Afet geliyorum demiş

0

Birkaç gün önce Giresun’da yaşanan sel felaketinde son açıklamalara göre ne yazık ki sekiz vatandaşımız yaşamını yitirdi kayıp olan kişileri ise arama – kurtarma çalışmaları devam ediyor. Yüzlerce ev ve işyerinin zarar gördüğü sel nedeniyle birçok yurttaşımız mağdur oldu.

Yedi ilçeyi etkisi altına alan sel ve heyelanda Doğankent, Dereli ve Yağlıdere’ de 17 bina yıkıldı, 361 bina hasar gördü.

Yaşanan taşkın nedeniyle birçok yol ulaşıma kapandı, menfezler çöktü. Onlarca araç sele kapıldı. Olayın hemen ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ile Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum Giresun’a gitti.

Bir afet yaşandığı zaman devletin yaraları ivedilikle ve kalıcı olarak sarması gerekliliğine hepimiz inanıyoruz. Ancak devletin asıl görevi vatandaşının bu tür felaketlerle karşılaşacağı zeminleri araştırmak, bulmak ve yaşamasına engel olmak değil midir?

Afet sonrası ilk açıklama Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’den geldi. Meteorolojinin yağış uyarısı yapmasına rağmen yurttaşların önlem almadığını savunan Orman Bakanı’nın açıklamaları gördükleri karşısında hissettiği suçluluk duygusunu gözler önüne seriyordu. Buna, şehrin siluetini ve seviyesini dahi değiştiren afet sonrası alman gereken sorumluluğu vatandaşın omuzlarına yükleyerek hissettiğin vicdan azabından kurtulmak denir başka bir şey değil. Yadsıma yapmanız gerçekleri değiştirmiyor sayın bakan.

Ardından AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Giresun Milletvekili Nurettin Canikli yaşanan sel ve heyelanla ilgili açıklamalarda bulundu. ‘’Buranın özelliği sürekli yağmur alan bir bölge. Yağmurla toprak suya doyuyor, toprak kayganlaşıyor. Yağmur yağdığı zaman toprak su gibi akıyor, önüne ne katarsa götürüyor. İnsanlar konut ihtiyacını yapılaşma olmaması gereken dere yataklarına yapmak suretiyle gidermeye çalışmışlar. Bu tercihi vatandaş yapıyor. Ama vatandaşa konutu yapacağı arazi önerilemiyor. Bu sefer vatandaş sınırları zorluyor. Dere yataklarına, zemini sağlam olmayan yerlere doğru genişletmek zorunda kalıyor. Bu sıkıntı bütün Karadeniz’de var. Ama tekrar söylüyorum. Yaşadığımız bu afetin yapılaşmayla alakası yok. Buranın coğrafi yapısından kaynaklanan bir hadise.’’

İnanın pes dememek elde değil. Bu ülkede saç baş yolduran yetkili ağızlarımız, etkin kimliklerimiz olduğu müddetçe daha çok canımız yanacak gibi görünüyor.

Onun bu açıklamalarına karşılık Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi’ n de görevli Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu’nun Artı Gerçek’ten Nazlı Eda Piyade’ye yaptığı açıklamalara kulak verelim.

Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu, ’’Bu bir doğal afet değil, insanoğlu doğal mecralara, doğaya, ormana müdahale ettikçe afetlerle karşılaşıyor. Şehirlerin planlamasında iklim krizinin etkilerini göz önüne almak gerektiğini hatırlatan Kurdoğlu, ‘’İklim krizi dikkate alınsaydı 600-700 metrelere kadar yüzde 100 eğimli arazilerde fındık tarlası olmaması gerekirdi.’’ Diyor.

Kurdoğlu ‘’4. ve 5. sınıf arazilerde fındık tarımı yapılıyor, oraların orman olması gerekirken biz ormanlık alanları açıp çay ve fındık arazisi yapıyoruz. İkisi de erozyonu önlemede, toprak korumada çok düşük profilli, etkisi zayıf bitkiler. Fındık tarımını arttırmak için ormanları kesmek yerine sürdürülebilir fındık üretimine geçmek, yani alanları büyüterek üretimi arttırmak yerine birim alandaki verimi arttırarak çalışmaları verimli bir yapıya dönüştürmek gerekiyor.’’ Diyor.

Kurdoğlu, ‘’Orman, yağışa karşı yegane sigortadır. Biz ormanları kesime tabii tutarak toprağı koruma, suyu toprağın içine alma potansiyelini azaltıyoruz.’’ Diyerek arazi kullanımına dikkat çekiyor.

Uyarılarını yol yapım konusunda da sürdüren Kurdoğlu, ’’Biz sürekli yol yapmakla meşgulüz, yeni yollar açıldı bunların hafriyatları derelere atıldı. Yaylalarda, dağlarda yol yapmak için orman örtüsünü kaldırıyorsunuz, yüksek dağ çayırlarını yok ediyorsunuz, binlerce kilometre uzunluğunda yollar yapıyorsunuz adına da ‘’yeşil yol’’ diyorsunuz. Bu inşaatlardan çıkan milyonlarca metreküp hafriyatın tamamı dere yataklarına bırakılıyor. Bu hafriyatlar hem çok değerli yamaç ormanlarını yok ediyor, hem dere yataklarını daraltıyor, hem de sucul ekosistemi bozuyor.

Aynı şey HES inşaatlarını yaparken çıkan hafriyat için de geçerli, tamamen derelere akıtılıyor. ‘’Dere ıslahı’’ Bozulmuş bir dere ekosisteminin yeniden düzeltilerek eski haline getirme işlemidir. Biz dere ıslahını doğal akan bir dereyi kendi mecrasında hapsetmek için adeta bir derenin suçu var bunu ıslah etmek için hapishaneye alır gibi daha dar, beton bloklara alıyoruz. Derenin enerjisini yani yıkıcılığını arttırmış oluyor. Bu dereler buralara sığmadığı için taşıyor, taşkın yataklarına eski yataklarına doluyor.’’

Açıklamalarına ‘’Mühendislik yapılarıyla afetleri engelleyemeyiz.’’ Diyerek devam eden Kurdoğlu, ‘’Tam tersi afetlere sebep oluruz. Biz her yeri yol yaptık yolun kenarlarına da beton bloklar koyduk. Dereli’ deki fotoğraflarda her taraf tarumar olmuş ortada beton bloklar duruyor. Bu beton bloklar işlev görmüyor demek ki. Çünkü ekolojik ilkeler dikkate alınarak yapılmamış, belki de hiç yapılmamalıydı.’’

‘’Biz dere yataklarını menfeze aldık. Sahil yolu ile menfezi 200 metre ileri götürdük. Gördüğünüz gibi bu menfezler duruyor, etrafında suyun yardığı arazi ve hafriyat var. Demek ki yanlış yapılmış, doğayı beton kutuya sığdıramamışız. Denize kısa sürede gidemeyen su, arkasında şişiyor ve yerleşim merkezlerini su altında bırakıyor. Şehirlerde betonlaşmanın normal bir sonucu ne yazık ki bu oluyor.’’

‘’Dere yatağını almayacaksınız, dere kendi yatağını daima hatırlar ve geri alır. Taşkın yatağı derenindir, yerleşim alanı yapılamaz. ‘’

Son olarak şehirlerdeki çarpık yapılaşmaya da değinen Kurdoğlu, ’’Kırsal alanları kent haline getirmemizi doğa reddediyor. Ben bir vatandaş olarak şuraya ev yapmak istiyorum dediğimde ilgili kurumların bana hayır yapamazsın demesi gerekiyor. Vatandaş kaçak yapıyorsa, devlet kaçak yapıları yıkmakla mükelleftir. Sonrasında orada ev yapanları suçlamak ya da bu bahanelere sığınmak günümüz dünyasının önerileri olamaz.’’ Dedi.

Tüm bu açıklamalar gölgesinde yaşanılan felaketten sade bir vatandaşı sorumlu tutmak hangi akla hangi mantığa uygun çok merak ediyorum. ‘’Vatandaşa önlem almalıydı’’ demeden önce anlaşılan yetkili kişilerin yapması gereken çok şey vardı.

Örneğin Tirebolu’da beş jandarma ve bir iş makinesi operatörünün sele kapılmasına neden olan menfezin bulunduğu arazinin sahibi Ahmet Karadeniz, dere çevresindeki çakıl ocaklarının menfezin altını boşalttığını söyledi. Karadeniz ‘’Olası bir felaket yaşanır diye Karayolları şefliğine gittim, dilekçe verdim. ‘Bir şey olmaz’ deyip, beni geri gönderdiler’’ ifadelerini kullandı. Daha sonra tekrar dilekçe verip menfezin giriş ve çıkışlarının sağlam dolguyla en az 50 metre doldurulmasını istedim. Gelip menfezin ön tarafına beton bloklar koydular. Ama bu beton blokların menfezle alakası yoktu. Selden 15 gün önce telefon edip bu durumu da bildirdim. Geleceklerini söylediler ama gelmediler. Selde gördük ki bloklardan eser kalmadı. Çakıl ve kum ocakları nedeniyle menfezin önünde 30 – 40 metre uçurumlar oluşmuştu.’’ diyerek derdini anlattı. Bu da gösteriyor ki menfezin yıkılmasında bir takım ihmaller var.

Devam edelim. Bugüne kadar rastlanmamış bir felaketle karşı karşıya kaldığımız, sekiz vatandaşımızın ölümüne neden olan, onlarca canımızın halen kayıp aranmakta olduğu, yüzlerce yurttaşımızın hem maddi hem manevi olarak hasar veren, binlerce lira zarara uğratan trajedi sonrasında bile hükumete yakın gazetecilerimizden Abdülkadir Selvi hadisenin nedenini, niçinini sorgulamak yerine hemen siyasilere güzelleme yapmaya koyuldu. Bölgeye giden üç bakanın iş makinesinin kepçesinde gittikleri görüntüden çok etkilenen Abdülkadir Bey, ‘’İşte devletimiz bu. Hani Nazım Hikmet ‘Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin.’ diyor ya, o kepçedeki üç bakan bize özlediğimiz devletin resmini çizdiler. Ayaklarında çizme, ne koruma var, ne protokol, operatörün kepçesine binip vatandaşın ayağına giden üç bakan.’’ diye sözlerine devam etti. Böylesi bir afet sonrası dahi siyasilere alkış tutmak her babayiğidin harcı değil Sayın Selvi. Ne olursa olsun iktidara şirin gözük de insanlığı, etiği metiği boş ver diyorsun. Anladık biz onu.

Tam da Ahmet Hakan dünkü yazısında ‘‘Kendimden bezdim, kendimden sıkıldım. Benim bir an önce üslup ve eksenimi değiştirmemin vakti geldi de geçiyor.’’ Demişken, benim kendisine bir önerim olacak. ‘’Hakan, sen artık yorulduysan topu biraz Selvi’ye at. Görevi o devralsın, sen dilediğin eksene dönüş yap.’’ Gerçi ekonomimizi överken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bile şaşırtan cümlelerinle yükselttiğin çıtaya Selvi’nin erişebilmesi için kırk fırın ekmek yemesi lazım ama, olsun.

Akşam saatlerinde Kabine toplantısı ardından açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan afetle ilgili de ‘’Ülkemizin pek çok yeri gibi Karadeniz’de de şartların zorlamasıyla coğrafyanın gerçeklerini dikkate almayan bir yapılaşma ortaya çıkmıştır. Bir süredir bu konudaki hassasiyetimizi kentsel dönüşüm, yeni imar planları ile zaten hayata geçiriyorduk. Yaşadığımız her afet bizi daha kararlı hareket etmeye yöneltmektedir.’’ Dedi.

 İyi güzel de sormadan duramıyorum. İktidarı 18 yıldır uyuduğu tatlı uykudan, hangi doğal afet uyandıracak?

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here