Yeni ve eski çizgi

    0
    Tevfik Seyf
    Şark'ul Avsat

    Çağdaş İslam düşüncesinde reformist yaklaşım sergileyenlerin çoğunun Hz. Peygamber’e (s.a.v) atfedilen “Allahu Teâlâ bu ümmete, her yüzyılın başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir” hadisini önemsemediklerini fark ettim. Geleneksel İslam düşüncesinin önde gelen isimlerinin çoğu ise -en azından ilke olarak- bu hadisi dikkate almışlardır. Onlar sadece çağdaş yenilenme çağrısına kuşkuyla yaklaşmışlardır.

    Geleneksel dini anlayışı benimseyenlerin yenilenme düşüncesini hadisin özünden uzak bir şekilde ele aldıkları da bir diğer gerçektir. Yenilenmeyi bizatihi bir mesele olarak tartışmak yerine, ikincil meseleleri öne çıkarmak suretiyle meselenin özünden uzaklaşmışlar, müceddid niteliğinin hangi âlime uyduğunu belirleme gibi meselelere dalmışlardır. Ayrıca müceddid olarak kabul ettikleri kişinin sahip olduğu bilginin kalitesine odaklanarak hadis ve fıkıh dışında kalan diğer ilim dallarını dikkate almadılar. Bazıları ise hadis metninden elde ettikleri müceddide ait herhangi bir niteliğin bizatihi müceddid olarak gördükleri şahsa uyup uymadığı tespit etme yoluna girdi. Yüzyılın sonunda ve yeni bir yüzyılın başlangıcında vefat etmiş olmayı müceddid olmanın temel niteliği kabul ettiler. Şayet kişi yüzyılın ortasında vefat etmişse onu müceddidlerin listesinden çıkardılar.

    Pek tabii ki bütün mezhep mensupları müceddidin temel niteliklerini sadece kendi mezhep imamlarına uyarlama yoluna gitti. Sözgelimi Celaleddin Suyuti “Tuhfetü’l-mühtedîn bi-esmâi’l-müceddidîn” adlı manzumesinde bunu yapmıştır. Münavi, Feyzu’l-Kadir isimli eserinde buna itiraz etmiştir.  Hafız İbn Kesir de öyle.

    Geleneksel İslam âlimleri her yüzyılda bir mi yoksa birden fazla mı müceddidin geleceği konusu da tartıştı. Tüm bu tartışmaların, hadisin bize vermek istediği temel mesajdan çok uzak olduğunu biliyoruz. Hadiste verilmek istenen temel mesaj yenilenmenin vazgeçilmez bir prensip olduğudur. Bu yenilenme entelektüel veya ideolojik bir sistemle alakalı olabileceği gibi Allah’ın dini gibi kutsal bir olguyla da alakalı olabilir. Kanaatim odur ki geleneksel dini yaklaşım çerçevesinde bırakın yenilenme düşüncesini, işlevsel kılmanın, yenileme prensibini tam olarak anlamanın dahi imkânsız olduğunu düşünüyorum. Bu keskin iddianın nedeni bu yaklaşımın özünden kaynaklanmaktadır.

    Bu yaklaşımın iki ana özelliğini burada zikretmek istiyorum. Bunlardan ilki, ilim kavramına gelişim ve dönüşüm niteliği kazandırmak yerine durağan bir birikim niteliği kazandırılmasıdır. İkincisi de fikirle onu söyleyen kişinin özdeşleştirilmesidir. Bu durum neye mi neden olmuştur? Kişinin düşüncesini veya yorumunu tenkit ettiğinizde sanki o düşünce ve yorum sahibini itibarsızlaştırmaya çalışıyormuşsunuz veya tarihsel değerini yok ediyormuşsunuz gibi algılanmasına

    Bu, bilimsel konuların mezhep merkezli bir perspektife dönüştürme yönündeki güçlü eğilimi yansıtmaktadır. Veya belki de herhangi bir mezhebin haddi zatında ideolojik bir yapıya dönüşmesine neden olmuştur. Diğer bir ifade ile içtihatlar dogmatik birer bilgi niteliği kazanmış oldu.

    İkinci özelliğin net olduğunu ve daha fazla açıklamayı gerektirmediğini varsayıyorum. Ancak, ilk özelliği biraz daha açalım.

    İlmin gelişmesindeki temel varsayım şudur: Yeni bilgi her zaman eskiye, yani geleneksel birikime dayanır veya ondan istifade eder, ona karşı çıkar veya bir şeyler ilave eder, sonra da o bilgiyi aşar. Başka bir deyişle sonradan gelen hakikate öncekinden daha yakın bir yorum getirir. Dolayısıyla eski yorum geçerliliğini kaybetmiş olur.

    Ancak geleneksel yaklaşım, dine dair yorumlara çok daha farklı bir yaklaşım sergiler. Sonradan gelen öncekinin yorumunu aşarsa değil, ne kadar benzer veya onu destekler mahiyette bir yorum getirirse o kadar kıymetli bir iş yapmış olur. Tenkit etmek veya o görüşe karşı çıkmak zaten kişinin gözden düşmesi için yeter. Geleneksel herhangi bir yorum ve düşünceye karşı çıkmak veya tenkit etmek, geleneksel dini anlayışın öncülerinin sizleri kötü niyetle ve cehaletle suçlamaları için yeterli bir nedendir. Bu, son 50 yıl boyunca yeni yorumlar ve düşünceler ortaya koyan düşünürlerin dışlanmasına neden olan şeydi.

    Önümüzdeki günlerde bu konuya yeniden değineceğim. Ancak burada meselenin özü olarak açıklanması gereken şey, bilimsel ve pratik bir ilke olarak yenilenmenin özünün, normatif ve referans bilginin –özüne zarar vermeden- eskiden yeniye taşınmasıdır. Geleneksel birikim yeniden yorumlanmazsa ve sonraki nesiller sadece öncekileri takip etmekle yetinirse yenilenme umudu da hayalden öteye geçmez.

    Bu yazı Suud gazetesi Şark’ul Avsat’ya yayımlandı; yazarı Suudlu yazar ve düşünürdür.