Ahanda LGBT terör örgütünü ifşa ediyorum!

8

Önce Büyük Birlik Partisi Başkanı Destici; “LGBT bir terör örgütüdür” diyerek ilk inciyi yumurtladı. Güldük geçtik. Fakat o da ne, İçişleri Bakanı Soylu bile yurt eylemlerinde gözaltına aldırdığı öğrencilerden kaçının hangi örgütlere mensup olduklarını sıralarken; “Şu kadarı PKK, şu kadarı DHKPC …4’üde LGBT örgütünden” demesin mi!

Devletin tepesinde durum son derece ciddi galiba! Koskoca güvenlikten sorumlu bakanı bu saptamayı yaptığına göre!

Madem durum bu kadar ciddi, bendeniz de terör örgütünün içinden kıdemli bir üye olarak devlet büyüklerime yardımcı olmayı vatani bir borç bilirim! Nasıl yapmalıyım diye kara kara düşünürken, en doğru kararın itirafçı olup örgütü ifşa etmekten geçtiğini anladım.

Kararı verir vermez zihnim alıp başını yıllar öncesine gitti doğal olarak. Yeni Şafak’da gazeteciliğe başladığım yıllardı. 28 Şubat darbesinin ortalığı kasıp kavurduğu, cuntacıların balyoz gibi milletin üzerinden geçtiği yıllar yani. Ve darbelere alışık ülkemizde, “darbeler en çok eşcinselleri ezer” kuralı değişmemiş yine en fazla eşcinseller ezilmişti. Bülent Ersoy’a yasak koyan, Beyoğlu’ndaki eşcinsel bireyleri toplayıp trenlerle Anadolu’ya süren 12 Eylül darbesinde olduğu gibi. O darbe sürecinde kaç eşcinsel öldürüldü bilmiyoruz, ama 28 Şubat döneminde neredeyse her hafta bir eşcinsel cinayeti işleniyor, çoğunun faili bile yakalanamıyordu.

Dile kolay; neredeyse seri hal almış eşcinsel ve trans cinayetlerinin artık kanıksandığı, trans kadınların Merter gibi otobanlarda ezilerek öldürüldükten sonra, öbür araçların da keyifle ölü bedenlerinin üzerinden geçtiği, Hortum Süleyman’nın “renklerden renk beğen oğlum” tombalası eşliğinde trans kadınları hortum işkencelerinden geçirdiği, medyadan “Homolar”, “Travesti terörü” başlıklarının eksik olmadığı işte o çok çetin çok kasvetli bir döneme şahitlik ediyorduk. İsyan etmemek için insanın kendini zor bela tuttuğu bir dönemdi.

İşte o korku dolu şartlarda aralarında benim de bulunduğum farklı cinsel eğilime sahip bir grup kızlı-erkekli eşcinsel resmi hiçbir vasfı ve ofisi olmayan Lambda İstanbul adıyla örgütlendik. Kâh bazı STK salonlarında, kâh birimizin evinde her hafta toplanıyorduk. Katılımcıların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi elbette. Çünkü bir nevi “çok gizli”, “çok tehlikeli” toplantılardı. Azınlık olsalar da ülkenin her yerinde var olan, hatta Beyoğlu’nda gece çöktü mü, diskotekleri, barları, Gezi Parkı benzeri çark alanlarıyla azınlıktan çoğunluğa evrilen bir kitle için toplanıyor, direnişin ilk köşe taşlarını döşüyor, ilk fitili ateşliyorduk.

Bizim direniş ateşini hazırlamaya başladığımız o dönem acımasız olduğu kadar, çok iki yüzlü bir dönemdi aynı zamanda. Belki de isyanı başlatmamızın en büyük nedeni de tepede yaşanan bu mide bulandıran ikiyüzlülüktü. Asla ve kata gey olmayan, “devletin milletin kutsal paşası”, “sanat güneşi” olan Zeki Müren sonrası, yine asla ve kata “trans olmayan”, Urfalı kadınların elini öpmek için sıraya girdiği Bülent Ersoy ile “Ben yakında evleneciğim ayol” diyen Kuşum Aydın, Fatih Ürek dönemleri. Cemil İpekçi’nin “muhafazakar eşcinsel”, Barbaros Şansal’ın da “Anarşist-devrimci eşcinsel” kimliğini henüz keşfedip ilan etmeye cesaret edemediği, sadece modacı olarak bilindikleri dönemdi. Günahlarını almayayım, medya ve sanat dünyası içinde onlar gibi niceleri vardı, ne ki, hâlâ da var. Zaten 28 Şubat’ın o sert şartlarında, değil eşcinsel aktivizmi yapmak, kimliğini açık etmek bile, terör örgütüne iltisak etmek manasına gelirdi ki, eh bu da her babayiğidin harcı değildi.

İkisi hariç.

Günümüz edebiyatının iki efsane ismi. Murathan Mungan ve Küçük İskender.

O dönem medyada çok ama çok ünlenen Murathan Mungan eşcinsellik hakkında verdiği demeçlerle propaganda anlamında terör örgütümüze bilerek veya bilmeyerek büyük hizmetler ediyor, ne istediysek veriyor, ancak çok davet ettiğimiz halde eylemlerimize iştirak etmiyordu. Biz de bu duruma hayli gıcık oluyor, gey barlarda her karşılaştığımızda bunu yüzüne karşı belli de ediyorduk. Allah rahmet etsin Küçük İskender ise bizim terör örgütünün neredeyse her eyleminde en önde yer alıyordu. İsminin Küçük İskender olduğuna bakmayın, eylemsellikte çok Büyük İskender bir militandı! O sert şartlarda onun yanımızda durması çok cesaret vericiydi çok.

Toplantıların elbette ilk gündem maddesi “ne olacak bu eşcinsellerin, transların hali”nden ibaretti. Hatta; “Ne yapsak da, bu insanları şiddetten, öldürülmekten kurtarsak”tan ibaretti. Birbirimize saldırılardan korunma taktikleri bile veriyorduk. O derece haklı ve masum konular konuşuluyordu. Birlikte öğreniyorduk haklarımızı. Öğrendikçe mücadelenin altı doluyor, ihtiyaçlar ve talepler artıyordu.

Elbette sayılarını bilmiyorduk, ancak karşımızda  TV programlarında, sahnede en önde, fakat buna karşın gerçek hayatta kimliğini açık ettiğinde, evde, iş yerinde, horlanan, ötelenen, sürekli şiddet gören, öldürülen, gizli yaşayanlar da eklendiğinde azımsanmayacak bir kitle olduğu çok açıktı.(Sayımızın milyonlarca olduğunu çok sonra öğrenecektik) İşte biz bu kitleye belki de bir isim arıyor, bir ad koymaya çalışıyorduk. Oysa biz görmek istemesek de onlar çoktan kendilerine bir isim koymuşlardı aslında; Lübunya! Sadece isim de değil, polisin ve toplumun anlayamayacağı bir dil de oluşturmuşlardı. Toplum ve devletten gördükleri baskılardan dolayı, zorunluluktan sığındıkları sınırlı yaşam alanlarında, gettolarında bu dili ve ismi bir zırh gibi kullanıyorlardı. Ve şimdi biz bir avuç “Beyaz yakalı eşcinsel” olarak, onlara belki de çoğunun bilmediği “batılı”, “küresel” yeni bir mücadele, hatta yeni bir yaşam şekli ve en önemlisi de yeni bir isim bulmaya çalışıyorduk. Hadsizce! Önce batıdan kendimize bakarak iki isim bulmuştuk. Lezbiyen ve gey. Bazı arkadaşlar bu isimlerin baş harflerini Ankara’da Kaos GL şeklinde dergiye de dönüştürecekti. Artık LG olmuştuk. Fakat o da ne, bazı arkadaşlar, “Ya biz aslında karşı cinsimizden de hoşlanıyoruz” demesin mi? Hayda buyur burdan yak. Ciddi bir sorun. Neyse ki, onlara da isim bulmak zor olmadı: “Biseksüel”. Olduk mu LGB. (Bulduk dediğime bakmayın, batıdan hazır geliyordu bu isimler) Derken bir gün polis şiddetinden illallah getiren bir grup “travesti” ansızın toplantılara teşrif etmesin mi? Allah var onlara isim bulmakta hiç zorlanmadık, çünkü isimleriyle gelmiştiler zaten. Şanlı Türk basınının(!) “Travesti Terörü” manşetleri atarken empoze ettiği isim. Hoş onlar da bu isimden pek şikayetçi değildi hani. Hayatta kalmaya çalışanın aklına isim nasıl gelsindi ki.

Neyse ki sonradan akıl edip travesti yerine “trans” demeyi uygun gördük. Artık terör örgütümüzün(!) ismi de hazırdı: LGBT. Ama o da ne, bayrak, evet bayrak eksikti. Önce pembe üçgeni bayrağımız sandık. Kısa süre sonra gerçek bayrağımızın Gökkuşağı olduğunu öğrendik. İsmiyle, rengarenk anlı şanlı bayrağıyla, militanları ve sempatizanlarıyla dört dörtlük bir terör örgütü olmuştuk(!). Coşku ve heyecan içindeydik. Gey barlar ve toplantı salonları bize dar geliyordu. İnlerimizden çıkıp şehrin meydanlarına inmek için bir kapı arıyor, bir fırsat kolluyorduk. İlginçtir o fırsatı ve kapıyı şu anki Sayın Cumhurbaşkanımız bize verecekti. Ak Parti’yi kurmuş ilk seçimde iktidara gelmeye hazırlanıyordu. Çıktığı bir TV programında bir soru üzerine; “Zaman zaman eşcinsel vatandaşlarımızın da ayrımcılığa maruz bırakıldığını medyada görüyoruz. Onların da bir hukuku olmalı” diyecekti. Azımsanmayacak sayıda örgüt üyeleri –ben hariç-bu açıklamayı önemsemiş, gelecek adına mücadelemiz adına umut bağlamıştı. Yeni Şafak’ta çalıştığım için nedense “Erdoğan” ve “eşcinsele hukukunu teslim etme” kavramları zihnime hiç ama hiç mantıklı gelmiyordu. Ama olsundu, sonuçta o da 28 Şubat mağduruydu, o da “resmi fotoğrafa” giremeyen bir ötekiydi. Neden olmasındı? Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir siyasi parti başkanı bizi adımızla ve hukukumuzla anıyordu. Bu bir devrim değil de neydi?

Yürü kim tutardı bizi!!

Ve yürümeye teşebbüs de ettik. Pride(Onur) Haftasında. Hepi topu 30 kişi falandık. Yanılmıyorsam AKP iktidarının ikinci yılı falan olmalıydı. Tabii ki polis engeline takıldık. Sonra AB ile tam üyelik müzakereleri imdadımıza yetişti. Artık her yıl özgürce Onur Haftası’nda yürüyor, dilediğimiz sloganlarla yeri göğü inletiyorduk. İlk yıllar birkaç yüz kişiyle başlayan yürüyüşler, her yıl daha da kalabalıklaşıyordu. Bizi duyan LGBT bireyler Anadolu’nun her yerinden yürüyüşe iştirak ediyordu. 2010’dan sonra sayı on binlere ulaşacaktı. 1 Mayıs’a kapalı olan Taksim LGBT Terör Örgütü(!)’ne sonuna kadar açıktı. Bu durum Türk solunu öylesine gıcık ediyordu ki sözcüleri, “Taksim topçuya, popçuya açık sadece bize kapalı” şeklinde homofobik açıklamalara imza atıyorlardı.

Yürüyüşlere katılan LGBT örgütünün üyelerinin çok azı açık kimliğiyle oradaydı, çoğunluk hayatlarında il defa yılda bir kez kendilerini açık edenlerdi. Yüzlerindeki ifade, uzun süre kapalı kapılar ardında gizlice dinini yaşayıp, sonra bir gün açık bir şekilde tekbirlerle kabeye yürüyen ilk Müslümanlara ne çok benziyordu. Ne tuhaf! O heyecan, o mutluluk, o cesaret, o inanç gerçekten görülmeye değerdi. Ömürlerinin o anına kadar tek söz etmeye cesaret edememiş, hep boğazı düğümlenmiş özgürlüğe susamış bir topluluk şimdi avazı çıktığı kadar, özgürce “işte ben buradayım” diye haykırıyordu. “Ne Yalnız, Ne de Yanlışsın”, “Barış Ali’yi Seviyor”, “Susma Haykır, Eşcinseller vardır”, “Gey Trans Cinayetleri Politiktir”, “Nefrete İnat Yaşasın Hayat”…sloganları yeri göğü inletiyordu.

Artık dernekleşip resmiyet kazanmanın zamanı gelmişti. İlk dernek başvuru dilekçesini savcı; “Seks yapanların derneği mi olurmuş?” diyerek çöpe atmıştı. Ama bir sonraki LGBT terör örgütü derneği başvurusu kabul edilecekti, yine AKP iktidarında. Yine AB hatırına!

Hele o zamanki Başbakan Erdoğan’nın; “AB bizi kabul ederse ne ala, etmezlerse biz de Kopenhag Kriterleri’ni Ankara Kriterleri yapar, yolumuza devam ederiz” şeklindeki sözleri örgütü şımartıyor da şımartıyordu. Ne de olsa o kriterlerin içinde LGBT hakları da yeterince vardı.

Kısa süre sonra neredeyse her yerde LGBT terör örgütleri dernekleri bitmeye başladı. Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü, AB ve Soros örgüte milyonlarca dolar fon desteği sağlıyordu. Dernekleşme arzusunun arkasındaki asıl gerekçe de buydu aslında. Fonlardan akan parayı kolay transfer edebilmek. Terör örgütü sürekli bu paraları zimmetine geçirmekle suçlanıyor, ancak ilginçtir hiçbir ciddi soruşturmaya maruz kalmıyordu.

İnternetin de yaygın hale gelmesiyle örgüt büyüdükçe büyüyor, adeta kabına sığmıyordu. İlk başlarda anarşist, sosyalist, liberal cenahta kendine anca yer bulan örgüt, zamanla Kürt siyasetine, özellikle Gezi’den sonra ve biraz da Erdoğan iktidarına inat “Ulusalcı- laikçi-Kemalist” çevrelerde de kabul görmeye başlayacaktı. Hatta İslami kesimde bile. Ne ki, Ak LGBT bile kuruldu. Artık terör örgütü, kripto üyelerinin de desteğiyle her yere sızmıştı anlayacağınız.

Gerçeği söylemek gerekirse bu güçlü görünürlük ve sızma AKP iktidarının da işine geliyor, özellikle AB müzakerelerinde iktidarın elini de güçlendiriyordu. Polisleri gözaltına alıp ceza kestikleri trans kadın sayısı kadar bonus puan alsa da, seçim propagandalarında terör örgütünün yürüyüşünden kareler kullanarak, muhalefetin “laiklik tehlikede” ve “mahalle baskısı var” iddiaları böyle bertaraf ediliyordu. Hatta iktidarın bazı bakanlıkları ile terör örgütünün dernekleri arasında sürekli ortak çalışmalar yürütülüyor, AB’ye gidildiğinde bazı örgüt mensupları resmi heyete dahil ediliyordu. Ve nihayet İstanbul Sözleşmesi’nin kabulü. Sözleşmede geçen “cinsel eğilim” ibaresiyle devlet ilk tarihinde ilk defa LGBT terör örgütüne ulusal hukukta meşruiyet kazandırıyordu. Bu durum Perinçek’in deyimiyle, “Erdoğan’nın devletin tarafına geçtiği” tarih olan 2014’e kadar sürdü. Aksilik bu ya, Onur Yürüyüşü de Hicri Takvim yüzünden tarihinde ilk kez o yıl Ramazan ayına denk geldi. Ben “yürüyüşü erteleyelim” fikrini teklif ettim diye zaten düşünsel anlamda uzun süredir papaz olduğum örgüt bu tarihten sonra beni afaroz etti. Ertesi yıl tam da tahmin ettiğim gibi iktidar Ramazan’ı bahane ederek terör örgütüne savaş açtı. Ben kenardan izlemekle yetindim.

Ey saygıdeğer devletlu!

Kıssadan hisse LGBT Terör Örgütü işte bu.

Ben itirafçı olup örgütü faş ettim! Artık karar sizin. Ya olması gerektiği gibi bizlerle müzakerelere başlayarak, bizlerin de bu ülkenin onurlu vatandaşları olduğumuzu kabul edip hem İslam coğrafyasına hem de batıya örnek olacak siyasi bir çözüme imza atarsınız, ya da bütün örgüt üyelerini toplar, kulaklarından tutup ait oldukları yere atarsınız!

Kendi adıma sizi bekliyorum. İfadem de hazır. “Ben bir terör örgütü olduğumuzu sayın İçişleri Bakanımız Soylu’nun asrın tesbitine(!) imza atan sözleri üzerine fark ettim. Öncelikle Sayın Cumhurbaşkanımızın davetlerinin baş konuğu Bülent Ersoy’dan cesaret alıp örgüte katıldım. Bu örgütü sadece masum bir hizmet hareketi sanıyordum. Aldandım. Çok pişmanım. Allah ve millet beni affetsin!!”

Deniz Elin Deniz İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde okudu. 1996-2002 yılları arasında Yeni Şafak Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. Bazı dergi ve gazetelerde çeşitli makaleleri yayınlandı. 2007-2014 yılları arasında aralıklarla Kaos GL Dergisi’nde yazdı. Kendisi tipik bir Kova burcu kadını ve aynı zamanda Çölyaklı, yani glutene hassasiyeti var. Bir hassasiyeti daha var. Bireysel hak ve özgürlüklerin baskı altına alınmasına. 

Önceki İçerikBir delinin Allah’a mektubu
Sonraki İçerikMor odada bu akşam: Psk. Dr. Ziya Doğan
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde okudu. 1996-2002 yılları arasında Yeni Şafak Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. Bazı dergi ve gazetelerde çeşitli makaleleri yayınlandı. 2007-2014 yılları arasında aralıklarla Kaos GL Dergisi’nde yazdı. Kendisi tipik bir Kova burcu kadını ve aynı zamanda Çölyaklı, yani glutene hassasiyeti var. Bir hassasiyeti daha var. Bireysel hak ve özgürlüklerin baskı altına alınmasına ve aşka.

8 YORUMLAR

  1. Tebrik ediyor, yürekten kutluyorum. Yazının karakteri ile ilgili yorum yapmak haddim olmasa da yazının bizlere sunduklarını ayakta alkışlıyorum. Yolunuz açık olsun ve haklı davanızı sonuna kadar destekliyorum.

    “Hoşgeldiniz” Ocak Medya’ya…

  2. Bazı insanların çift cinsiyetli dogduklarini biliyorum. Çevremde var. Hem kız ,hem erkek gibi. Belli bir dönemde eğilimi ne yönelir ise onu seçiyor. Doğuştan gelen bir farklılık. Normal bı durum , yaradılış.
    Bunun haricindeki eğilimleri doğal karsilamak mümkün değil. Toplumda bir kaos oluşur.Bir sınır koymazsak ,cinsel eğilime sınır getiremeyiz. O zaman herkes istediği cinsel eğilimi yaşasın diye serbest bırakalım. Sapiklarada meydan açmış olursunuz. Özür dileyerek söylüyorum, hayvanla ilişkiye giren insanlara da göz yummak durumunda kalırız. Geçen aylardaki haberler bakın. Çinli bir kadın köpekle iliski neticesinde kilitleniyor. Hastanelik oluyor. Adamın teki Türkiye’de her hafta at kiralıyor. Hani hayvan hakları. Savunma:Ama benim egilimim bu yönde , bundan haz alıyorum.Hayvanda aynı şeyi söylüyorsa sorun yok!

    Ülkenin komutanin açıktan travesti olduğunu düşünsenize bı. Bu adam mı ,ülkeyi koruyacak. …ötünden korkar. Savaş anında bu teslim bayrağını çeker, ölümü göze alacak yiğitlik gösteremez.
    Bir öğretmenin açıktan tarvesti olduğunu düşünün. Bu sınıfta ders işlenir mı sizce. Ne ilim kalır ne bilim.Bu orneklemeleri çoğaltabiliriz.

    Nesil bunları örnek alırsa , toplu bir intihara gitmiş oluruz.Kimse oğlunu yada kızını bu kimlikte görmek istemez. Bu eğilimde olan vicdanlı anne ve babalar bile çocuklarını bu durumda görmek istemez.
    Allah’tan kork ! Tövbe et. Allah gafur ve rahimdir. Günahlar ne ölçüde olursa olsun, Allah hepsini affeder.

  3. Merhaba.

    Birincisi; Dünyada sadece iki seksüel eğilim var; Heteroseksüellik ve eşcinsellik. O dediğiniz şeyler Zoofili(Hayvanla cinsi münasebet) bir seksüel eğilim değil, bir hastalıktır ki, hem bir heteroseksüel, hem de bir eşcinsel de bu hastalığın belirtilerini gösterebilir. Yeryüzünde heterolar açık ara çoğunlukta olduğuna göre en fazla onların içinden bu tür hastalar çıkar.

    İkincisi; Hüküm yalnız Allah’ınsa, insanlara tepeden hüküm ve yol göstermeyi bırakın artık.

    • Merhaba. Elbet hüküm Allah’ın. Hükümde ayet ve sünnetle sabit. İnsanların uyarıcı bir dil kullanması, onların tepede oldukları göstermez. Kim çukurda, kim tepede hükmü veren bilir. Bir susuz köpeğe ,kuyudan su çeken fahişeyi cennetine , bir kediyi aç bırakan zakir bir kadını da cehenneme süren Allah’ın hükmü dünyada yaşayan bizler için meçhul.
      Deniz hanım bu farklı eğilimler azgınlık mı , yoksa içsel bir süreç mi? Azgınlık ise nasıl meşru görülebilir, değilse nereye koyacağız.
      Helak olan kavimler(Lut) azginliklari neticesi itibariyle helak olmadılar mı. LGBT nin bu kavimden meşru olan farkı nedir?
      Bilmediğimiz bir durum varsa bı sonraki yazınızda bizi aydınlatın.

      • son günlerin tartışmalı isimlerinden prof. Nevzat Tarhan: “Biz beynin üç bölümden oluştuğunu biliyorduk bir de dördüncü bölüm…
        1. sağ beyin dişiliği temsil eder. (dişil düşünce ve davranışları yönetir)
        2. sol beyin erilliği temsil eder. (erkek tipi düşünce ve davranışları yönetir)
        3. Ön Beyin dişil ve eril düşünce ve davranışları dengeler.
        erkeklerde sol beyin daha baskındır, kadınlarda ise sağ beyin daha baskındır.

        cinsel kimlik öğrenilen bir şeydir. ve çocuk yaştan itibaren duyguların gelişimiyle beraber öğrenilir. bu öğrenmeyi de Ön Beyin ortaya çıkan her yeni duyguyu bir cinsel kimliğe işleyerek, o cinsel kimliğin şekillenmesini sağlar. bu öğrenme biçimi 22 yaşına kadar devam eder ve 22 yaşında ana karakterle beraber cinsiyet karakteri de oturur. 22 yaşından sonra gelişen cinsel eğilimleri bir tercih olarak görmemizde bir mahsur yoktur.

        buradan da şu sonuç çıkıyor; erken çocuk yaşından itibaren 22 yaşa kadar doğru bilgilerle donanması, kişilerin doğru bir cinsiyet kimliğine kavuşmasını ve güzel bir karakter kazanmasını sağlar.”

        bu ifade benim Nevzat Tarhan hocanın anlattıklarından anlayabildiğim. not olarak “Beynin dördüncü bölümü enerji kontrolü ve kuantum konularını içerir”diyor.

        doğru bilgilerden mahrum büyüyen bir bireyin yanlış öğrenme ile sahip olduğu cinsel kimliğin hükmünü elbette ancak ALLAH verir. ancak ALLAH insanları doğru bilgiyi paylaşmakla da vazifelendirmiştir.

        umarım bu yazdığım ukalalık olarak anlaşılmaz. hep böyle tepkiler alıyorum ama ben bu paylaşımları doğru düşünceye ulaşmamın bir yolu olarak görüyorum. ben kendim için yazıyorum yani.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here