerde giderek daha despotik yönetim anlayışlarına evrilmiştir. Muaviye’nin iktidarı bir bakıma zor kullanarak ele geçirmesiyle birlikte hilafet de saltanat rejimine dönüşmüştür.

    Trajik bir durum ama Sünni siyaset düşüncesi gerek Emeviler, gerekse Abbasiler döneminde baskı ve dikta temelli yönetim anlayışlarının onaylayıcısı onaylayıcısı konumunda olmuştur. Şura ilkesinin kalıntılarının dahi içi boşaltılarak, şeklen var olan bir görüntüye dönüştürülmüştür. El Hatip’in tanımıyla, “yöneticilerin Ehlu’l-Hall ve’l Akd denen danışma meclisi tarafından seçilmesi işlemi toplumun çoğunluğunun değil, sadece seçkin ve baskın bir zümrenin iradesini temsil eden bir tiyatroya dönüşmüştür.”

    Hasılı, Muaviye ile başlayıp Osmanlı ile devam eden saltanat ve güç ilişkisi, İslam toplumlarında kalıcı bir hukuk sisteminin inşasına imkan vermediği gibi, demokratik düşüncenin yeşermesini sağlayacak bir iklim de oluşturamamıştır.

    Yazının devamı için