İstanbul Belediye Başkanını Diyarbakır’da, Trabzon’da aramak!

    0
    Muhsin Kızılkaya
    haberturk.com

    Bu şehrin tarihinde galiba ilk defa oluyor.

    Dışarıdan; bu şehirde hiç yaşamamış birisini, misal dönemin Manisa Valisi Lütfi Kırdar’ı 1938’de İnönü’nün bulup İstanbul’a belediye başkanı yapması (iyi yapmış) görülmüş şeydi ancak İstanbul Belediye Başkanı adaylarının, bu şehre belediye başkanı seçilmek için İstanbul dışına çıkıp Trabzon’da, Diyarbakır’dakampanya yürütmeleri ilk defa görülüyor.

    İstanbul her açıdan sürprizli bir şehirdir. Bakalım bize daha neler yaşatacak?

    *

    Fethedildiği 1453’ten beri, hemen hemen her dönemde, Tanzimat’tan Cumhuriyet’in kuruluşuna, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne Anadolu hep İstanbul’un eline bakmış. İstanbul hep ışık, Anadolu da onun etrafında dönen pervane olmuş…

    Galiba ilk defa bu seçimde İstanbul, Anadolu’nun eline bakıyor.

    Şimdi Anadolu ışık, İstanbul ona koşan pervane…

    *

    “Beş Şehir”in “İstanbul” bölümünde Ahmet Hamdi Tanpınar, çocukluğunda bir Arabistan şehrinde sık sık hastalanan, humma başlar başlamaz da İstanbul’un sularını sayıklayan yaşlı bir kadından bahseder.

    Yaşlı kadın “Çırçır, Karakulak, Şifa suyu, Hünkar suyu, Taşdelen, Sırmakeş”(şimdi çoğu pet damacanalara girdi) diye sayıkladıkça iyileşiyor, bu suların ismi ona ilaç, tılsım gibi geliyormuş.

    Tanpınar’a göre İstanbul bu kadın için “serin, berrak, şifalı suların şehriydi.”Kendi babası için de, “büyük camilerin, güzel sesli müezzinlerin ve hafızların şehri…”

    Buradan yola çıkarak bu şehrin “hayalimizde aldığı çehreler” üzerine düşünmeye başlayan üstada göre fetihten önce Üsküdar ve Rumelihisarı’nda oturan dedelerimiz bu şehri fethedilecek bir ülke olarak görüyorlardı. Fetihten sonra İstanbul “bütün imparatorluğun ve Müslüman dünyanın gururu” haline geldi. Tanzimat’ta durum değişti, toplumu yeniden tanzim edenler, “bu şehri, Doğu-Batı medeniyetin hemhal edileceği” bir kazan olarak tasarladılar. Cumhuriyet kuşağı için ise İstanbul, bu üç kuşaktan farklı bir çehreye büründü. Onlar için bu şehir bir aşk hikayesiydi; hangi semtinde yaşasalar, bir başka semtinin hasretini çektikleri bir “daüssıla” mekanıydı.

    1950’den sonra İstanbul diye bir cennetin farkına varan Anadolu köylüsü, yani bir çoğumuz için ise bu şehir “taşı toprağı altın” bir yer haline geldi.

    *

    “Huzur”un yazarı, bugün Başkan seçilmek için Trabzon’a, Diyarbakır’a sefer düzenleyen İstanbul belediye başkan adaylarının dönemine yetişmedi. Bugünlerde yaşıyor olsaydı, kim bilir bu durumu nasıl izah ederdi?

    *

    Ahmet Hamdi Tanpınar vefat ettiğinde, Anadolu köylüsünün denklerini sırtına vurup İstanbul kapılarına dayanması tam on yıl olmuştu. 1950’ye kadar, İnönü’nün göçü önlemeye çalıştığı söylenebilir. Birkaç yıl önce yayınlanan hatıratında Jak Kamhi, Pera Palas Oteli ile evlerinin pencerelerinin birbirine baktığını, her hafta sonu ailesiyle birlikte otele gelip yerleşen İnönü’nün oğlu Ömer’le pencereden tanışarak arkadaş olduklarını, daha sonra Ömer’in kendisini alıp babasına götürdüğünü, İnönü’nün kendisine ne okuduğunu sorması üzerine, “mühendislik“ cevabını verince, “Sakın mühendis çıktıktan sonra yol yapmaya kalkışma, sonra bütün köyüler şehirlere dolar” dediğini aktarır.

    Jak Kamhi, Taşkışla’dan İnönü Stadı’na inen yolu yaparak başladı mesleğe ama yine de kısa bir süre sonra, makina girdi köylünün tarlasına. Köylüler makinanın ön tarafına “nazar boncuğu”, kıçına da  “Allah korusun” yazısını asıp buldukları ilk fırsatta İstanbul’un yolunu tuttular.

    Nasıl olsa makina her işi onlardan daha iyi yapıyordu!

    *

    Anadolu’dan olduğu gibi alınıp bu şehre getirip kondurulan köyler, ufak ufak şehrin dört bir yanına eklemlenmeye başladı. Bir süre sonra İstanbul asıl yerlileri için bir “daüssıla” mekanı olmaktan çıktı. Şehir büyüdü, büyüdükçe zenginleşti. 1950 yılında 1 milyon olan şehrin nüfusu geçen 50-60 yılda 16 milyona dayandı.Bu yüzden şehrin kaba hesapla en az 10 milyondan fazlası yabancıdır; dışarıdan, Anadolu’nun başka bir şehrinden gelmiştir buraya.

    Ama hala yer var İstanbul’da. Üzerinden uçarken bakın bir gün uçağın penceresinden, hala beton blok dikilecek bir sürü arazi, hala kesilip kıyılacak bir sürü ormanlık alan var bu şehirde!

    *

    Şu anda İstanbul’da yaşayan hemen herkes birbirine benziyor. Ve birbiriyle karşılaşan herkes birbirine önce memleketini soruyor. “Doğma büyüme İstanbulluyum” diyen bazı “şivelilere” bakmayın; kimse kolay kolay, göğsünü gere gere “İstanbulluyum” deme cesaretini kendinde göremiyor. Misal daha birkaç yıl önce burada doğan küçük oğlum bile soranlara “Hakkariliyim” diyor.

    O yüzden hemen hemen çoğumuz yabancıyız bu şehirde.

    Çoğumuz da yalnız aslında.

    Ölülerimizi alıp memleketimize götürüyoruz. Yetmiyor, peynirimizi, dağ otlarımızı, turşumuzu, kavurmamızı, çökeleğimizi, kaysımızı, balımızı, fasulyemizi memleketten getiriyoruz. Yetmiyor, memleketlerimizin adıyla anılan pazarlar kuruyoruz bu şehirde; Giresun Pazarı’ndan tereyağı, Siirt pazarından et alıyoruz. En güzel Antep baklavası bu şehirde bulunur, en lezzetli Urfa lahmacunu burada yaşayan ustalar yapıyor artık.

    Yazının devamı için