‘Kervan 1915’ niye ortada kaldı?

    0
    Akif Beki
    Karar

    Dünkü Karar’da okumuşsunuzdur, İsmail Güneş’in Ermeni tehcirini anlatan filmi ‘Kervan 1915’ gösterimden çekildi.

    Ne zaman gösterime girecek diye beklenen, keyfiyetli bir yapımdı. Ama sessizce girdiği vizyondan ancak çekilerek ses getirebildi.

    Ben izleyen şanslılardanım, suç filmde değil.

    Yüzyıllık bir acıyı beyazperdeye taşımak, riskli ve ağır bir yük. Yine de bu yükün altından alnının akıyla çıkmayı başaran, dünya sinemalarında gösterilebilecek bir yapıttı.

    Büyük bir bütçe ve ekip, 3 yıllık muazzam bir emek, göz dolduran bir oyunculuk ve samimi bir aktarım…

    Hiçbir kalitenin cezasız kalmadığı kültür-sanat ortamımızda, bu standartları tutturmak da elbet cezasız kalmayacaktı.

    Ucuz propagandaya, ‘olaylı set’ numaralarına, sansasyon sahtekarlıklarına yaslanmadan, dürüstlükten ödün vermeden,  hile ve üçkağıda kaçmadan, hakkını vererek çekip izletmeye çalışmanın bedeli bu.

    İsmail Güneş’in kabahati, ne o ne bu tribüne oynamaması, izleyici avcılığı yapmaması…

    Tehcirin yaşandığı siyasi koşulları alttan alta sergilerken, asıl arada kalan küçük hayatların trajedisi üzerine oturtuyor filmi. Taşıdığı canları namusuna emanet bilen bir katırcı ağasının gerçek hikâyesinden esinleniyor.

    Zorunlu göçe tabi tutulanlarla onları taşıma ihalesini alanların  insani dramına odaklanıyor. Aralarındaki travmatik ilişkiye ve yollarını kesen haydut çeteleriyle mücadelelerine büyüteç tutuyor.

    Tabuya dönüşmüş bir tarihsel ihtilafın insani röntgenini önyargısız, belgesel titizliğiyle çekmekten büyük kabahat mi olur!

    TİCARİ SÖMÜRÜDEN KAÇININCA

    Duygusal ajitasyonlarla yara kaşımaya soyunsa böyle olmazdı. Kışkırtıcı klişelere, kullanışlı sloganlara, hamasi köpürtmelere başvursa, fanatizm balonlarını şişirse sonu böyle olmazdı.

    Soykırım senaryolarını yalanlıyor ama yalanlama işgüzarlıklarına girmeden.

    Irkçılık yok, nefret söylemi yok, ortamın pornografik teşhiri yok.

    Suçlamaları boşa çıkarıp tehciri haklı göstermek gibi savunmacı gayretkeşlikler de, zorlamalar da yok.

    İşte sonuç; 300 salon yerine, bula bula 80 küsur ücra salonda ve ancak sabah seanslarında kendine yer bularak dürüstlüğün ve gerçekçiliğin bedelini ödedi.

    İster ambargo ister sansür deyin, dağıtım şebekesinden darbe yiyor. Gösterilen gerekçe, ticari bulunmaması…

    Vizyona layıkıyla sokulsa, her yerde gösterilse, izleyiciye dört dörtlük ulaştırılsa hak ettiği ilgiyi görür müydü, o da ayrı mesele.

    İlk üç günlük gişesi, bin bilmem kaç bilette kaldı.

    Oysa gücünü inandırıcılığından alan, kendi kendimize çalıp oynamayan, Türk’ün Türk’e propagandası tuzağına düşmeyen,  yüz akı bir iş.

    Alayıvala ile Avrupa, Amerika salonlarına taşınması gerekirken derede boğuluyor, içerideki sinema tekelini aşamıyor.

    DEVİR ‘İLGİ ŞAKLABANLARI’NIN DEVRİ

    Yazının devamı için