“Vay benim köse sakalım”

    0
    Beşir Ayvazoğlu
    Karar

    Son zamanlarda kimi görsem, sakal bırakmış. Bu gidişle, televizyon haber spikerlerinden köşe yazarlarına, milletvekillerinden sıradan memurlara kadar çehresini sakalla donatmayan kalmayacak. Öyle kirli sakal dediklerinden de değil, basbayağı sakal… Bu, belli bir görüştekilerin tercihi değil, çok yaygın bir eğilim…

    Hayatımda saç sakal ve kılık kıyafet modalarına hiç iltifat etmedim, ama doğrusu çevremde sakal bırakıp yakıştıranları kıskanıyorum. Sakal, bana sorarsanız, her çehreye yakışmıyor. 1980’lerde Tercüman’da çalışırken ben de denemiş, beğenmeyip vazgeçmiştim. Rahmetli Kemal Ilıcak’ın da gülerek “Ne biçim sakal be!” dediğini hatırlıyorum. Şu sıralarda modaya uysam, herhalde aksakallı bir pîr-i fâni gibi görünürüm.

    ***

    Rahmetli Refi Cevat Ulunay’ın bir yazısında okumuştum; galiba 1950’lerde, bugünlerde olduğu gibi bir sakal modası başlayınca Milliyet’in karikatüristi Bedri Koraman da çenesine derhal bir sakal kondurmuş. “Bedri’nin sakalı,” diyor Ulunay, “gırtlakla çeneyi sarıyor ve onun sevimli simasına ormanda musikar çalarak genç kızları kovalayan keçi ayaklı kır ilâhını (Pan) hatırlatan bir mânâ veriyor!”

    Ulunay, sakalın bir recüliyet, yani erkeklik alameti sayıldığı, sakalsız erkeğin ciddiye alınmadığı devirlerle sakalın tu kaka edildiği devirleri peşpeşe yaşayanlardan olduğu için bu konuda tecrübe ve zengin malumat sahibi bir yazardı. Koraman’ın çene sakalından bahsettiği yazısında, bir zamanlar sadece sünnet olduğu için değil, erkeğin ziyneti (Evliya Çelebi’nin tabiriyle “dünya süsü”) olarak görüldüğü için sakal bırakıldığını söylüyor ve diyor ki: “Bizim gençliğimizde sakalsız adam nadir denilecek kadar azdı. Hatta yüzle rine hiç ustura değdirmeyen sakallıları bilirim.”

    On dokuzuncu yüzyıl sonlarında ve yirminci yüzyıl başlarında çekilmiş toplu fotoğraflara göz atınız; sakalın her çeşidini göreceksiniz: Top sakal, balta sakal, kaba sakal, köse sakal, ayna sakal, keçi sakal… Çene ucunda bırakılan Fransız usulü bir tutam sakala da “didon sakal” denirdi. Kırım Harbi sırasında İstanbul’a gelen Fransız askerlerinin çok kullandığı “dis donc” (söyle bakalım) sözü, halk arasında Fransızların, harpten sonra da onları taklit ederek alafrangalık taslayanların genel adı olmuştu.

    ***

    Sakal bir erkeklik nişanesi ve “dünya süsü” olduğu için bir kere bırakıldı mı artık kesilmez, sakalı kazaya uğrayanlar da utançlarından sokağa çıkamazlardı. Ulunay, sözünü ettiğim sakal yazısında hoş bir anekdot anlatır: Sakalına sık sık kına yakan bir kazasker, bir gün konağının hamamında kına tasıyla hamamotu tasını karıştırınca olanlar olur; cascavlak suratla dışarı çıkmaya utandığı için “Sakalıma saçkıran düştü!” bahanesiyle evine kapanır.

    “İrsal-i lihye”, yani sakal bırakmak, bir zamanlar sünnet ve mektebe başla mak gibi törensiz düşünülemezdi. Sakal bırakmaya niyetlenen, bir iki hafta tıraş olmaz, camide bir vakit namazından sonra imam efendinin önüne oturur, sakal duası yaptırırdı. Sakal bırakan itibarlı biriyse devrin şairleri bu mutlu hadiseye tarih düşürürlerdi. Şeyh Galib’in divanında bile böyle tarihler vardır. Esasen sakal bırakmadan devlet memuru olunamazdı. Şinasi’nin sakalını kestiği için işinden olduğu bilinen bir hadisedir. Bırakın matruşluğu, sakalın seyrekliği de kusur sayılır, önemli görevler söz konusu olduğunda ciddiyet telkin etmediği düşünülerek seyrek sakallılar tercih edilmezdi.

    ***

    Sakalın Ortodoksluğun da şanından olduğunu, on sekizinci yüzyıl başlarında Deli Petro sakalların kesilmesini emredince Kazakların bu emre karşı çıkarak Türkiye’ye sığındıklarını daha önce yazmıştım. Bizim Bektaşiler de kudsiyet atfettikleri sakallarına çok düşkündüler. Yine Ulunay anlatıyor:

    Yazının devamı için