Yılbaşı terörü aklımızı başımıza getirmelidir

    0
    Güven Sak
    Dünya

    Bu hafta sonu, bir takvim yılından ötekine geçtik. 2016 bitti, 2017 başladı. Aslında dünyada değişen bir şey olmadı. Ağaçlar, denizler, kuşlar, böcekler öyle bir takvim yılından ötekine geçmedi. Biz insanlar bir takvim yılından ötekine geçtik. Takvim yılı dediğiniz insan türünün yaşam kolaylaşsın diye uydurduklarından biri yalnızca. Bakın mesela biz şimdi 2017 yılına geçtik ama Suudi Arabistan hala 1438 yılında bulunuyor. Yakında onlar da, Türkiye’nin 1926’da Atatürk reformları ile yaptığını yapıp, idari bir kararla, 2017 yılına geçecekler. Ne olacak? Takvim sistemlerini değiştirecekler. Paralel bir evrenden dünyanın kalanına uymak üzere bizim tarafa gelecekler. İsrail parlamentosu, Knesset’e göre ise halen 5776 yılında bulunuyoruz. Kul yapısı kurgu dediğim işte bu.

    Bu yılbaşının en popüler dileği, sanırım, “2016 bir an önce bitse de gitse, bir daha da böyle bir yıl olmasa” idi. Ama bu yılbaşı, bir takvim yılından diğerine giderken, aslında Türkiye’de hiçbir şeyin değişmediğini, biz istemezsek değişemeyeceğini, son derece hoyrat bir biçimde öğrendik. İstanbul’daki yılbaşı terörü, hepimizin canını acıttı, etimizden et koptu. Ben yılbaşı terörü ile birlikte artık 2017’yi bir reform yılı yapmak zorunda olduğumuz kanaatindeyim doğrusu. Bunu iktisadi nedenlerle zaten bir süredir yapmak zorundaydık ama şimdi hadise daha da bir boyutlandı sanırım.

    Dünyada ülkeler ikiye ayrılıyor, bana sorarsanız. Bir hadise ile karşılaştığında, “Bunu bana kim yaptı, bu kumpası bana kim kurdu?” diye ufuk çizgisine doğru bakmaya başlayanların yaşadığı ülkelerle; “Ben ne yaptım da bu benim başıma geldi” diye kendi yaptıklarını gözden geçirip, neleri eskisi gibi yapmaması gerektiğini düşünmeye başlayanların yaşadıkları ülkeler. Kaderine boyun eğip, olup bitenden yalnızca şikayet edip  sızlananlarla, kaderini kendileri yazanlar diye de ayırabilirim aslında. Türkiye, eskiden, ikinci gruptaydı. Eğer kaderimizi kendi elimize alabileceğimize inanmasaydık, İstiklal Harbi asla olmazdı. İmparatorluk döneminde, İstanbul’da kurulan reform hayalleri ile Kahire, Beyrut ve Şam’da kurulan reform hayalleri aynıydı. Ama imparatorluk kentlerinin hayallerini yalnızca  Ankara gerçeğe çevirdi. Beyrut, Kahire ve Şam kendi toplumlarını çağdaşlaştıramadı. Onlar sızlandı, Ankara yaptı. Fark buradaydı dün.

    2016 yılı Türkiye’nin ikinci gruptan birinci gruba doğru gitmeye başladığı bir yıl oldu benim gördüğüm. 2016 Türkiye’si hepimiz sızlanmayı pek sevdik. “2016 yılı bir an önce bitse de gitse, 2017 farklı olsa” dilekleriyle ilgili tespitim böyle benim esas olarak. 2016’yı bir yeniden yapılanma ve reform yılına çeviremedik.

    Halbuki dertlerimizin yapısal temelleri 2016 yılında bir nevi belirginleşti. Hemen üç tespit yapayım müsaadenizle. Ve 2017’de reform zorunluluğunun altını çizeyim.

    Birincisi, 15 Temmuz 2016’da, Türkiye, bir askeri darbe teşebbüsünü milletin de müdahalesiyle son anda atlattı. O günden beri, siyasi alanda, ağaçlarla mücadele etmekten ormana bir türlü gelemiyoruz. Bu darbe teşebbüsünün aklımıza getirmesi gereken yapısal meseleyi hiç ele almıyoruz. Türkiye’de kamu idaresi, kendi içinde örgütlenen bir rüşvet ve kara para aklama şebekesinin neden hiç farkına varamadı? Kamu idaresi, hangi kurumsal zafiyet nedeniyle, bu rüşvet ve kara para aklama şebekesini, kendi içinde, kendi başına temizleyemedi?

    Yazının devamı için