Agresif diplomasi, ittifaklar ve kıymetli yalnızlıklar

1

Amerika bir süredir geleceği satın almaktan vaz geçmiş günü satın alabilir olmayı başarı addediyor; Çin ise aksine emin adımlarla yol alarak geleceği satın almak için uğraşıyor.

ABD yarınların süper devleti olarak kalmayı başaracak mı, yoksa bu süper güç olma avantajını Çin’e mi kaptıracak? Bunu şimdiden kestirmek zor, ama Çin’in bu konuda Amerika’yı her gün biraz daha zorladığı ortadadır. Çünkü bir süredir Çin dışarıya açılma konusunda mevcut seçenekleri zorlayarak orada-burada yeni yatırım koşullarını oluştururken ABD alternatif koşullar yaratamıyor, yalnızca itiraz etmek ve yer yer tehdit etmekle Çin’in üstesinden gelmeye çalışıyor. Çin ise yavaş yavaş, temkinli ama emin adımlarla yoluna devam ediyor.

ABD belli ki iki kutuplu dünyadan çıktığından bu yana neyi referans alacağını ve geleceğin dünyasına neyi sunacağını bilmiyor. Oysa şimdilik Amerika’yı kendilerine hami seçmiş çokuluslu sermaye güçleri ne kararsızlığı kaldırır, ne de durağanlığı; bir güç onlara arzu ettikleri geleceği vadetmiyorsa, onlara o geleceği vadedecek yere gitmeleri şaşılacak bir şey değildir, çünkü milli yatırımcı bir palavradır, gerçekte sermayenin bir yurdu yoktur, tek şartı var, o da konduğu ülkenin ona güven ve istikrarlı bir kazanç vadetmesi ve diğer dünya ülkeleriyle olası sorunlarında o ülkenin tüm kaynaklarıyla  yatırımlarına gönüllü bekçilik etmesidir.  

Güven dedikte, Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin sermaye güçlerine veremedikleri tam olarak bu güvendir, bu tür ülkeler ne içerden kendi sermaye güçlerine güven verebiliyor ne de dışardan olası gelecek çokuluslu sermaye güçlerine, o nedenle bu tür ülkeler dışardan yatırımcı beklerken genelde güvence olarak yasalarının koruyuculuğunu değil, siyasi iktidarlarının teminatları üzerinden güvence vermeye çalışıyor. Kuşkusuz sermaye güçleri bu tür hükümetlere güvenmek için şartları yokluyor, ancak bu tür ülkelerin hükümetleri uygulamalarında içerde yalın politikalar izlerken, dışarıya karşı da agresif bir dil, yani siyaseti bir çatışma diliyle götürüyor ki, buda kalıcılıklarını hep kuşku altında bırakıyor. Kaldı ki tüm angajmanlar onların gitmesi üzerine şekilleniyor, çünkü kimse o durumun ilelebet sürdürülebilir olduğuna inanmıyor. 

Gerçek şu ki, uluslararası siyaset arenasında düşmanlarınızı artırdığınız oranda dostlarınızı da artıramıyor ve bunlarla sürdürülebilir stratejik bir denge yakalayamıyorsanız bu politikalarınızın sürdürülebilir olmadığı anlamına geliyor. Çünkü çıkarlar değişir, o nedenle dış siyasette ne ebedi düşman vardır ne de ebedi dost, en yakın dostlar da her an düşman kategorisine girebileceği gibi en uzak düşmanlarda dost kategorisine girebilir, bu bütünüyle stratejik dengelerin korunumu veya belirli amaçlara göre yönelimi şartına bağlıdır.

Ama şunu da ifade etmek gerek ki ülkelerin çoğu hala belirli tabularla yaşamakta, dost seçerken duygusal davranmakta ve bu sebeple dindaşı, soydaşı veya ideolojik sebeplerle birlik sağladığı ülküdaşını seçmektedir. Oysa reel politika bir ülkenin ilkesel ortaklıklarda uzlaşması ilkesine bağlı değildir, o uzlaşmayı gerektiren reel şartların olması ilkesine bağlıdır. İlkesel uzlaşmalar elbette daha etiktir, ancak reel değildir, zira reel olan sebeplerin hayati düzeyde beslediği politikalardır, çünkü ülkelerin gelecek hesapları o politikaların üstüne inşadır.

Bir ülkenin belirli bir anlayışa göre yönelim alması elbette iyidir, bu en azından iktidara gelen hükümetlerin neye göre davranacakları konusunda bir yol rehberidir. Ancak yol almak bir anlayışa göre olsa da hiçbir anlayış statik, yani değişmez değildir, zira şartlar değişiyorsa o politikalarda değişmek zorundadır, yoksa bir zaman sonra o politikaların ayak bağı olması işten bile değildir. Örneği ABD yıllarca ABD’nin 28. Başkanı Woodrow Wilson’un barışçıl politikalarıyla yol gitti veya eksik-fazla o politikanın tadiliyle kendisine bir yörünge çizmeyi çalıştı ki, o politika 1. Dünya Savaşı’nda savaş ülkeleri zayıf düştüğü için iç gördü, dünya iki kutba bölündüğünde iş görür bir alternatif olduğu için iş gördü. Çünkü fazla ütopik olsa da şartlar gereği dünyaya bir şeyler vadediyordu. ABD’nin güçlü bir ülke olarak o politikanın arkasında durması ise o politikayı olduğundan fazla inandırıcı bir hale getiriyordu. 

Diğer yandan 19. yüzyılda gevşek bir konfederasyonlar ülkesi olan Almanya’nın güçlü bir imparatorluğa dönüşmesi için Bismarck gibi bir şansölye Almanya için iyi bir talihti, ama neticede hiçbir politika değişmez olmadığı gibi o politika da değişmez değildi ve günü geldiğinde tam olarak o politika Bismarck’ı yerinden etti. Yani ABD’de geleceği yakalamak istiyorsa değişmek, ilkesel yaklaşımını yeni şartlara göre düzenlemek zorundadır.  

Bazı ülkelerin dış politikaları ise neredeyse gelenek gibi hiç değişmedi, bir ananeyi sürdürür gibi eskiden ne ise hep onu sürdürdü. Örneğin Rus politikası hep savaş ve toprak elde etme eksenli oldu ve buda Rus devletini silaha yatırım yapmaya yönlendirirken silah üreticisi ve tedarikçisi olmanın dışında bir yere götürmedi. Rusya hala modern ordusu dışında üçüncü bir dünya ülkesidir ve tüm meramı Kore’den, Afganistan’dan ve Türkiye’deki boğazlar üzerinden sıcak denizlere ulaşma çabası üzerinedir. Ve kötüsü güç ittifaklarıyla ikna edilemediği tüm şartlarda savaş gücünü kullanma eğilimi gösteriyor ki, bununla karşı ittifaklarında kendi karşısında konumlanarak kendisini güçsüz duruma düşürmesine bizzat kendisi sebep veriyor.

Ruslar diplomaside hiçbir zaman iyi olmadılar, dahası ne samimi olmayı başardılar en de dürüst olmayı, tüm ilişkilerini çıkara irca etiler ve çıkarı da genelde ittifaklar üzerinden değil, güç üzerinden okuma ve götürme yoluna gittiler.  Oysa çıkarların güç üzerinden okunması bir yol olsa da bu tüm zamanların politikası değildir, olamaz da zira bu karşı ittifaklarında bu temelde yapılanmasına yol açıyor ve politikanızda çok agresifseniz bu sizinle ittifaklara girecek ülkeleri bulmakta zorluk çıkarmanıza neden olur. Bu işin özü dostları artırmak ve düşmanları azaltmaktan geçmektedir. Sanırım Ruslarında yapamadığı hep budur.

Erdoğan’ın politikası da bu temelde hem içerde hem de dışarda agresif bir durum arz etmektedir. Ki dış politikada agresifseniz bu sizi iç politikada da agresif olmak zorunda bırakır, çünkü dışardakileri rakipleri ikna etmek zorunda olduğunuz kadar içerdeki rakiplerinizi de ikna etme zorundasınız, ikna edemezseniz o politikaları götüremezsiniz. Dış politika içeriyi kıyas aldığında reel politik bir düzleme kavuşmakta ve iki yanın da birlikte götürülebilir olması şansını artırmaktadır, ancak bu her zaman geçerli bir kural değildir, çünkü iç hesaplarla dış hesaplar her zaman aynı şeyi istemeyebilmektedir. Sürdürülen politikanın başarısı içerde veya dışarda belirli krediler açsa da bu yine de süreli olabilir, çünkü genel netice dışardan okunabildiği gibi, içerden de okunabilmekte ve çoğu zaman özellikle başarı neticenin yanlış okunmasına yol açmaktadır, zira başarı hata yapma sayısını normal şartlara göre daha bir artırmaktadır. Bismarck sonrası Almanya’sı tam olarak bu güçlenme şartının getirdiği felaketi yaşamıştı, çünkü özgüven Almanya’nın maceralara çıkması cesaretini artırırken karşı pozisyonda olan ülkelerin kendisinden uzaklaşmasını getirmişti. Çünkü Almanya onlarında kendi hedefi olabileceği garantisini onlara verebilir olmaktan çıkmıştı. Rusya’nın komşularına yıllardır yaşattığı ve yaşadığı da hep budur. Bismarck güçlü bir Almanya yaratmıştı, belli ki Kaiser’de bu gücün dünyada olması gerektiği yerde olmadığını düşünüyordu. Oysa bir şeyi elde etmek için güç yalnızca bir araçtır ve siyasi bir dehanın kullanacağı son araçtır. Kaiser’de de o siyasi deha yoktu.

Dostlarını azaltan başarı şansını azaltır, agresifleşen içerdeki siyasal kredisini çabuk tüketir ve bu politikalar ise genelde o liderlerin iktidar süreleriyle sınırlı bir hale gelir, çünkü hiçbir politika devamlı suretle belirli bir hal üzerinden götürülebilir değildir, illaki süreli de olsa şartların halkın arzusu yönünde gözden geçirilmesi gerekmektedir, ki zaten bu liderler sonrası gelen liderler tamda bu politikalara muhalefet ettikleri için gelmektedirler. Artık aynı politikaların sürdürülmesi şartların mevcudiyetine bağlıdır, ama yeni liderler genelde farklarını karşı tavrı aldıkları için geldiklerinden onlarında aynı politikaları sürdürmeleri o kadar kolay değildir. 

Güç güçlü liderlerin temel zaafıdır, karşılarında kişi veya ülkeler kendilerini herhangi bir politikayla ikna edecek güçten yoksun olduklarında yaptıklarını kendi hakları olarak görür olma hatasına düşmektedirler. Oysa güç görece bir şeydir, esas olan uluslararası dengelerdir ve o dengeler itibariyle yanınızda güçlü müttefikleriniz varsa sizde görece güçlüsünüz. Örneğin Türkiye bu müttefiklere sahip olduğu için yıllardır Rusya’ya bu halin tafrasını satıyor, çünkü müttefiklerinin güçlü duruşlarından dolayı Rusya’nın kendisine bir şey yapamayacağını biliyor.

Rusya ise Türkiye’ye dönük tüm kötü niyetine rağmen bir şey yapmıyor, çünkü olası bir kalkışmada astarın yüzünden pahalıya geleceğini biliyor. O yüzden Rusya’nın Türkiye ile olan diplomasi tarihinde bugüne kadar Rusya Türkiye’den hiçbir taviz koparmış değildir, aksine Türkiye Rusya’dan pek çok taviz koparmıştır. 

Ancak biz ne kadar dengeleri gözetsek bile politika her zaman denge değildir, bazen siyasi basiret ve bazen de siyasi deha hesapta olmayan pek çok şeyi değiştirebilmektedir. Ve doğrusu Rusya’nın bu konuda iyi olduğunu söylemekte oldukça zordur, çünkü Rus diplomatlar olayları güç üzerinden okumanın dışında bir ehliyete sahip değiller. Bu boşluğu dünya siyasetinde belki de en iyi İngilizler doldurmuştu, ama onlarda boş sebeplerden ortaya çıkmış olan 1. Dünya Savaşı’nı durduramamışlardı. Amerikalılar ise Avrupalılarla aynı süreçleri yaşamadıkları için genelde Başkan Woodrow Wilson’un prensiplerine bağlı kaldılar ki, bu bazen verimli olsa da bazen de onlara ayak bağı oldu, çünkü uluslararası politika ilkeleri değil, her zaman menfaatleri esas aldı. O nedenle şayet ilkeler varsa ve ilkelerinizi yaşatmak istiyorsanız ittifaklarınızı da o ilkeleri besleyebilecek şekilde düzenlemelisiniz. ABD’nin bugüne kadar başardığı buydu, çünkü o politikayı besleyecek kaynakları vardı, müttefikleri ise o kaynakların hizaya getirdikleriydi. Ama belli ki o sözleri besleyecek kaynaklar yörünge değiştirmeye başladı ve sanırım ABD’nin dışardan uzaklaşıp içeriye yoğunlaşmasının nedeni de buradan kaynaklanıyor. Bu belki düz bir okuma, ama dünyanın en büyük gücü yaşanan son savaşlarda masanın bir tarafında ve daha önemlisi bir dünya felaketine dönüşen bu pandemi sürecinde ortalarda yoksa bu doğru bir okumaya yorulabilir, çünkü neticeler o ülkenin arzusu yönünde sonuçlansa bile, bu o ülkenin masada olmamasına bir karşılık değildir, zira dostta düşmanda adamını ortalıkta gördüğü sürece saymakta, adam yerine koymaktadır.

1 YORUM

  1. Yüreğinize ve kaleminize sağlık. Gerçek mânâda bir yazı. Birikim, anlatım iki güçlü kanat olarak mükemmel… Yolunuz açık olsun…

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here