Veysi Dündar Ertuğrul Günay’la konuştu: İktidar yorgun, ama muhalefet de bekleneni veremiyor

0

Ertuğrul Günay siyasi hayatımızın hep en ortasında yer almış bir isim. Hukuk eğitimi aldı. Yalnız siyasetçi kimliği yok, fikir adamı ve eylemci tavırlarıyla da biliniyor.

Genel sekreterlik ve milletvekilliği yaptığı CHP saflarında ihraç edilene kadar yer aldı (1977-2004). 2007-2013 arasında AK Parti’nin kültür ve turizm bakanı oydu.

Ertuğrul Günay’la siyasette bir ufuk turu yaptık. Dış politikayı ve Kudüs’ü de konuştuk.

Veysi Dündar (VD): Sayın Günay; hafta içi gündemle ilgili görüş belirttiğiniz bir ortamda; Kılıçdaroğlu’nun belge paylaşmasının zamanlamasını doğru bulmadığınızı söylediniz. Dünya New York’a kilitlenmişken “suç değil ama, etiğe aykırı’ diye tartışma açmanın ertelenebileceğini söylediniz. Bunu, iktidarı korumak olarak anlayanlar da oldu.

ABD’deki yargılamalar ve Türkiye’deki iddialarla ilgili olarak kastınızı detaylı bir şekilde izah etmenizi istirham ediyorum. Amerika’da devam eden davayla ilgili sizce yapılması gerekenler nelerdir bundan sonra?

Ertuğrul Günay (EG): Türkiye’de siyasetin bütün tarafları çok alıngan. Kimse en haklı ve dostça eleştiriye bile katlanmak istemiyor. Hiçbir eylemi eleştirilmesin istiyor.

Oysa siyaset mükemmel olsa, Türkiye bu durumda olmazdı.

CHP’nin iddiaları elbette çok önemli. Ülkeyi yönetenlerin ve yakınlarının vergi kaçakçılığı anlamı taşıyan akçalı konulardan uzak durması sadece siyasi ahlakın gereği değildir; ayrıca yasal olarak da sakıncalıdır. Bu açıdan bu iddiaları ve ileri sürülen belgeleri önemsiyorum.

TBMM’de bu konuda bir araştırma yapılmasının reddedilmesi, bu iddiayı ortadan kaldırmıyor; tam tersine bu konudaki kuşkuları çoğaltıyor.

Benim itiraz ettiğim ve uyarıda bulunduğum nokta, bu belgelerin açıklanmasının ABD’deki dava ile aynı güne rastlatılması. ABD’deki dava hem ulusal, hem de uluslararası kamuoyunda çok daha önemli ve dikkat çekici.

Dava, Türkiye ile İran arasında ambargo kuralları çerçevesinde yapılması gereken ticaretin, ‘hayali ihracat’ yoluyla delindiğini ve ülkenin elde edeceği gelirin bir zümre arasında paylaşıldığını sergiliyor. Bu açıdan çok önemli ve bu açıdan ülkenin çıkarlarını çok yakından ilgilendiriyor. 

İran bu konuyu kendi açısından takip etti ve sorumlulara ağır cezalar verdi. Biz işi ört-bas etme gayretine girdiğimiz için, bir vadede ve bir başka yerde geldi, karşımıza çıktı,

CHP’nin bu önemli davanın ilk gününde farklı bir konuyu gündeme getirmesi, İktidarın dikkatleri ABD’deki davadan uzaklaştırmasına vesile oldu. Söylediğim bu.

VD: Efendim, “ortada savunulabilecek bir parti olsa, şimdiye kadar bu iktidar değişirdi zaten” dediniz. Türkiye’nin Ak Parti’ye değil, Hak Parti’ye ihtiyacı var dediniz. Böyle bir partinin hali hazırda bulunmaması mıdır handikap sadece? Böyle bir partinin doğmasına fırsat veriliyor mu?

EG: Her ülkede, her dönemde uzun süren iktidarlar yorulur, yıpranır, aşınır, kirlenir.

Bu, siyasetin bir tür doğa kanunudur. Bizim ülkemizde de, başka ülkelerde de bunun örnekleri var.

Böyle durumlarda demokrasinin sürekliliğini sağlayan, muhalefettir. Muhalefet toplumda yeni umutlar ve değişim dinamiği yaratır, sonunda iktidar değişir ve demokrasi sürer. 

Türkiye’de muhalefet bu umudu ve dinamiği yaratamadı. Bu tıkanmada iktidarın totaliter tutumunun payı var, kuşkusuz. Ama, bu totaliter tavır adım adım oluşurken, muhalefetin gereken itiraz ve tepkilerde geç kalmasının da büyük payı var. 

İktidar her olayda muhalefetin tepkisinin sınırlarını test etti ve adım adım yeni mevziler kazanarak toplumu kuşattı. Muhalefetin başlangıçta olayların gidişini doğru görememesi, yığınak hatası yapması bu kuşatmada etkili oldu.

Geldiğimiz yerde hem muhalefetin iktidarı yerinden oynatacak gücü kalmadı, hem de bu alanda yeni arayışların, yeni oluşumların ortaya çıkmasının imkanları zorlaştı.

İktidarın otoriterleştiği bir ülkede…

VD: “Türkiye’nin, her türlü ayrımcılığı sözlüğünden çıkarmış her alanda, herkes için ADALET, olanaklarda EŞİTLİK, yönetimde SAYDAMLIK ilkelerine dayalı, ÖZGÜRLÜKÇÜ / DAYANIŞMACI / GELİŞMECİ yeni bir siyasete ihtiyacı var. Birileri, birgün bunun bir çaresini bulacak” demiştiniz. Bunun için izlenmesi gereken yol nedir, süreç nasıl işlemeli ki yeni bir güzergah çizilmiş olsun?

EG: İktidarın gittikçe otoriterleştiği Türkiye’de, ne yazık ki, muhalefet de yeterince demokrat, çoğulcu ve özgürlükçü değil. Herkesin adalet ve özgürlük talebi, büyük ölçüde kendi taraftarlarının hukuku ile sınırlı. 

Oysa Türkiye’nin her alanda ayrımcılığı ortadan kaldıran, özgürlükçü olduğu kadar çoğulcu, eşitlikçi, dayanışmacı bir siyasete ihtiyacı var. Karşıtlarının da hukukunu savunacak cesur ve hakkaniyetli yeni bir siyasi harekete..

Ancak böyle bir hareket toplumda inandırıcılık ve derinlik kazanabilir, umut yaratabilir.

İktidar bu ihtiyacı biliyor, çünkü onlar geçmişte bu ihtiyacın tesbitinden yola çıktılar ve sonra ‘yoldan’ çıktılar. Onun için bu yolu tıkıyor, ama nereye kadar tıkayabilecek?

Mevcut siyasetin kalıplarına, particilik hesaplarına, sekter bakış açılarına teslim olmayan bir grup insanın birlikteliği yolu açabilir. Bu insanların farklı çevrelerden olması ve demokratikleşme, ekonomik gelişme, sosyal dayanışma ilkeleri üzerinde yükselen yeni bir program etrafında buluşması gerekiyor.

VD: “Tadı çıkarılacak bir dünya olsa” diye bir betimlemeniz oldu. Zamanın ruhunu yakalayabiliyor muyuz? Sizin için zamanın ruhu ne ifade ediyor? 

EG: ‘Tadı çıkarılacak dünya’ betimlemesini, olmayanlara işaret etmek için kullandım.

Ne yazık ki, tadı çıkarılacak bir dünya yok! İnsana, hayvana, bütünüyle doğaya hoyrat davrandığımız, ilişkilerin bütünüyle çıkara yöneldiği bir dünya var.

İnsanlar çoğaldıkça dünyayı cehenneme çeviriyorlar.

Hep böyle miydi? Bence giderek daha kötü oldu, oluyor.

İçinde yaşadığımız zamanın ruhu kötü: kirlenmiş bir dünyada bencilleşmiş insan ilişkileri.

Bir yanda lüksün ve sefahatin görülmedik boyutlara vardığı, öte yanda açlıktan, yoksulluktan insanların kırıldığı bir dünya; cehennem başka nedir?

Var olan siyaset bu yüzden gittikçe yozlaşıyor, yeni siyaset de bu yüzden zorlaşıyor.

Dış politikada öncelikler ve Kudüs

VD: Suriye politikamızı değiştiriyor muyuz? Mecbur mu edildik? Doğru olanı bu mudur? Yönümüzü Avrasya’ya dönmemiz bir gereklilik mi, mecburiyet mi? 

EG: Suriye politikamız iflas etti. 6 ayda gideceğini sandığımız Esad ve rejimi kaldı; bize de evinden yurdundan edilmiş milyonlarca insan geldi.  

Şimdi Esad’la ilgili söylemimizi ve iddialarımızı unuttuk; Suriye Kürtlerinin özel/ özerk bir statü elde etmesini önlemeye çalışıyoruz. Çıtayı buraya indirdik. Bu da yeni bir yanlış politika.

Türkiye’nin dış politikada çok yönlü ilişkiler kurması elbet doğrudur. Ama ana doğrultudan sapmamak kaydıyla. Türkiye’yi bugün Ortadoğu’da farklı ve üstün kılan -Osmanlı’dan beri-  Batı uygarlığı ile kurduğu yüzlerce yıllık diyalog ve ilişkidir. Ana doğrultu budur.

Bu doğrultudan sapmak, demokrasisi kurumlaşmamış Asya despotluklarıyla siyasi ve ekonomik uygar ilişkilerin ötesinde birlik olmaya kalkmak, Türkiye’yi dünyada küme düşürür.

Nitekim düşürmeye başladı bile. 

VD: Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ne amaçlıdır? Gündeme ve Ortadoğu’ya ilişkin yansıması nasıl olur?

EG: Kudüs’ün statüsünün değişeceğini sanmıyorum; değişmesini doğru da bulmuyorum.
Kudüs, Ön Asya kökenli üç dinin kutsal saydığı bir antik yerleşimdir. Yahudiliğin tarihi merkezi, Hıristiyanlığın doğduğu yer, Müslümanların bir süre ‘kıble’ saydığı bir şehirdir.

Böyle bir tarihin bir din ve devletin siyasi merkezi olması kabul edilemez; böyle bir karar
farklı inançlara da saygısızlık olur.

Esasen Mr. Trump’ın açıklamasının sonuç almaktan daha çok, yeni tartışmalar açmaya ve son zamanlarda boğuştuğu politik ortamın gündemini değiştirmeye yönelik olduğunu düşünüyorum.

Aynı şey yolsuzlukla ilgili tepkilere hedef olan Netenyahu için de söz konusu.
Dinler ve insanlık, bu küçük politika oyunlarına alet olmamalı..
Kudüs insanlığın ortak kutsal şehri olarak kalmalı.

İktidar kendi çizgisinde olanları…

VD: “Geçmişte -demokratik bir tercihle- iktidarın yanında olan, yanlışları görünce de karşı çıkanlar, birileri gibi hala sussa, rahat imkanlar içinde olmaz mı? Oysa kimi tutuklu, kimi sürgün, kimi öz yurdunda parya! Bunu anlamadan yapılan demokrasi mücadelesi olmaz, düşmanlık olur.” Bu tavsiyeleriniz, eski partinizde makes buluyor mu? 

“Fanatik taraftar, tamamen sağır bir konuşmacıdır” der Halil Cibran. Troller anlamıyor diyelim, peki eski siyasetçi dostlarınız da mı görüş beyan etmiyor?

EG: Türkiye’nin geleneksel muhalif çevrelerinin -siyasetin gerekleriyle bağdaşmayan- kıskanç, itici bir söylemi var. Bu söylem onları çoğaltmıyor, azınlıktan çoğunluğa evrimleşmelerinin yolunu tıkayan nedenlerden birini oluşturuyor.

Örneğin, AK Parti bu ülkede 2002-7 ve 11 seçimlerinde tartışmasız birinci parti ve iktidar oldu. 

2014 sonrası tartışmalı. Muhalif çevrelerde bazıları baştan 2002’den bu yana sürecin meşruluğunu sorguluyor, AK Partinin, dış güçlerin senaryosu olduğunu söylüyor. Bu bakış ve söylem, halkın oyunu hiçe sayan, demokrasi dışı, elitist bir bakıştır. 

Bu bakış açısıyla muhalefet, bu iktidara -bir dönem de olsa- destek olan herkese karşı aşağılayıcı bir dil kullanıyor. AB Üyeliği, çoğulculuk, sivilleşme, açılım gibi nedenlerle bir dönem AKP’yi desteklemiş, ama otoriterleşme ve yolsuzluk olayları karşısında da yolunu ayırmış olanlara bile saldırgan bir tutum içindeler.

Bu insanlar hala iktidar saflarında kalmış olsalar, el üstünde tutulacak, rahat imkanlar içinde olacaklar. Oysa, onların çoğu bugün ya mahpustalar, ya sürgünde, kalanlar da içeride yokluğa mahkum edilmeye çalışılıyor.

İlginçtir, baştan beri herşeye muhalif olanlar -birkaç istisnasıyla- onlar kadar mağdur durumda değil. Çünkü müzmin muhalefet söyleminin iktidar saflarında etkisi yok. Hatta onların tutumu iktidarın yandaşlarını kemikleştirmeye yarıyor.

İktidar bunu biliyor; onları susturmaktan çok, kendi içinden gelen, kendi saflarında etkili olabilecekleri susturuyor. Muhalefetin göremediği bu.

Barış, esenlik, adalet

VD: İmkan sunulsa, OHAL, tutuklular, mağdurlar için neler yapardınız? Ülkedeki kapalı havanın değişimi için yapılması gereken elzem şeyler nelerdir?

EG: OHAL mağdurları, KHK ile işlerinden çıkarılanlar bu dönemin simgesi olacak.

27 Mayıs’ın Yassıada mağdurları, 147’leri, 12 Eylül’ün 1402’likleri gibi.

Onbinlerce insanın işinden, ekmeğinden, evinden, özgürlüğünden mahrum edilmesi ve buna karşı tüm hukuki itiraz yollarının kapalı olması, bir hukuk devletinde olmayacak bir tablo.

Bu uygulamalar toplumda onulmaz yaralar açıyor, uzun vadede yeni karşıtlıklar, hasımlıklar oluşturuyor. Barış içinde birlikte yaşama iradesinin, demokrasinin temellerini yıkıyor.

Türkiye’nin bir an önce hukuka, hukuk devletine dönmesi gerekiyor. Yargı, siyasi etki ve baskılardan kurtulup adaletle karar verecek bağımsızlığa kavuşmalı.

Çünkü barış ve esenlik ancak adaletle sağlanır.

Beton şehirler ve uygarlık

VD: Şehirleri tahrip ettiğimiz itirafı geldi. 20 yıldan fazladır yönetilen kentlerin durumu ortada. Beton yığını. Yeşil alan yüzde 2, İstanbul’da. Sizce; bir şehrin kaderini sadece yönetenlerin ufku ve kalitesi mi, yönetilenlerin kültür ve eğitim düzeyi mi belirler?

EG: Türkiye’de köylerden şehirlere hızlı bir göç yaşandı. Şu anda şehirlerin seçmen çoğunluğunu şehirde doğmamış ya da şehrin çevre yerleşimlerinde doğmuş olanlar oluşturuyor. Yerel yöneticiler de büyük ölçüde bunların arasından çıkıyor.

Şehirlerin tarihini bilmeyen, bir meydan, park, tarihi yapı ile nostaljik bir anısı olmayan insanlar şehirleri yönetiyor. Şehirciliği asfalt ve yüksek bina sanıyor, yeşil doku yerine de çiçek müteahhitleriyle mevsimlik çiçek dikiyorlar.

Şehir, doğrudan uygarlıkla ilgili bir kavramdır. Medeniyet kelimesinin ‘medine’ ile, civilisation kelimesinin ‘city’ ile ilgisi var. Bu kavramlarla ilgisi ve kültürü olmayanların – yönetenler ve yönetilenler birlikte- kurduğu şehirler bu kadar oluyor. 

Umudun resmi


VD:
“Gerçek sevgiyi bilen yürek, bir damla suya bile saygıyla bakar’  demiş Mevlana Celaleddini Rumi. Ülkede sevgi mi eksildi? Ne zaman ve nasıl bir oluruz? Bize umudun resmini çizer misiniz?

EG: Genel olarak dünyada bir hoyratlaşma var. Türkiye, hızla artan nüfusu nedeniyle, bu hoyrat gidişten özel olarak etkilenen, olumsuzluğa doğru hızla yol alan bir ülke.

Değerli şairlerimizden -merhum- Gülten Akın’ın çok sevdiğim bir şiiri var:

“İnsanlar / bir gülü bir senetle / değiştirmeye alıştılar

İnsanlar / başka insanların hayatını / bir hazeran sandalye midir hayat/ 

dizip kaldırmaya alıştılar”

Yaşadığımız ortam tam da bu!

Herşey maddiyata dönüştü ve herkes başkasına karşı son derece acımasız, insafsız.

Oysa umudun resmi bunun tam karşısında:

“Bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşcesine / yaşamak!”

Dilerim, gözlerimizi bu dünyaya kapamadan, özgürlüğün ve dayanışmanın rüzgarıyla temiz hava aldığımız günler görürüz. Biz görmesek de öyle günler ileride mutlaka gelecek.

“Göz yumma güneşten / ne kadar nuru kararsa / sönmez ebedi / her gecenin gündüzü vardır.”

CEVAP VER