Biz hep alıyoruz; hiç vermiyoruz

3

“Doğa, gençlere kuvvet, yaşlılara hikmet verir.” demiş ünlü bilge ve filozof Aristoteles.

Biz hep alıyor, alıyoruz; hiç vermiyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Kadim şehirlerin en önemli güzelliği, ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi, özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. İstanbul bu açıdan gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum.” diye çok haklı bir özeleştiride bulunmuştu. Başka bir konuşmasında ise “Dikey yapılaşmaya müsaade edilmemesi” ile ilgili açıklamalarda bulunmuştu.

Hamdolsun kendisine katılmamak elde değil…

Bu açıklamaları yaptığında 2017 yılını sürmekteydik, aradan geçen yıllar ne yazık ki şehircilik anlayışımızda hiçbir değişimin olmadığını kanıtlar nitelikte.

Tüm şehir halı gibi betondan bloklarla kaplanmaya devam ediyor. Mahallenizde bir avuç yeşil alan bulabiliyorsanız siz o şanslı azınlıktansınız demektir.

Artık kendi halinde, yıllanmış bir ağaç gördüğümüzde durup fotoğrafını çekmeden edemiyoruz. Çünkü bulabildiğimiz her yeşillik bizim için tarihi eserler gibi kıymetli.

Geçtiğimiz günlerde Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda görevli astronotlar tarafından çekilen İstanbul fotoğrafını yayınladı. Fotoğrafın altına “Hey, İstanbul. Parlıyorsun.” notunu düşmüştü. Devamında “Bu fotoğraflar sadece estetik için değil aynı zamanda bilim için. Fotoğraflar gezegenin zaman içinde şehirleşmeyle, fırtınalar, seller ve volkanik faaliyetlerle ne kadar değiştiğini kaydediyor.” İfadelerini kullanmıştı. Bu fotoğraf aynı zamanda bu kadim şehrin ağaçlarını nasıl yok edip, betona boğduğumuzun uzaydan bile bir kanıtı oluyor.

Nüfus sayısı yükseldikçe şehir yayıldıkça yayılıyor. Şehrin göbeği artık yoğunluğu taşıyamadığı için yerleşim dört bir yana doğru durmadan ilerliyor. Pandemi trafiği de vurdu. Toplu taşımdan kaçanlar keşmekeşi kamçılıyor. İstanbul’da bir noktadan bir noktaya gitmek şimdi eskisinden de zor.

3. Köprü, yeni havalimanı birer birer faaliyete geçerken şehrin her yanına özellikle de ana yol kenarlarına boy boy dikilen çirkinlik abidesi, gökdelenimsi binaların pıtrak gibi çoğaldığını da gözlemlemeniz mümkün.

Üstelik bu konutlar yola sıfır olduğu için diğerlerinden üç, dört kat fazla fiyata alıcı buluyor. Kafanızı kaldırıp baktığınızda pencerelerinden ışıl ışıl süzülen ışıktan içlerinde mutlaka birilerinin yaşadığını anlayabiliyorsunuz.

O zaman akla hemen şu soru geliyor. Acaba bu kadar insan yirmi dört saat burnunun ucunda akan bir trafikle muhatap olduğunda neler hissediyor?

İlk akla gelen yoğun hava kirliliği ve yüksek gürültü oluyor.

Olası bir depremde göğe merdiven dayayan bir yapıdan toprakla kaç dakika sonra buluşulacağını sorgulayamıyorum bile. Düşünmesi bile korkutuyor.

Ancak gürültü ile ilgili yapılan bir araştırma gösteriyor ki “Gebelik takibinde tekrarlayan ultrason uygulamaları dahil pek çok ses kaynak ve frekansı otizm riskini arttırıyor. Bir çalışmaya göre havaalanı gürültüsüne yakın muhitte oturan çocukların zekâ seviyeleri daha sessiz mahallelerde oturanlardan daha düşük çıkmıştır. Bir başka çalışmada ise aynı toplu konutta, gürültülü Dan Ryan otoyoluna yakın oturan çocuklar ve gürültü kaynağından daha uzak dairelerde oturan çocuklarla karşılaştırılmış. Tahmin edeceğiniz gibi çocukların oturdukları daireler ne kadar gürültüye yakınsa zekâ seviyesi de orantılı olarak daha düşük bulunmuş.” (1)

Peki, soluduğumuz havaya ne demeli. Havada asılı kalan bu maddeler solunum yoluyla akciğerlere ulaşıyor ve nefes darlığına neden oluyor. Kirli hava erken bebek doğumu, ölümü, bir yaşın altındaki bebeklerde ve yaşlılarda astım ve bronşite bağlı ölüm risklerini arttırıyor. Civa, kurşun ve ağır metaller, uçucu kül, benzin ve egzoz gazları kanserojen etkiye sahip olduğundan hepimiz için kaçınılması gerekli.

Bir arkadaşım yol kenarında ikamet ederken perdelerinin simsiyah

 olduğundan ve af edersiniz burnunu temizlediğinde kurum çıktığından bahsetmişti. Milyonluk evlerimizde paramızla rezil oluyoruz. Maalesef durum bu!

Ne yediğimize, dediğimize, nerede oturduğumuza ne solduğumuza dikkat etmez, sorgulamazsak iktidar ve sermaye sektörünün döngüsel çıkar ilişkisi tıkırında sürüyor. Onlar cukkalarını doldururken, bize ise hem canımızdan hem de malımızdan olmak düşüyor.

Kimileri inadına para inadına cukka derken ben ve benim gibiler işte böyle göçen leyleğin yuvasını, dönen dört tekerin yurdum insanının ciğerine inecek karbondioksitini, yanan lambanın voltunun buzullara etkisini kara kara düşünmeye devam ediyor.

(1)    Doidge,N 2007 The Brain That Changes Itself

3 YORUMLAR

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here