Şehrin ortasındaki Frengistan

    0
    Hakan Erdem
    Karar

    Şükür, etkisi akademik âlemde epeyce kırıldı ama geniş çevrelerde hâlâ öyle veya böyle etkili olan bir paradigma, daha doğrusu iç içe geçmiş iki paradigma var. Bunlara “Gerileme / çöküş” ve “Batılılaşma” paradigmaları diyebiliriz. Ana hatlarıyla şöyle: Osmanlı İmparatorluğu bir noktada Avrupa’dan geri kalmaya başladı. Bu uzun bir süre anlaşılmadı bile. Ancak askerî alandaki yenilgiler, imparatorlukta bazı gözlerin açılmasını sağladı. Özellikle I. Abdülhamid döneminin sonu ve III. Selim’in saltanatının başlarındaki Avusturya ve Rusya savaşlarının yenilgiyle bitmesi üzerine “Biz ne yapmalıyız” görüşüne cevaben Avrupa’nın askerî teknolojisini alma çabalarına girişildi. İlk önce askerî alanda başlayan batı etkisi, öngörülemeyen bir şekilde, orada durmadı, sanatta, mimaride, bilimde, hukukta, edebiyatta, müzikte, kılık kıyafette, velhasıl hayatın akla gelen her alanında etkili oldu.

    Böylece toplumda bir çatallanma oluştu. Özellikle “geçiş döneminde” her şeyin, “bir batılı” bir de “doğulu / yerli”si oldu ki buna “alafranga” ve “alaturka” demek de mümkündür. Bir görüş, “alafranga” olan her şeyin “iyi, güzel, ileri ve ilerici”; “alaturka” olanın da “kötü, dökülen, geri, gerici” olduğunu söylerken, diğeri de savunmacı pozisyonlar aldı, “dekadan” olan her şeyin Batı kaynaklı olduğunu söyledi…

    Farkındayım, asıllarını da pek bir şeye benzetemiyorum ama bu yukarıdaki halita iyice bir karikatür oldu… Fakat bu düşünce tarzı Türkiye’de hâlâ çok yaygın ve çok fazla sayıda da varyanta sahip. Mesela, geri kalındığının idrak edilmesini 1790’lara değil de tam bir yüz yıl öncesine, II. Viyana- Karlofça dönemine götüren bir çizgi de var. Geri kalmaya bir noktadan sonra başladığımıza göre bunun öncesinde her açıdan Batı’ya üstün olan bir Osmanlı tasavvur etmek ise çok yaygın. Gerilemeye ekonomik bir temel gerekeceği düşüncesiyle hareket edip, bunu mesela ticaret yollarının değişmesine bağlamak, Osmanlının, Yeni Dünya’nın keşfi ve kolonizasyonuna bulaşmayarak büyük hatalar yaptığını söylemek de öyle.

    Artık, kendi konumuna, meşrebine, yönelimlerine göre kimisi, Avrupa’nın Yeni Bilimi’ni ıskaladığımız için üç yüz şu kadar yıllık bir gecikme olduğunu söylüyor, dinî düşüncenin göreli bir hâle gelmesinin düşünce özgürlüğü açısından önemini vurgulayanlar, Reformasyon yaşamamanın etkilerine dikkat çekiyor, sanatsal duyarlılıkları yüksek olanlar bütün geriliklerin temelinde Kuzey İtalya’da yaşananın aynısı türünden bir Rönesans’ın yokluğunu öne çıkarıyor. Bütün bunlara karnı tok olup kısaca “Sanayi Devrimi!” diyenler de eksik değil. Bağlantılı olarak, sosyolojik analize devam edip, sorunların büyük oranda tarım toplumu olmaktan ileri geldiğini veya köylülükten kaynaklandığını söyleyenler de var.
    Aslında tedavüldeki bütün bu görüşlerin ortaya çıkmasına neden olan evrensel ölçekteki gelişmenin son iki yüzyılda çok belirginleşen Batı hegemonyası olduğu ileri sürülebilir. Bütün bunları, gerekirse erken modern döneme de göndermelerde bulunarak, “Batının yükselmesi” diye bilinen bu olguyu anlamlandırmak veya açıklamak için yapıyor gibiyiz.

    Yazının devamı için