Vizeler yeniden verilecek; ama tasavvurlar örtüşecek mi?

    0
    M. Şükrü Hanioğlu
    Sabah

    Türkiye ile ABD arasında yaşanan “vize krizi” derin bir çatışmanın ürünüdür.
    ABD’yi Soğuk Savaş hasımlarına karşı başvurmadığı sertlikte tepkiye yöneltenin bir konsolosluk çalışanı hakkında Türk makamları tarafından başlatılan hukukî işlem olduğunu düşünmek mübalağalı bir indirgemecilik olur. ABD’nin çıkışına Ankara tarafından mütekabiliyet çerçevesinde verilen karşılığın “Amerikan aleyhtarlığı” ya da “antiemperyalizm” bağlamında değerlendirilmesinin da benzer hatalar içereceği ortadadır.

    Kişiselleştirilebilir mi?
    Bunun yanı sıra sorunun kişiselleştirilmesinin de farklı bir indirgemecilik olduğunun görülmesi gereklidir. ABD hamlesinin bu ülke büyükelçisinin, Türkiye’nin karşılığının da cumhurbaşkanının tercihleri üzerinden açıklanması anlamlı değildir.
    Bu, değişik aktörlerin iki ülke arasındaki ilişkileri etkilemediği anlamına gelmez. Buna karşılık günümüzde bir elçinin Stratford Canning tarzında diplomasi icra etmesi, “Çarikov Uçurtması” benzeri girişimlerde bulunması mümkün olmadığı gibi Türkiye düzeyindeki bir ülkenin siyasetleri de kurumlardan, stratejik hedeflerden bütünüyle bağımsız kişisel değerlendirmelere indirgenemez.
    Dolayısıyla bâzı ABD yayın organlarında ileri sürüldüğü gibi Ankara’daki iktidar değişimi ilişkiyi değişik bir boyuta taşımayacağı gibi Washington’dan yola çıkmakta aceleci olmayacağı anlaşılan yeni ABD büyükelçisi de Türkiye medyasında varsayılanın tersine Ankara’ya sorunları halledecek bir sihirli değnekle gelmeyecektir.

    Yönetim zorluğu
    Kişiselleştirmenin yanı sıra konuya yalın bir “yönetim sorunu” olarak yaklaşmak da aslî eksenden uzaklaşılmasına neden olabilir.
    On dokuzuncu asır sonrası tarihimizin de ortaya koyduğu gibi küresel güçlerle ortaklık ve ittifak ilişkilerinin “yönetilmesi” onların tesisinden daha zordur. Ancak “yönetim“i “ilişkiyi şekillendiren” temel faktör olarak görmek doğru değildir.
    Tanzimat ricâli İngiltere ile ulaşılan ve 1856’da somut neticelerini veren işbirliğinin yönetilmesindeki zorlukları acı tecrübelerle anlamıştır. Lord Salisbury Tersane Konferansı’nda “İngiltere yanlısı” bürokratların lideri konumundaki Midhat Paşa’ya “hiçbir Osmanlı sadrâzâmının kabul edemeyeceği” talepler dayatmakta sakınca görmemiştir.
    Benzer şekilde Temmuz Krizi’nin bir büyük devlet ile ittifak tesisi alanında eşsiz bir fırsat sunduğunu düşünen İttihad ve Terakki rüesâsının Almanya ile 2 Ağustos antlaşması zemininde kurulan ittifakı “yönetme“nin ne denli zor olduğunu kavraması için üç ay yeterli olmuştur. Süreç içinde “ittifak“ın sürdürülmesi de zorlaşmış, iki “müttefik” savaşın sonlarında Kafkasya’da sıcak harbin eşiğine gelmişlerdir.
    Yönetim” kaynaklı sorunlara karşılık, ilişkilerin bozulması ve çatışmalar, son tahlilde, tasavvurların farklılaşmasından kaynaklanmıştır.
    Bir bölgesel gücün küresel güçler ile işbirliği tabiatı gereği “yönetim sorunları“nı beraberinde getirmektedir. Kendisini bölgesel düzeyde de olsa “güç” olarak gören bir “devlet“in küresel bir yapı ile ortaklığı onun “muz cumhuriyeti” olarak tanımlanan ülkelerle iş yapmasından farklılık arz etmekte, bölgesel gücün “ast” konumuna geçmesi kolay olmamaktadır.
    Taleplerinde ısrarcı, mütehakkim küresel güçlerin söz konusu ilişkiyi “eşitlik” zemininde sürdürmeyi reddetmelerinin muhatapları tarafından haysiyetşiken bulunması doğaldır. Örneğin “Küçük Sultan” lâkaplı Canning’in müteazzımâne dayatmaları Osmanlı siyaset mehâfilinde yakınmalara neden olmaktaydı. Benzer şekilde 1908 sonrasında yeni rejim “düvel-i muazzama” süferâsının sadrâzâm ve hariciye nâzırı ile görüşmek üzere Bâb-ı Âlî’ye dragoman (Arapça tercüman kelimesinden bozma)larını gönderme uygulamasına son verdiğinde bunu “Jön Türklerin küstahlığı” olarak gören küresel güçler, bilhassa da İngiltere şiddetli tepki göstermişti.
    Fakat bunlar “ilişkinin sürdürülmesi” üzerinde sınırlı etki yaratmıştır. Tasavvurlar örtüştüğü sürece böylesi “tatsızlıklar” halının altına süpürülmüş, kamuoyuna yansıtılmamıştır.

    Çatışan tasavvurlar
    Türkiye-ABD ilişkisini mikro krizler, siyaset yapıcıları ile diplomatların kişilikleri, “hiyerarşi konusunda yaşanılan anlaşmazlıklar ve üslûb üzerindendeğerlendirmenin sorunun “ayrıntıları“nda boğulma anlamına geleceği ortadadır.
    Söz konusu ilişki günümüzde, Washington ve Ankara’da “kimin iktidar olduğu,” bu merkezlerde hangi diplomatların vazifelendirildiği, ABD’nin ne denli “hiyerarşi,” Türkiye’nin ise “eşitlik” talebinde bulunduğu ve tarafların üslûbundan “son derece sınırlı” biçimde etkilenmektedir.
    Örneğin, ABD’de başkanlık seçimini Cumhuriyetçi Parti adına Donald Trump’ın kazanması “ilişki“ye sadece kozmetik değişiklikler getirmiştir. ABD medyası ve yönetiminin bir bölümünde revaç bulan “Ankara’da yeni iktidar ilişkileri canlandırır” yaklaşımı ise 1908 yazında Londra’da egemen olan “Jön Türklerle Kırım sistemine dönebiliriz” hayâline benzetilebilir.
    Bu beklentiye karşılık 1914’e gelindiğinde Whitehall’da “II. Abdülhamid iktidarda kalmış bulunsaydı ilişkilerin bu denli bozulmayacağını” düşünenlerin sayısı hiç de az olmayacaktı.

    Yazının devamı için