Affetmek: Âli Cenaplıktır, Kötülüğü İyilikle Savmaktır

0

Tanım

Sözlükte “yok etmek, silip süpürmek; fazlalık, artık” gibi mânalara gelen “afv”; bir ahlâk ve hukuk terimi olarak genellikle, “kötülük ve haksızlık edeni, suç veya günah işleyeni bağışlama, cezalandırmaktan vazgeçme” anlamlarında kullanılmaktadır (bk. Râgıb el-İsfahânî, eẕ-Ẕerîʿa, s. 344; Lisânü’l-ʿArab, “afv” md.). 

Affetmenin Mahiyeti

Affetmek demek, silmek demektir. Kini silmek, intikamı silmek, hıncı silmek… Suç ve hataları bağışlamak belki onları ortadan kaldırmaz; ancak öfke ve husumeti ortadan kaldırır. Kusur ve kabahatleri affetmek belki onları unutturmaz; ama nefret ve intikamın izini siler. 

Müminin bir başkasını bağışlaması, esasen bağışlamayı çok seven Yüce Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmanın bir gereğidir. Nasıl ki Rabbimiz adalet ve iyiliğinin bir gereği olarak kullarını bağışlıyorsa, kullar da Rablerinin bu ahlâkından nasiplenmek için elinden geleni yapmalıdırlar. Dolayısıyla Allah’ın kendisini affetmesini isteyen, kendisi de başkalarını affetmelidir. Yoksa, “Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz?” 

Kur’ân-ı Kerîm’de, “Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.” (Şûrâ, 42/40) buyrulmuştur. 

Ne kadar manidardır ki “bağışlamak” kelimesi dilimizde “affetmek” anlamına geldiği gibi, “karşılık gözetmeden vermek” anlamına da gelir. “Bağışlamak”, bir bakıma “bağışta bulunmak”tır. Affetmek suretiyle insan aslında gönül dünyasını kin, nefret ve düşmanlık duygularından arındırdığı için kendisine, cezalandırmaktan vazgeçtiği için suçluya ve nihayet intikam peşinde koşmayıp huzursuzluğa sebebiyet vermediği için de topluma âdeta “bağışta bulunmuş” gibidir.

Allah ve Resul’ü affetmeyi çok sever

Reklam

Allah “Afüv” ismiyle kusurları siler, “Ğafûr” ismiyle günahları affeder, “Settâr” ismiyle hataları örter. İnsanoğlunun başına gelen bütün musibetler kendi yaptıkları yüzünden olsa da, Rabbimiz pek çoğunu affeder. (Şûrâ, 42/30) Çünkü O’nun bağışlaması bol, mağfireti sonsuzdur. (Bakara, 2/192) Eğer yaptıkları yüzünden insanları hemen cezalandırmış olsaydı Allah yeryüzünde hiçbir canlı varlık bırakmazdı. Fakat O, kullarına belirlenmiş bir süreye kadar mühlet verir. (Fâtır, 35/45)

Affetmeyi çok seven Rabbimiz, kendisine şirk koşulmasının dışında tüm günahları bağışlayabilir. (Müslim, Zikir, 22)Bu yüzden günah işleyerek haddini aşan kullarından, kendi rahmetinden ümit kesmemelerini ister. (Zümer, 39/53) Onları, “Rahmetim gazabımı geçmiştir” diye müjdeler. (Buhârî, Tevhîd, 22)

Allah Teâlâ, son elçisi Hz. Muhammed’den (sav) de affedici olmasını istemişti. (Buhârî, Tefsîr, (A’râf) 5) Bu yüzden hataları bağışlamak Resûl-i Ekrem’in en belirgin vasfıydı. Resûlullah’ın nasıl bir ahlâka sahip olduğu sorulduğunda şöyle demişti Hz. Âişe: 

“O, kötü sözlü ve çirkin ağızlı değildi, çarşı pazarda bağırıp çağırmaz, kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi; bilakis bağışlar ve hoşgörürdü. Nezaketsiz davranışlar karşısında bazen hiddetlense de öfkesine hâkim olarak affı seçerdi. (Nesâî, Kasâme, 23-24). Affetme konusunda elinden geleni yaptıktan sonra hâlâ arzuladığı seviyeye erişemediğini düşündüğü zamanlarda ise Rabbine şöyle dua ederdi: ‘Allah’ım! Muhammed ancak bir beşerdir. Her insanın öfkelendiği gibi o da öfkelenir. Eğer bir Müslüman’a haksız yere lanet okur, ağır konuşur, beddua edersem, bunu onun için (günahlarından) temizlenme ve rahmet vesilesi kıl.’ ” (Müslim, Birr, 89)

Âişe validemizin ifadesiyle, Allah Resûlü (sav), kendisine yapılan hiçbir hususta intikam peşinde olmadı. Ama Allah’ın yasaklarının çiğnenmesi durumunda Allah için ceza verirdi. Kendisinin canına kast edenleri dahi tereddütsüz bağışladı. (Buhârî, Hudûd, 42)

Meselâ, Zâtu’r-Rikâ’ Seferi’nin dönüşünde bir ağacın altında dinlenirken, ağacın dalına astığı kılıcını alarak kendisini öldürmeye yeltenen Ğavres b. Hâris isimli müşrik bedevîyi hiçbir ceza vermeden salıverdi. Yine Hayber’de Yahudi bir kadının kendisini öldürmek maksadıyla hediye ettiği zehirli koyun etini yedikten sonra zehirin farkına varınca kadını bağışladı ve onu öldürmek isteyen sahâbîlerine engel oldu. (Buhârî, Hibe, 28) 

Peygamberliğinin ilk yıllarında Mekke’de panayırları dolaşarak insanları İslâm’a davet ederken kendisine son derece kaba davranan ve ağır hakaretlerde bulunan Hanîfeoğulları kabilesinin lideri olan ve yıllar sonra Şam’dan memleketine dönerken Müslümanlar tarafından yakalanarak Medine’ye getirilen Yemâme reisi Sümâme b. Üsâl’i affetti.

Hudeybiye Antlaşması öncesinde Mekke yakınlarında beklerken kendisini ve ashâbını öldürmek için bir sabah vakti Ten’im Dağlarından ansızın üzerlerine baskın yapan ancak maksatlarına ulaşamayıp esir alınan Mekkeli seksen kişiyi de affederek salıverdi. (Müslim, Cihâd ve siyer, 133)

Reklam

Resûl-i Ekrem kendisi bağışlamayı şiar edindiği gibi, insanlara da bağışlamayı tavsiye ederdi. Bir mümin kabahatinden dolayı kardeşinden özür dilediğinde, özrünün kabul edilmemesinin büyük bir vebal olduğunu söylerdi. (İbn Mâce, Edeb, 23)

Hudeybiye Antlaşması’nı bozan Kureyşlilerle karşı karşıya gelmek artık kaçınılmaz olmuştu. Allah Resûlü Medine’deki sahâbîlerine Mekke’ye sefer için hazırlanma talimatı verdi. Düşmanın hazırlıksız yakalanması için de sefer hazırlıkları gizli tutulacaktı. 

Ancak bu sırada Hâtıb b. Ebû Belteâ isimli bir sahâbînin yapılan hazırlıkları Kureyşlilere bildirmek üzere bir haberciyle gizlice mektup gönderdiği öğrenildi. Haberci kısa süre içinde yakalandı ve Hâtıb, Allah Resûlü’nün huzuruna getirildi. (Buhârî, Meğâzî, 9)

Bir zamanlar onunla beraber Medine’ye hicret etmiş, Bedir ve Hudeybiye’de canı pahasına onun yanında mücadele etmiş olan Hâtıb, (Tirmizî, Menâkıb, 58) şimdi bir ihanetin eşiğindeydi. 

Resûl-i Ekrem, niçin böyle davrandığını sordu arkadaşına. Hâtıb, Mekke’deki yakınlarını himaye edecek kimsenin olmadığını, Kureyşlileri minnettar bırakmak suretiyle akrabalarının hayatını korumayı amaçladığını söyledi. Asla dininden dönmediğini de ilâve etti sözlerine. Allah Resûlü, söylediklerinin doğruluğuna inanarak onu bağışladı. (Buhârî, Cihâd, 141)

Kötülüğe iyilikle mukabele etti.

Resulullah (a.s); kendisinin ve  müminlerin canına ve malına kastetmiş olan Mekkelileri ve akrabalarını affetmişti

İslâm ordusu Mekke’ye doğru yola koyulmuştu. Müslümanlar, birkaç küçük direniş dışında ciddi bir mukavemetle karşılaşmadan şehre girmeye muvaffak oldular. Resûlullah, başında siyah sarığı, (Dârimî, Menâsik, 88) devesinin üzerinde Fetih sûresini okuyarak çok sevdiği hâlde ayrılmak zorunda bırakıldığı kutlu şehir Mekke’ye giriyordu. Bu sırada kendisine bahşettiği bu büyük fetih karşısında Rabbine karşı gönlünde hissettiği derin saygının etkisiyle başını öne eğmekten kendini alamıyordu. (İbn Kesîr, Bidâye, IV, 335).

Nihayet Allah Resûlü kalabalık bir grupla Mescid-i Harâm’a ulaştı. Kâbe’yi tavaf edip iki rekât namaz kıldı. Bu arada bütün Mekke halkı Kâbe’nin etrafında toplanmış, merakla onu beklemekteydi. Tavafını bitiren Nebî, Kâbe kapısının eşiğinde durdu ve kapının sövelerini tuttu. Karşısında sıralanmış olan kalabalığa baktı. İnsanları İslâm’a davet etmeye başladığı günden bu yana kendisine türlü eziyetler etmiş, canına ve malına kast etmiş olan  Mekkelilerin hayatı, şimdi onun iki dudağı arasından çıkacak söze bağlıydı. 

Artık onlardan geçmişin hesabını sormasına ve intikam almasına hiçbir şey engel olamazdı.

Şöyle seslendi onlara: “Ey Kureyşliler, şimdi benden size nasıl davranacağımı bekliyorsunuz?” Mekkeliler başlarını önlerine eğerek cevap verdiler: “Senden iyilik bekliyoruz. Çünkü sen asil bir kardeş ve asil bir kardeş oğlusun.” Resûl-i Ekrem, “O hâlde tıpkı Yusuf Peygamber gibi ben de, ‘Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir’  diyorum” dedi ve ekledi: “Haydi gidin, hepiniz serbestsiniz.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 195).

Bu soylu davranış karşısında kalpleri kin, nefret ve düşmanlık duygularından arınan Mekkeliler İslâm’a girmekte tereddüt etmediler. Eski düşmanlar, bağışlanmanın sevinciyle artık yeni kardeşler hâline gelmişlerdi: “Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz… ” (Âl-i İmrân, 3/103).

Allah Resûlü, kendisini bir kuyunun dibinde ölüme terk eden kardeşlerini bağışlayan asil peygamber Hz. Yusuf gibi kendisine ve müminlere yıllarca eziyet eden Mekkelilere af kapısını açarak kötülüğe iyilikle karşılık vermişti. Nefret sevgiye, küfür de imana dönüşünce dost düşman farkı silinip gitmişti: “İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 41/34).

Tüm düşmanlarını bağışlayan Allah Resûlü’nün dahi bağışladığı hâlde yaptıklarını unutamadığı kimseler vardı. Amcası Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşî’yi affetmiş, fakat ona mümkünse kendisiyle yüz yüze gelmek istemediğini söylemişti. (Buhârî, Meğâzî, 24).

İnsanları bağışlamak aslında ne hataları görmezden gelmek ve kabullenmek ne de gururunu ayaklar altına almak anlamına gelir. Hataları affetmek suretiyle insan esasen kötülüğe kötülük, öfkeye şiddet, kine kin eklemeyi reddeder. Nefret ve intikamı kötülere bırakır. Öfkelerinin esiri olmuş kişileri bir de kin ve nefretin ateşiyle yakmak istemez.

Bir defasında Hz. Âişe, Allah Resûlü’ne başındaki miğferin kırıldığı, yüzünün kanlara bulandığı ve dişinin kırıldığı Uhud gününden daha sıkıntılı bir gününün olup olmadığını sormuş, Peygamberimiz de Tâif dönüşünde yaşadıklarının hayatının en ıstıraplı ve unutulmaz anları olduğunu söylemişti. 

Tâifliler, kendilerini İslâm’a davet için gittiğinde Allah Resûlü ile alay etmiş ve ona hakarette bulunmuşlar, hatta geçip gideceği yolun iki yanına oturarak attıkları taşlarla onu yaralamışlardı. Ellerinden kurtulduğu zaman mübarek ayaklarından kanlar akıyordu. Bir ağacın dibinde biraz dinlendikten sonra ellerini göğe kaldırarak hâlini Yüce Allah’a arz etti. Bu sırada gökte bir bulutun içinde Cebrail’i gördü. Cebrail (as), Allah’ın onun duasını işittiğini, onlar hakkında ne dilerse yapması için dağlar meleğini gönderdiğini söyledi. Dağlar meleği ise Hz. Peygamber’e selâm verdikten sonra (Ebû Kubeys ile Kuaykıân adlı) iki büyük dağı zalimlerin başına geçirebileceğini bildirdi. Buna mukabil Hz. Peygamber, “Hayır. Bilakis ben Allah’ın onların soyundan sadece kendisine kulluk edecek bir nesil çıkarmasını ümit ederim” dedi. (Buhârî, Bed’ü’l-halk, 7)

Kavmi tarafından benzer zulümlere maruz kalan fakat yine de, “Allah’ım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar.” diyen önceki bir peygamber gibi, Resûl-i Ekrem de Tâifliler için Allah’tan af dilemişti. O gün Resûl-i Ekrem’in onları bağışlaması on iki yıl gibi kısa bir süre içinde meyvesini verecek, Tâifliler Medine’ye bir heyet gönderip kendi istekleriyle İslâm Dini’ni kabul ettiklerini bildireceklerdi.

Suç sahiplerini bağışlamanın, hatta can düşmanlarını dahi Resûl-i Ekrem gibi gönül hoşluğuyla affedebilmenin elbet bir sırrı olmalıydı. Aslında Allah Resûlü bu sırrı kendisinin özel hizmetlerini yerine getiren çocuk yaştaki Enes’e fısıldayıvermişti bir gün. Şöyle demişti ona: “Evlâdım! Eğer kalbinde kimseye karşı hile olmadan sabaha ve akşama erişmeyi başarabilirsen bunu yap. İşte bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi yaşatırsa beni sevmiş olur, kim de beni severse cennette benimle birlikte olur.” (Tirmizî, İlim, 16)

Resûl-i Ekrem böylece affetme erdemine götüren biricik yolu tarif etmiş oluyordu. 

Zira kalbinde kin ve intikam duyguları bulundurmamayı kendine ilke edinen birisi için bağışlamak hiç de zor olmasa gerektir. Çünkü düşmanlık ve intikamın olmadığı yerde sevgi ve kardeşlik egemen olacak, zamanla yıpranabilecek ilişkiler de af ile yeniden tamir edilecektir.

Nitekim Peygamberimiz kendisini öldürmeye yeltenen Sümâme’yi bağışladığında Sümâme şöyle demiştir: “Ey Muhammed! Vallahi, yeryüzünde bana senin yüzünden daha sevimsiz bir yüz yoktu, şimdi ise senin yüzün bana bütün yüzlerden daha sevimli oldu. Vallahi, benim için senin dininden daha sevimsiz bir din yoktu, şimdi ise benim için bütün dinlerden daha sevimli oldu! Vallahi, benim için senin şehrinden daha sevimsiz bir şehir yoktu, şimdi ise benim için bütün şehirlerden sevimli oldu!” (Müslim, Cihâd ve siyer, 59) deyiverdi.

İslâm Peygamberi bu yüzden, “Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!” çağrısıyla müminleri kin ve intikamdan uzak durmaya davet eder. (Buhârî, Edeb, 57) Allah’ın en nefret ettiği insanın, husumette sınır tanımayan ve alabildiğine kindar kimse olduğunu hatırlatır. (Buhârî, Ahkâm, 34) “Husumeti sürdürmen sana günah olarak yeter.” (Tirmizî, Birr, 58) uyarısında bulunur. Bizzat kendi adına öç almaktan uzak durarak da müminlere örnek olur.

Affetmek, düşmanlık ve intikamdan vazgeçmektir; ancak suç ve suçluyla mücadeleyi bırakmak demek değildir. Affetmek aslında intikam arzusunu yatıştırdığı için adalete ve meşru bir cezaya imkân tanır. Öfke ve husumeti insanlardan uzaklaştırarak haksız ve adaletsiz cezalara engel olur. 

Diğer yandan suçun ve suçluların bağışlanması insanlar arasında iyiliğin egemen kılınması için ne kadar önemli ise, toplum düzeninin korunması ve adaletin tesisi için suçlara mukabil cezaların takdir edilmesi de o kadar hayatîdir. Zayıfların uğradığı haksızlıkların hesabını güçlülerden sormayan bir toplum, Allah katında da makbul değildir. (İbn Mâce, Fiten, 20) Müminler bir haksızlığa uğradıkları zaman ona boyun eğmez, bilakis yardımlaşarak kötülüğün üstesinden gelirler.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here