29 Ekim 1923! Yanlış… Ben 1917 diyorum…

5

29 Ekim 1923…

Hayır. Olmadı.

Bu hikâye burada başlamadı bir kere.

Bir gece öncesi; 28 Ekim 1923… Mavi Gözlü dev, çakmak çakmak bakar ve “Efendiler! Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz…” der.

Hayır. Eksik oldu. Daha da evvel…

Daha da öncesi; 26 Ağustos 1922 Saat 05:30… Afyon Mevzileri / Kocatepe… Düşman az sonra yiyeceği ölümcül baskından haberi dahi olmadan uykularında ve toplar gürlemeye başlar…

Hayır. Yok. Bu da olmadı.

Hatta daha da öncesi; 8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Erzurum. Kongre odalarının birinde sigara dumanı bulut bulut. Son nefesi alıp üflüyor sigarasından ve Mazhar Müfit Kansu’ya dönüp; “Mazhar not defterini – kalemini çıkart. Söyleyeceklerimi not al.” Mazhar bey heyecanla çıkartır defteri kalemi, “Dinliyorum paşam.”

“Yaz; Bir; Zaferden sonra ülkenin yönetim şekli Cumhuriyet olacaktır. İki; Padişah ve hanedan zamanı gelince haklarında gerekli işlem yapılacaktır. Üç; Fes kalkacak uygar milletler gibi şapka giyilecek.”

Mazhar bey kalemi elinden düşürür, bırakır yazmayı, gülümseyerek “Paşam fazla düş kurmuyor musunuz? Darılmayın ama sizin hayal peşinde koşan taraflarınız var.”

“Sen yazmaya devam et çocuk. Dört, Arap harfleri kalkacak ve modern – çağdaş Latin alfabesi kabul edilecek

Mavi gözlü dev gülümser. Kendinden emin. Vakur. Başı bulutlarda. “Olacak çocuk olacak” deyip eğilip mendili ile ruganının üzerindeki tozları temizleyip doğrulup, devam eder; “Hepsi bir gün olacak…”

Aradan yıllar geçer. Sırasıyla tek tek yazdıkları olur. Gerçekleşir. Kastamonu’da şapka inkılabı yapılmış ve aracıyla meclise gelir, arabasından indiğinde kapıda karşılaştığı Mazhar beye döner; “Mazhar, kaçıncı maddedeyiz?”

Hayır, bu da olmadı. Daha da öncesine gitmek lazım sanırım hikâyeyi tam anlamak için.  “Cumhuriyet” kelimesinin ilk kullanıldığı zamana mesela…

1917… Birinci Dünya Savaşı. Levazım Daire Başkanlığı. Levazım Başkanı Hakkı Paşa ile Mustafa Kemal kahve içmektedirler. Enver Paşa’nın Cumhuriyet fikrini açar Hakkı Paşa. Mustafa Kemal, Hicaz Birliklerinin komutanlığına yeni atanmış genç bir subay olarak; “Olmaz paşam. Enver’in hayal dünyası ile gerçekler farklıdır. İhtilalle Cumhuriyet kurulmaz. Bunu ancak bu millet ve düşmanı tamamen silip attıktan sonra yine bu milletin ordusu başarabilir. Silahla gelen, silahla gider. Enver her zaman böyle uçarı hayaller peşinde koşmuştur. Cumhuriyetin başında kim olacak? Kendisi mi?” diyerek kahvesi bitmeden kalkar, selamını verir ve odadan çıkar.

Birçok yaşanmışlık, birçok acı, birçok fedakârlıkla tarihler 29 Ekim 1923’ü gösterdiğinde “Cumhuriyet Resmi Olarak” ilan edilir. Peki, o gün mü düşünülmüştür bu ilk. 27 Ekim 1923’de ya da 10 Nisan 1919’da bu fikir yok mudur? Oluşmamış mıdır?  Daha öncesinde gelmemiş midir akıllarına?

O kadar insan hangi dava için şehit olmuştur? O kadar kadın hangi amaç uğruna “İstiklal Yolunda” bebeklerinin üzerindeki battaniyeyi çekip alıp, mermiye sarmıştır. Muradına ermeden kaç delikanlı düşmüştür toprağa? Kaç genç kızımız? Kaç ana gözü yaşlı, kaç babanın bağrında kocaman taşlar olmuştur? Neden olmuştur? Payitaht için mi? Osmanlı Hanedanı var olsun diye mi? Perişan ettikleri halk daha da rezil olsun diye mi? Milletin onuru – gururu – şerefi daha da yerlere düşsün diye mi? Neden? Amaç sadece “Özgürlük…” Amaç bu! En kutsal amaç üstelik! “Özgürlük” Sadece karar alma da değil karar vermede de “Özgürlük”. Kavgaların en kutsalıdır hiç şüphe yok ki bu! Durdurulamaz bir güç hatta yıkılmaz bir duvar gibi…

Düşmanı kovalım, ülkeyi kurtaralım ve sonra bizi o hale düşüren Hanedana tekrar yetki verip, lüks ve sefa içinde İstanbul’dan bizi yönetmeye devam etsinler… Bu haysiyete de, insanlık onuruna da hatta eşyanın tabiatına da aykırıdır. Böyle bir şey mümkün müdür? Dünyanın hangi tarihinde, hangi memleketinde görülmüştür?

Kendi beceriksiz, yeteneksiz ve 300 yıl önceki atalarıyla hiçbir alakası kalmamış, yabancılaşmış, yozlaşmış bir yönetimle koca imparatorluk kuşa dönmedi mi?

Üç kıtada hüküm sürerken sahi ne oldu da hapsolduk Küçük Asya’ya?

Suçlu kimdi?

 Hata neredeydi?

Kimleri sallandırmalıydı darağacında?

Peki, bu nasıl olmalıydı?

Evet, faturayı biri ödemeliydi ama bu neyle olacaktı?

Mantık belli, üç kıtaya hükmediyorsun sonra küçücük bir toprak parçasına sıkışıp kalıyorsun.

Suçlu?

Yanlış?

Hata?

“Evlad-ı Osmaniye…”lere sormak lazım bunu ve cevabını cidden bende çok merak ediyorum.

Sanki Mustafa Kemal geldi, ihtilal yaptı ve güllük- gülistanlık, her şeyin yolunda gittiği bir ülkede rejimi yıkıp cumhuriyeti kurdu. Üstüne bir de tekmeyle de kovaladı hanedanı limandan. Bunu düşünen insanlar var bu ülkede. Düşündükleri organın adı ne bilmiyorum ama beyin olmadığına eminim! Başka amaçla kullandıkları organı düşünme amacıyla kullanırsan böyle sonuçlar elde etmeniz çokta anormal olmaz.

Ülke yokluk içinde cebelleşirken o Osmanlı hanedanın neler yaptığını da biliyoruz. Anadolu’yu aç ve arkasız, vergi ve asker toplama kampı olarak gören bir “Yönetim Şeklinin”, o Anadolu insanın fedakârlıklarıyla temizlediği vatan toprağını tekrar o hanedana bırakmak… Zekâya hakarettir.

Elbette ki gidecekti Hanedan.

Ya ne olacaktı?

Hem de kendi imzalarıyla ülkeye soktukları, boğazlara demir atmalarına izin verdikleri İngiliz gemisiyle kaçarak gideceklerdi. Artık halk uyanmıştı. Olamazdı. Kendi temizlediği kutsal vatan toprağını, kendilerinin rızaları dışında düşmana “Merhaba” diyen bir sisteme – hanedana izin veremezdi. Vermedi de.

Mustafa Kemal inisiyatifi eline aldığında İngiliz maşasına dönmüş bir Osmanlı Hanedanı ve hükümeti, ülkeyi parsel parsel peşkeş çeken bir sadrazam ve şeyhülislam vardı başta. “Yunan ordusu Halife hazretlerinin emri ile gelmiştir. Ona başkaldıranlar münafıktır” diyen bir şeyhülislamdan bahsediyorum burada. Mustafa Kemal bu parazitlerden arındırdı ve titretip – kendine getrdi bu insanları. Bilinç oluşturdu. Onur ve gurur kurdu, çok önceleri bunları unutmuş insanların benliklerinde. Dik durmayı, omurgalı duruşu gösterdi. Demokrasi dedi, Halkın kendi kendini yönetmesi dedi, “Cumhuriyet bir erdemdir” dedi. Tepeden inme, babadan oğula geçme, liyakatin, varlığın ya da var olmanın dayanılmaz hafifliğini kırdı. Yönetime, kendi başına sahip çıkabilecekken, kendini padişah ilan edebilecekken ve kimse buna itiraz edemeyecekken kalktı ve “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” dedi. Egemenliği milletin kendisine verdi.

Elbette ki bu ülkeyi düşmandan temizleyen fakir ve gururlu Anadolu insanı, kendi yönetimini kendisi ele alacaktı. Önceki sistem bozulmuştu. Çürümüştü. İşlemiyordu. Hala daha o sistem için farklı hülyalarda olanlar lütfen o döneme bir baksınlar. Gördükleri rüyanın nasıl kâbusa döndüğünü anlayacaklardır.

Yani demem o ki Efendiler, Cumhuriyet 29 Ekim 1923’de değil. Levazım Daire Başkanlığında o pırıl pırıl genç Subayın zihninde işte o gün kurulmuştur. Resmi ilanı başkadır ama karar verildiği tarih başkadır. Tüm bu denklem içinde bu kararı veren kişinin “kararlılığı – azmi – zekâsı – ileri görüşlülüğü” bambaşkadır. Bu yüzden Cumhuriyet 1917’de kurulmuştur diyorum ben! Gelir geçer, herhangi bir paşanın, bürokratın, seçilmiş ya da atanmış bir siyaset insanının fikirleri değildir bunlar. Dünya Tarihinde yer etmiş, ismi ve heykelleri dünyanın birçok farklı ülkesinde ulu orta duran tek ve gerçek “Dünya Liderimizin” fikirleridir. Ve böyle bir fikir akla geldiyse işte milat o tarihtir. Akla düştüğü tarih… Böyle zihnin içine düşen bir kıvılcımın koca koca alevlere dönmemesi mucize olurdu zaten. Nitekim olmuş, yakmış ve hala yakıyor ki birçok insan can yangısı ile feryat – figan saldırıyorlar.  Ama nafile. Çünkü fikirlere kurşun işlemez…

Tüm ezilmiş, emperyalizmin kölesi olmuş, yok sayılmış ve sömürülmüş halkların, Dünya Devrim tarihinin en önemli mihenk taşlarından biri olan, bu gün, bu halka, Dünyanın bütün halklarına “kutlu olsun” Cumhuriyet sonsuza kadar var olsun! Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun!

5 YORUMLAR

  1. Serkan bey ellerinize,kaleminize sağlık. Bu kadar güzel açıklanamazdı. Evladı Osmaniyelere duyurulur!!!!!!!!!!! Yürekten tebrik ediyorum

  2. Senin gibi yazarlar olduğu müddetçe bu memlekete nasıl atatürk zamanında demokrasi gelmediği gibi padişahlığın isim değişmiş hali olduysa bugünde aynısı oluyor lütfen idealist ol çakma olma yazdigin yazının hiçbir tutar yargı olmadığını normal sokaktaki bir insanın yazabileceği bir yazı olduğunu bil

  3. muhteşem bir yazı.
    Yazınızı tenkit edenlere osmanlı cumhuriyeti isimli filmi tavsiye ederim.
    Okuma yazma oranı osmanlı da yüzde kaçtı.
    Matbaanın geç gelmesini hattatlara bağlayan zihniyet hala bu ülkenin akıl hocaları.
    Bize cahil halk lazım onun basireti bizi ayakta tutacak diyerek okumuşları bir dert olarak gören profların olduğu bir ülkede yaşıyoruz.
    Hatta bu zihniyet YÖK de denetleme kurulu üyeliği bile yapabiliyor.

  4. ilginç bir yazı yazmışsın serkan bey… “Bir zenginin aptal çocuğunun profesör (pekâlâ yapılabilir) ve bir işçinin akıllı çocuğunun bant kölesi (olağan durum) “yapılabildiği” ne kadar gerçekse, yıllar boyu belirli makinelerde aptalca hareketler yapmaktan başka işe yaramayan bir insan ordusunun yapılabileceği de o kadar gerçektir.”

    E. A. Rauter’in 70’li yıllarda yazdığı kitap, burjuva eğitim sistemine getirdiği eleştirilerle her zaman güncelliğini koruyor. “Okulda insanlar imal edilir. Bu insan yapma sürecine eğitim denir.” cümleleriyle başlayan kitap; reklamlar, televizyon programları, okullarda derslerin işleniş biçimlerinden örnekler vererek sistemin nasıl devamlılığını sağlamayı hedeflediğini anlatıyor. Gerçeklerin çarpıcılığını son derece açık ve yalın biçimde anlatan çalışmanın okurun ufkunu açacağını düşünüyoruz.

    “… Üstelik neden her zaman aynı kişiler ayak işlerini yapsınlar ki? Hareketsizlikten dolayı nasıl olsa daha erken öleceklerse neden profesörler çöp bidonlarını boşaltmasınlar ki?”

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here