Abdurrahim Simavi’lerin Diyarbakır Zindanı’nda Çektiklerini Unutmadık!

0

Kitap  okumayı seviyorum.

Özellikle trenlerde.

Ama buna yolculuklarda da diyebiliriz. Metro, otobüsler de buna dahildir.

İlk eşim bana ‘’Eğer günün birinde Apocular seni vurursa, kitap okurken vururlar’’ diyor ve gülüyordu.

O’na ‘’Neden ille kitap okurken?’’ dediğimdeyse ‘’Çünkü sen kitap okurken dünya ile irtibatın kopuyor’’ diyordu ve bence haklıydı.

Tarih, teorik ve ağır felsefi kitapları yolculuklarda değil, evde okurum. Yolculuklarda roman ve anı kitaplarını okurum ve dalar giderim. Apocuların beni vurmasına gelince; kitap okuma anını kollamalarına gerek yok. Onlar isterse her zaman ve her yerde vurabilirler. Yeter ki karar versinler ve yüce Manitu’nun onayından geçirsinler.

Şu ana kadar vurmadılar ama kitap okurken; trenlerde gideceğim şehirleri, aktarmaları ve yollarımı çok şaşırdım.

Mesela dün; aylar hatta yıllarca yanımda olan Abdurrahim Simavi’nin Zindan ve Çocuk (Diyarbakır Cezaevi) kitabı vardı. Onu çantama koydum ve okumaya başladım. Gideceğim şehir yerine başka bir şehire gittim ve dönen trenim yine beni bulunduğum şehre geldim. Yorgunlukla beraber kitap okumak bana kâr kaldı. Metro’da durak atladım. Metro değiştirdim. Birkaç hata işledim. Unuttum tren ve metro duraklarından inmeyi. Çünkü kitaba dalıyordum.

Abdurrahim Simavi’yi tanıyordum.

Kaldığı Diyarbekir Cezaevinde ben de 11 yıl yatmıştım.

Kitabı ve konusu üzerinde de konuşmuştuk. Bana imzalayıp vermişti. Ben ancak bugünlerde elime alabildim.

Benim yattığım zamanlarda Abdurrahim henüz çocukluktan gençliğe geçiyordu. O vahşetin içinde Çocuk Koğuşu’da kalıyordu. İki zalim Deccali vardı. Esat Oktay Yıldıran ve Yılmaz Korsan.

Bir biri dinî, biri diğeri Türk Millicî. Abdurrahim Simavi ve onun gibi yüzlerce Kürd çocuğu, hallaç pamuğu gibi dövülüyorlardı. Kürd ve Kürdistanlılıktan başka bir şekle sokuluyorlardı.

Korsan ve Yıldıran başarılı oldular mı?

Bence kısmen oldular.

Çünkü onların bu vahşetine maruz kalan çocuklar; önce zora, baskıya, işkenceye karşı çıktılar. Direndiler ve bir müddet sonra Liderleri ve öncüleriteslim olunca onlar da oldular. O esnada bu yanilgi bazılarında içselleşti. Düzen ve iktidarın kanatlarının altına girdiler. Hatta bazıları bu zornluluğu, gönüllülüğe çevirdiler.

En zor koşulara maruz kalan Abdurrahim Simavi daha sonra; Mazlum olarak ortaya çıkıp, Mazlumların ahı olacağım; diyen MTTB geleneğinden gelen AKpartiyi kurdular. İktidar oldular. Abdurrahim bu iktidar kanadının yanında, onaların safında yer aldı. Açık değil ama kapalı her türden desteği verdi, çalıştı ve görevler aldı.

Ben onu çoktan unutmuştum.  Ama her hükümete gelen, iktidar ve muhalefet eden için Diyarbakır Şehri bir vaad ve ağlama duvarıdır.

Bir seferinde –sanırım o zaman- Recep Tayyip Erdoğan başbakandı. Diyarbakır’da yaptığı bir miting konuşmasında, yönünü Diyarbakır Zindanı’na çevirip, eliyle işaret ederek:

‘’Ey Diyarbakırlı hemşerilerim, kardeşlerim biz Abdurrahim Simavilerin Diyarbakır Zindanı’nda çektiklerini unutmadık!’’ demişti.

Koskoca başbakan, Abdurrahim Simavi’nin adını söylüyor ve Diyarbakır Zindanı’nda çektiklerini unutmadık, diyordu. Bu çok önemli bir gelişmeydi. O nedenle ben Devlet ve Hükümeti birbirinden ayırdım. Bu bir biçimsel farklılık ayrışması  değildi.

Dünün devleti askerdi. Nitekim Kenen Evren’di. MTTB kökenli sağ liberal ve muhafazakar kanat hükümet oluyordu. Ordu ve Kemelizmle kapışarak Türkiye’de yeni bir arayışa giriyordu.

BU hükümetten devleti ele geçirmek ve Kemalizm’e yeşil turban geçirme haraketiydi.

Lakin genellikle sivil demokrasi yolu Mazlum olarak başlanır, Mazlum farklılaşır ve Mazlum’un zalimliği devri başlar.

Bu anlamıyla AKP hareketi mazlum başladı Ciddi değişiklikler yaptı ve sonlara doğru ‘’Ne oldum?’’ delisi hastalığına yakalandı. Erdoğan da nasırlaştı.

Oysa bana göre Adalet ve Kalkınma Partisi yakışmıştı Türkiye’ye… AKP’nin  yerine Türkiye Komünist Partisi bile olsaydı Askeri kastta, kaleye ve Kemalizme bundan fazla dokunamazdı.

Erdoğan ve partsinin en büyük hendikabı; aşırı fanatik bir MHP ve Türk taban ve ehli adamların elinde olmayan Kuzey Kürd halkıydı.

Eğer MHP bu kadar şoven, Bahçeli bu kadar fanatik olmasaydı ve Öcalan le PKK’sının yerinde başka bir temsili Kürd gücü olsaydı; Türkiyede sivl ve yasal alanda daha güzel şeyler yapılabilirdi.

Bunlar esastan değildi ama ama esası etkiliyecek, ona ortam hazırlıyacak usül reformlarıydı. Mesela TRT-6 (TRT-Şeş) iyi bir başlangıçtı.

Ne yazık ki Türkler ve Kürdler bu şans trenini de kaçırdı.

Kaçan fırsatları yeniden düşünmek bile acı verici.

Tıpkı Abdurrahim Simavi’nin Çocuk ve Zindan kitabını okuduğum zamanki acı gibi.

O çocuk, ben adamdım. Şimdi ikimizde koca adamalar hatta ben aksaçlı bir dedeyim.

O günleri anarken; tepeden tırnağa öfke kuşanıyorum ve yapılanları asla affetmiyor.

TBMM insan hakları komisyonunda konuşurken Abdurrahim Simavi solumda, Orhan Miroğlu ise komiyon başkanı olarak karşımdaydı. Karşımda ben devleti istiyordum. Eskisi ve yenisiyle devlet yoktu. O gün TBMM tiyatro salonunda ‘’Ben, sen ve bizim oğlan’’ Kürdler bir tiyatro oynu oynadık.

Ama olsun. TBMM tutanaklarına geçirdik.

Bizim torunlarımız olmasa da Türklerin evlatları ve torunları o tutanakları okuyacaklar.

Bize yapılanlardan haberdar olacaklar.

Selam ve devamla.

20 Ağustos 2020

Almanya-Essen

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here