Hasan Mesut Önder ülkemizi Erbil’de temsil etmiş diplomat Aydın Selcen ile konuştu: “Ortadoğu politikamızdaki vahim hata…”

0
Aydın Selcen....

Aydın Selcen: Ortadoğu Politikamızdaki temel hata, bölge tarihini makro pencereden, ümmetçi hatta İhvancı mercekten okuma ısrarıydı…

Dış politika, devletlerin yerel, bölgesel ve küresel meselelerle ilgili risk, tehdit ve fırsatları öngörüp bu doğrultuda pozisyon almasıdır. Bu bağlamda dış politikanın mutfağında uzun yıllar yer almış eski Erbil (Irak) Başkonsolosu Aydın Selcen ile Türk dış politikasının mutfağını, mutfak – karar verici ilişkisini ve Türkiye’nin karşı karşıya olduğu güncel meseleleri konuştuk.

Hasan Mesut Önder (HMÖ)- Türkiye’nin dış politika yapımına uzun yıllar katkı sunan deneyimli bir diplomat olarak, dış politikada yapım süreci teknik olarak nasıl işliyor, kısaca bahseder misiniz?

Aydın Selcen (AS) – Ben orta düzeyli bürokratken Dışişleri’nden istifa etmiş biri olarak politika yapımına katkı sunduğumu iddia edemem. Erbil Başkonsolosuyken elimdeki inisiyatifi Türkiye’nin Irak Kürdistan Bölgesi’yle ilişkilerini derinleştirmesi, boyutlandırması ve genişletmesi için sonuna dek kullandım. Bugünkü koşullarda dış politikanın da, diğer tüm konular gibi, tek kişinin, Cumhurbaşkanı’nın, iradesine bağlandığını düşünüyorum. Eski dönemde de Kürtler gibi netameli addedilen konularda Hariciye, askeriyenin dümen suyundan pek çıkmamıştır. Devlet memuriyeti ve özellikle Hariciye kültürümüzde de “iktidar mesafesi” diye tercüme edilebilecek “power distance” çok açık olduğu için, sahada işin başında olanın, masada suyun başında oturanın kararına etkisi pek olamamaktadır.

Hasan Mesut Önder.. Ocakmedya yazarı..

HMÖ- ABD gibi hegemonik devletlerde, hangi siyasi figür iktidara gelirse gelsin, müesses nizamın iktidarları dönüştürüp kendi gündemini dayattığı söylenir. Ortadoğu tipi orta ölçekli devletlerde ise siyasi karar vericilerin müesses nizamı politikleştirdiği ve politikleşen bürokrasinin sahaya duyarsızlaşarak, sadece karar vericinin ajandasını uyguladığını ve uyarıcı olma fonksiyonunu kaybettiği söyleniyor. Size göre dış politikada mutfak-müşteri ilişkisi nasıl olmalıdır?

AS – Hegemonik devletten anlaşılan, ABD’nin (Çin’in yükselen meydan okumasına rağmen) halen yegane küresel güç olarak kaldığı ise, buna katılırım. Ancak ABD isminden anlaşılacağı üzere bir (gönüllü) devletler topluluğudur ve ülkemizle karşılaştırılması dahi mümkün olamayacak denli ve keskin güçler ayrılığına dayalı canlı bir demokratik düzene sahiptir. Başkan Ronald Reagan’ın performansı itibarıyla iyi bir isim bıraktığı söylenebilecek özel sektör kökenli Dışişleri Bakanı James Baker “ben bakanlığın yönetimdeki adamı değil, başkanın dışişlerindeki temsilcisi olmayı hedefledim” demiştir. ABD’de kurulu düzen denilen dışişleri-asker-istihbarat üst düzey bürokrasisi neticede siyasi iradeye uymakla yükümlüdür. Bizdeyse “derin devlet” denilen, kanunen silahlı olan bürokratın, kendini Cumhuriyet’in muhafızı olarak görerek dilediğinde yasadışına çıkması ve beraberindeki cezasızlık kültürüdür. Kurulu düzenden de belki, hangi hükümet seçimle işbaşına gelirse gelsin, Kıbrıs, terörle mücadele, Kürt meselesi vb. belirli bazı konularda askeriyenin başını çektiği Hariciye-askeriye-istihbarat bürokrasisinin hükümetin manevra alanının sınırlarını tespit etmesi anlaşılabilir. Bugün ise bu durum tam tersi yöne bir salınımla tümüyle keyfi idareye evrilmiş, dolayısıyla öngörülebilirliğin olmadığı yerde ülkemizin dış siyaset itibarı olumsuz etkilenmiştir. Bu duruma gelinmesine en azından Hariciye’nin de edilgen tavrının katkısı olduğu, iyi bir imtihan veremediği de herhalde teslim edilmelidir.

HMÖ – Kişinin gerçeklikle ilişkisini kuran ve bir olay hakkındaki algılama seviyesini belirleyen etmenler zihin yapısı ve zihinsel modellerdir. Bu bağlamda sormak istiyorum: Türk Hariciyesi olayları ele alırken kültürel kodlarını, ideolojisini ve inancını bir kenara bırakıp olayları ele alabiliyor mu, yoksa öğrenilmiş kalıplara göre mi bilgiyi işliyor?

AS – Hariciyecinin başat ödevi her koşulda ve bedeli ne olursa olsun ülkesinin ulusal çıkarlarını korumaktır. Mesele ulusal çıkarların nasıl, hangi süreçte, neye ve kime göre belirlendiğinde düğümleniyor. Eğer bu süreçte tek kişinin iradesine karşı çıkılamıyor, farklı renkler, sesler dikkate en minimal düzeyde dahi alınamıyorsa, orada bir sorun var olsa gerektir. Öte yandan, temel konularda ulusal çıkarlar bugünden yarına değişmez. Bir örnek vermek gerekirse, Lozan ve Montrö gibi cumhuriyetimizin kurucu belgeleri arasında sayılabilecek uluslararası antlaşmaları sorgulamaya, kurcalamaya kalkışacak bir Hariciyecinin aklından zoru olduğu düşünülür.

HMÖ – Mutfakta üretilip karar vericinin masasına giden bilginin özellikleri nasıldır? Yani bir konu ile ilgili mutfak, politika mı hazırlar, yoksa karar vericinin mezkûr olayı anlamasını sağlayacak bilgiler sunarak, kendi tercihini yapmasına yardımcı mı olunur? Eski Başbakanlarımızdan Ahmet Davutoğlu bir demecinde; Esad rejiminin alt ay ömrünün kaldığını söylemişti. Örneğin Sn. Davutoğlu’na bu konu ile ilgili sunulan raporlarda, bu işin nasıl yapılacağı, ne kadar süre alacağı, bu amaca ulaştıktan sonra çıkabilecek riskler ve tehditlerin neler olacağına yönelik değerlendirmeler var mıydı, bu konuda neler söylemek istersiniz?

AS – Suriye ve (benim on yıl boyunca içinde veya üzerinde çalıştığım) Irak konularının, Hariciye’nin alışageldiği kriz “dosyalarından” olmadığını, bunların şimdiye dek Cumhuriyet tarihimizde karşılaşmadığımız ölçek ve nitelikte “varoluşsal sınamalar” olduğunu vurgulayageldim. Öncelikle, doğrudan sahadan gelen, siyaseten ambalajlanmamış doğru istihbarat gerekiyor. İlgili tüm kurumların kapalı kapılar ardında da olsa bunlar üzerinden kıran kırana değerlendirme yapabilmesi gerekiyor. Siyasi karar alıcının önüne tüm seçeneklerin, mükemmelin iyinin düşmanı olduğu da unutulmadan, bedelleri, sakıncaları, getirileriyle birlikte net bir biçimde konulması gerekiyor. Alınan kararların TBMM denetimine ve hür medya ile sivil toplum kuruluşlarının sorgulamasına açık olması gerekiyor. Nihayet karar alıcının da günahıyla, sevabıyla uygulanan siyasetin sorumluluğunu üstlenmesi ve hesap verebilir konumda bulunması gerekiyor.

Sn. Davutoğlu’nun  temel yanılgısı kendi düşündüğü her şeyin doğru olduğuna kesin inancı ve Ortadoğu tarihini makro pencereden, ümmetçi hatta İhvancı mercekten okumak ısrarıydı. Oysa basitçe bir örnek vermek gerekirse, Suriye, Irak ve Mısır’ın sadece Nasır sonrası dönemde birbirleriyle ilişkisi ve kendi iç iktidar mücadeleleriyle toplumsal yapılarının evrimi Ortadoğu siyasetimizde dikkate alınması gereken etmenler olmalıydı. Bunun yanı sıra, dört ülkede yaşayan Kürt nüfusun yarısının ülkemizin yurttaşları olduğu ve onlar kendilerini hangi siyasi oluşumlar üzerinden temsil etmeyi tercih ederlerse etsinler, bunlarla sağlıklı ilişkiler kurmak gerekliliği göz ardı edilmemeliydi. Kürtlerle barış adeta “kavmiyetçi” addedilerek reddedilip, muhayyel bir “ümmetçi” çözüm peşinde koşulmamalıydı. Türkiye’nin laikliğinin bir aksesuar, bir özenti değil, Cumhuriyet’in taşıyıcı kolonu olduğu unutulmamalıydı.

Tüm bunlar bir yana, Türkiye’nin ABD’deki McGurk gibi Ortadoğu konusundan sorumlu, sahayı bilen ve gezen, tüm yetkililerle temas edebilen bir sivil temsilcisinin dahi bulunmadığını da not edelim.

HMÖ – Bu soruya ek olarak: Türkiye, Suriye’de ayaklanma başladığında siyasi ve askeri muhalefetin ideolojik motifini Batı’nın kabul edip destekleyeceği bir içerikte kurgulasaydı ve Esad sonrası Suriye ile ilgili ayrıntılı bir çözüm planına sahip olsaydı, rejimi devirmek mümkün olur muydu?

AS – Geriye dönük değerlendirme Hariciyecinin değil günü geldiğinde tarihçinin işi. Hariciyecinin ödevi geleceğin bugünden kurgulanmasına katkıda bulunmak. Irak’tan alınan temel ders, devleti yıkmadan rejim değişikliğinin mümkün olmadığıydı. Ayrıca, Türkiye’nin aynaya dikkatlice bakıp kendinin bölgede sözü geçen ancak orta sıklet bir güç olduğunun ayırdında hareket etmesi gerekirdi. Dışişlerinde bazen az iş yapmanın çok şey demek olduğu da, etkinlikle işgüzarlığın ayrı şeyler olduğu da hatırlanabilirdi. Tarihsel olarak, Osmanlı bagajının bölgede pek de hatta hiç olumlu tınısı olmadığı da bilinmeliydi. Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve yakın ekibinin, imparatorluğun çöküşü sürecinde, bölgede kan, ateş ve çeliğin imtihanından geçmiş oldukları gerçeğine saygı duyulmalıydı. Bu anlamda, Atatürk’ün Araplar arası meselelere methaldar olmamak, sorulmadıkça fikir dahi beyan etmemek, ama her bölge ülkesiyle sağlıklı ilişkiler sürdürmek ilkelerinin masa başında uydurulmamış oldukları hatırda tutulmalıydı.

HMÖ – Bir röportajınızda ; “Erbil ile Musul arasında yaklaşık 50 kilometre var. Ama Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu ile Erbil Başkonsolosluğu adeta farklı merkezlere rapor veriyormuşçasına, ayrı dünyalarda yaşıyormuşçasına, iki ayrı dış siyasetin temsilcisiymiş gibi farklıdır”  dediniz, bu ifadeyi biraz açar mısınız?

AS – Burada söylemek istediğim, Irak’a yönelik ve bütüncül olduğunu iddia edegeldiğimiz siyasetin öteden beri yapısal çelişkiler barındırdığı. Konu yine gelip, yukarıda değindiğim üzere Kürtlerle ilişkilerin işgal ettiği temel düğüme dayanıyor. AKP’nin, statüko dışından gelen ve en azından o dönem için dönüştürücü bir siyasal hareket olarak iktidara geldiğinde, onu her ne pahası olursa olsun hatta kanun dışına da çıkarak ve gerekirse zor kullanarak siyaset sahnesi dışına itmeye kararlı bir gölge iradeyle mücadele etmek zorunda kaldığı ve bu durumun Irak siyasetine “burucu” etki yaptığı da teslim edilmeli. Örnekse, adeta gelecekte geçmişe döner gibi, bugün de Kürt Siyasal Hareketi benzer bir varkalma sorunuyla boğuşuyor. Neticede Musul Türkmenler ve Sünni Araplar, Erbil Kürtler ve Basra da Şii Araplarla ilgili bir merkezmişçesine faaliyet yürüttü. Bunların eşgüdümünün de Bağdat’tan yapılabildiği pek söylenemez. Ayrıca, şimdiyi bilemem ama Sn. Davutoğlu döneminde diplomaside yeri olan “arka kanal” ilişkilerin neredeyse resmi kanalların önüne geçmesi de olumsuz bir başka etmen oldu.

HMÖ – Jeopolitik açıdan ABD’nin küresel egemenliğini devam ettirebilmesi için yeni bir Soğuk Savaşa ihtiyacı olduğu ve bu ihtiyacın bilincinde olan Amerikan derin devletinin Rusya’yı yeniden jeopolitik öteki olarak görmek istediği ve Amerika’daki koparılan fırtınaların en önemli sebebinin bu kurguya hizmet etmek olduğu yorumları var. Bazı analistler ise ABD için en önemli tehdidin Çin olduğunu ve ABD-Rus ittifakının, Çin tehdidi ile baş etmek için hayati önemde olduğunu söylüyor. Sizin bu konudaki öngörüleriniz nelerdir?

AS – ABD Soğuk Savaş’ı biliyorsunuz tasarlayıp, başlatmamıştı. Soğuk Savaş, II. Dünya Savaşı’nın bitiminde Doğu Avrupa’nın Sovyetler’in denetimine girmesinin ve Almanya’nın ikiye bölünmesinin sonucuydu. ABD’de “derin devlet” olduğunu da düşünmüyorum, zira ABD’de yargı bağımsız, medya hür, demokratik hesap verebilirlik var ve “black ” veya “clandestine” denilen yasadışı operasyonlar için dahi Başkan’ın yazılı talimatı gerekiyor. Ancak, dış siyaset yönünden yaklaşırsak sorunuza, ABD’nin Ortadoğu’dan ağırlığını Asya-Pasifik’e kaydırması (“pivot”) gerektiği, Çin’e karşı Rusya veya Rusya’ya karşı Çin tercihi yapması, Çin’in  Avrasya stratejisini deniz yollarına daha sıkı hakim olarak çevrelemesi dolayısıyla Donanma’ya yatırımı artırması, bu yönde Hindistan’dan da bölgesel destek alması, Kuzey Kore sınamasının eninde sonunda askeri müdahaleyle çözülmesi gerekeceği gibi strateji tartışmaları sürüyor. Bu arada Obama döneminden sonra Trump’ın İran’ı yeniden hedefe koyması gibi bir gelişme de olası.

 

Hasan Mesut Önder.. Ocakmedya yazarı..

HMÖ – Henry Kissinger verdiği bir demeçte; “Ortadoğu’da 1919-1920 yıllarında çizilen sınırların bir bütün olarak yıkılması gerektiğini” belirtmişti. Buna benzer görüşler Amerikalı saygın isimler tarafından dile getirildi. Ortadoğu özelinde baktığımızda Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bölgenin siyasi mimarisini şekillendiren İngiltere ve yeni hegemonik güç olan ABD arasında bir rekabet söz konusu mudur?  Ortadoğu’da Türkiye-İngiltere ittifakının ABD’nin bölgedeki hegemonyasını sarsacağı iddiaları da var…

Aydın Selcen….

AS – En azından istihbarat yönünden bakıldığında, yine biliyorsunuz, “Five Eyes” adı altında İngilizce konuşan ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda arasında özel bir işbirliği var. Öte yandan, ABD ile İngiltere arasındaki “Özel İlişki” de devam ediyor. ABD’nin Ortadoğu’nun hidrokarbon kaynaklarına bağımlılığı da çok düştü ve düşmeye devam ederek, ihmal edilebilir boyuta küçüldü. Buna karşılık selefi-cihatçı terörizm (IŞİD, El Kaide ve türevleri) ile Irak Kürdistanı, Irak, YPG, Ürdün gibi bölgesel ortaklar üzerinden kendi doğrudan katkısını en azda tutmaya çabalayarak mücadele ediyor. İran’ın Irak üzerinden Suriye ve Lübnan’da Hizbullah’a dek uzanan kara köprüsünü de denetim altına almaya ve mümkünse kırmaya çalışıyor. Bu yönüyle, alan denetiminden (“domain control”), alana hasmı sokmama (“domain denial”) evrilen bir strateji benimsediği izlenimi veriyor. Dolayısıyla Fırat’tan Zagros’lara uzanan ve içinde farklı Kürt oluşum ve nüfus topluluklarının bulunduğu alanda ABD’nin mecburen kalıcı olacağını öngörüyorum.

HMÖ – ABD ve Rusya’nın Suriye meselesinin siyasi çözümündeki bakış açılarında var olan ortaklıklar ve çatışma alanları nelerdir, bu iki başat güç nasıl bir Suriye istiyor? Ayrıca Türkiye’nin mevcut dış politikası, bu iki başat gücün hedefleri perspektifinden okunduğunda ülkemizin karşılaşacağı riskler, tehditler ve fırsatlar neler olabilir?

Ankara, Kürt saplantılı siyasetiyle, Suriye’de küresel aktörler Moskova ve Vaşington’u kendi karşısında yan yana getirdi. Ayrıca, komşuları Tahran-Bağdat-Şam’ı da keza kendine karşı ortak bir eksende hizaladı. Suriye ve Irak’ta RF (Rusya Federasyonu) ve ABD’nin ortak önceliği cihatçı tehdidi yok etmek. Bertaraf değil yok etmek terimini özellikle seçtim. Bir yönüyle varılan uzlaşı bağlamında Suriye’de ABD ve RF alan paylaştı. Diğer taraftan, Irak’ta olduğu gibi Suriye’nin de çatışma sonrası dönemde daha adem-i merkeziyetçi bir idari yapıya evirileceği Rusya’nın dolaştırdığı anayasa taslağıyla belli oldu. Suriye’nin değeri ABD için Rusya gibi merkezi değil. Öte yandan, Şam da Rusya’nın mevcudiyetini İran etkisini dengelemek için tercih ediyor. Türkiye için epeydir topa basıp, kafayı kaldırmak zamanı geldi, geçiyor. Ama akılcılık, uzgörü, soğukkanlılık yönünde hiç bir emare de maalesef görünmüyor.

CEVAP VER