Küresel sahnede birleşik Avrupa’ya ihtiyaç var mı?

    0
    Ayşe Böhürler
    Yeni Şafak

    Merkel’in açıklaması aşağı yukarı şöyle…

    “Avrupa Komisyonu’ndan Türkiye’ye üyelik öncesi sağlanan fon aktarımının azaltılmasını istedik, ancak mülteci anlaşması bu kapsamın dışında bırakılıyor…”

    Diğer taraftan Tüsiad genel sekreterinin “Türkiye AB yörüngesine çekilmeli” başlıklı açıklaması da geçen haftalarda gazetelerde yer aldı.

    İspanya –Katalonya arası krizde ise Avrupa bu sefer ayrılıkçı hareketlere destek vermedi. Tam tersi bir tutumla bunun Avrupa Birliği için tehlike oluşturduğunu söyleyen yorumları paylaşanlar çoğunluktaydı. Alman haber ajansı Deutsche Welle’de yer alan bir haberde Westfälische Nachrichten isimli gazetenin yorumu şöyleydi: “Avrupa Birliği Brexit ile yeterince uğraşıyor, Brüksel’de bir özerk Katalonya eksikti. Ayrılıkçılık Avrupa Birliği’ne zenginlik katmıyor, tam aksine iç barış açısından tehlike oluşturuyor… Akıl ve izana yönelik ümitler geçen günlerde darbe aldı, çünkü ulusal gurur, insanları kör etti. Bu çok üzücü. Ortaya çıkan sonuç ise bilinmezliğe bir yolculuk, İspanya için kapsamı öngörülemeyen bir dayanıklılık sınavı.”

    Avrupa’da hal böyleyken Türkiye gündeminde Avrupa Birliği hala önemli bir başlık olarak duruyor. Oradan uzaklaşmak demokrasi ve insan haklarından uzaklaşmak, ona yakınlaşmak da demokrasi ve insan haklarına yakınlaşmak gibi algılanıyor. Bugün bu tanı ne kadar gerçeği ifade ediyor? Bu hüküm yoksa geçen yüzyılın dengeleri üzerinden ezberletilen ama bugünün koşullarında karşılığı olmayan bir fikir mi? Soğuk savaş sonrası dengelerle şekillenen bir dünyayı yansıtan bir bakış açısının izdüşümü mü? Sorulması gereken sorunun “AB’den neden uzaklaşıyoruz” yerine bunlar olduğuna inanıyorum.

    11 Eylül sonrası dünya 21. yüzyılın dinamiklerini başlatan domino taşı oldu. Bu süreçte Avrupa Birliği de yıkılanlar arasında yer alacağa benziyor. Bu süreç göz önüne alındığında Türkiye-Avrupa Birliği sürecinin kesintiye uğramasının sebeplerini tamamıyla bize ait olarak görmek önyargılı ve tek taraflı bir bakışı yansıtıyor. Türkiye’nin üyelik için “oyalama süreci” uzun süredir devam ediyor. Bu süreçte bölgede  de dünyada da çok şey değişti. Her şeyden önce bizim Avrupa Birliği’ne girmemizi destekleyen Avrupa solu artık iktidarda değil.

    Dönemin Avrupa liderleri ile şimdikiler arasında ise büyük zıtlıklar var.

    Almanya’da Schröder, İngiltere’de Tony Blair, Frasa’da Chirac, İtalya’da Berlusconi vardı. Bu isimler bugün neredeyse unutuldu. Avrupa Birliği ülkeleri de farklıydı. Mesela Güney Kıbrıs yoktu! Brexit olmamıştı. Aşırı sağ diye bir şey gündemde dahi değildi. “Avrupa’da böyle şeyler olmaz” fikri hakimdi. “İslami terör” kavramı türememişti. “İslamistler” vardı  o dönemde. 11 Eylül sonrası dünya henüz yeni şekilleniyordu. Bugünün Avrupa parlamentolarında iktidar ortağı olabilecek güçteki partiler % 1’lik marjinal hareketlerdi.

    Diğer taraftan tarih süreklilik gösteriyor. “Avrupa Birliği” fikrinin motivasyonunu oluşturan doğuya yani Türklerin istilasına karşı olma fikrinin (“istila“ kelimesini bugünün sağcı liderleri kullanıyor) yeniden dirilmesini de görmezden gelemeyiz!

    Bizim katılmak için başvurduğumuz Avrupa Birliği ile bugünkü AB aynı değil. Ona girebilirdik ama buna giremeyeceğimizi anlamak için deha olmaya gerek yok.       Türkiye’nin Avrupa Birliği’ni önemsediği dönemlerin koşulları ile bugünün koşulları arasında Avrupa açısından da çok büyük fark var. Bu farkı yok sayarak bugün ilişkilerin yine aynı düzlemde devam etmesini savunamayız.

    Okuyucuya küçük bir hatırlatma olarak Birleşik Avrupa fikrinin temeli 17. yüzyılda Fransa Kralı Navarre’li Henry’e dayanıyor.

    Yazının devamı için